Sohrab Sepehri kendi türküsünü söyleyen bir şair

Kendine özgü söyleyişi, bir çocuğu alıp yavaş yavaş büyüten sözler gibi yer etti içimde. Öyle birden değil, az az çoğaldı Sohrab Sepehri... Seval Günbal yazdı..

Sohrab Sepehri kendi türküsünü söyleyen bir şair

Andolsun Temaşa’ya

Ve sözün başlangıcına

Ve zihinden uçuşuna güvercinin

Kafesteki bir kelime gibi.

(Temâşâ Sûresi / Yeşilin Hacmi’nden)

Düşünmek eğer vakit geçirme denemesi değilse, üzerine bolca okuma yapılacak İranlı şairlerden biridir Sohrab Sepehri. Nerden bakarsanız bakın anlaşılamayacak bir adam. Ne de olsa şairdeki anlamın anlaşılması imkânsızdır ve şiire yönelik ‘belki’lerimiz ona dair yapacağımız en önemli etik duruşu teşkil edecektir. Sevgiyle tutku arasında nice farklar vardır. Ya şair sevgiden yanaysa, diye bir cümle kuracak olsak herhalde Sohrab’ı bu cümlenin başına yazmak gerekirdi. Hepimiz haklıyız, demiyor elbette. Hindistan’a gitmesi, egzotik yerleri gezmesi, Buda’ya olan ilgisi başta ne oluyoruz dedirtmişti. Korkusuzluk, yorumlama çabalarımı sonuçsuz bırakmadı. Tanımayı sürdürdüm. Çünkü tanımak anlık bir iş değildi ya da öyle, bilmiyorum.

Kendi türküsünü söyleyebilen şairler olmasa ne yapardık

7 Ekim 1928’de Kaşan’da doğan Sohrab Sepehri; ilkokulu Hayyam İlkokulu’nda okudu. Bir süre Kaşan’da çalıştıktan sonra Tahran’a gelerek Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümüne kaydoldu. İlk şiir kitabı Rengin Ölümü 1951’de yayınlandığında yirmi üç yaşındaydı. Sohrab Sepehri; Nimâ Yusic, Ahmed Şamlu, Furûğ Ferruhzâd, Mehdi Ehkevan Salis ile modern İran şiirinin kurucuları arasında yer alır. İran’da gençler şiir yazmaya ilk olarak Hâfız’ı, Mevlanâ’yı taklit ederek başlarlar, sonra Nimâ tarzı denilen modern şiire geçiş yapılır, şair buradaki bekleyişini de tamamladıktan sonra bir sonraki deneme olan ‘kendi’ne geçer. İşte Farsça şiir yazan birinin sanatıyla ‘özgür ruh’a ulaşma çevrimi böylece tamamlanır.

Kendi türküsünü söyleyen şair, bu zaman içerisinde diğer etkileri bir yana bırakmayı başarmış olması itibariyle Fars şiirinde ayrı bir yere konuldu. Yukarıda bahsettiğimiz şairlerden daha sonra olgunlaşan şiiri, Nimâ’dan ziyade Furûğ’un şiir üslûbuna yakın oluşu, onu ikinci bir kuşağa dâhil etmemize sebep olur. Zaten şiirlerinde birçok yerde Furûğ’dan etkilendiğini görebiliriz.

İran’daki 1953 darbesinden önce Güzel Sanatlar Fakültesi’nin resim bölümünü bitirdi. Şiiri ve resmi birlikte ilerledi. Bir yandan Tahran’da şiirleri yayımlanırken bir yandan da resimleri sergilendi. Bu yıllarda Rüyaların Yaşamı, Işığın Mahvı ve Doğu’nun Kederi isimli şiir kitaplarını yayımladı. Tek bir şiirden oluşan Suyun Ayak Sesi ve Yolcu isimli şiir kitapları şairin en bilinen şiirleri arasında yer alırken aynı zamanda dilinin ustalaştığının da resmidir. Sepehri, bu iki kitabında ressam kimliğini bize hissettirir. Şiirinde görme duyusuna büyük sorumluluk yükler. İmgeleri gözün görme gücünü zorlar, kelimeleri öyle bir dönüşüm geçirir ki buradan hermönetik çalışması yapanlara iyi çalışma alanı doğar. Ben şahsen böyle bir çalışmaya cesaret etmezdim. Bazı mısralarda bir hayalin üzerinde o kadar derinleşir ki bir kelime için saatlerce düşünmek zorunda kalırsınız. Bu güzel bir zorunluluktur.

Yakalanmak gerekti

Yoksa iki harf arasındaki hayret uğultusu

Haram olacaktır

Ve aşk

Şeylerin sessiz titreyişinin aydınlığına yolculuk

Ve aşk

Sesidir aralıkların

Gizlilikte derinleşmiş

Aralıkların sesi.

(Yolcu isimli şiir kitabından…)

Sohrab bir de seyyah olarak girdi hayatımıza

Bir kelimenin, cümlenin anlamını baştan sona değiştirebileceği gerçeğine, özellikle anlamdan daha çok görünenin ötesine, hiçbir zaman anlaşılmayacak olana eğilmesi şairin sonraki şiirlerindeki duruşu temsil eder. Sohrab Sepehri’nin şiirini sevmeme sebep olan şey de budur. Şiiri kendimce yorumlamaya, her kelimenin yerine ihtimallerle kurulu anlam yüklemeye çabalayışım, açık kapıların olması ve gerçeğin asla bilinemeyeceği gerçeği. Yeşilin Hacmi ve Biz Hiç, Biz Bakış isimli şiir kitaplarının ardından toplu şiirleri sağlığında Sekiz Kitap adıyla basıldı.

Sohrab’ın şair ve ressam olarak hayatımıza girişi yetmiyormuş gibi bir de seyyah olarak girdi hayatımıza. Yurtdışında birçok ülkeye seferler yaptı. Bu ülkeler arasında en sevdiği ve etkilendiği yer Hindistan’dı. Japonya, İtalya, Fransa, Mısır ve Yunanistan’a gitti. Yabana atılamayacak bir seyyah diyebiliriz onun için. Zira kardeşi Periduht, ölümünden sonra yazdığı makalede göçmen kuş” diye bahsediyordu Sohrab’tan.

Kendine özgü söyleyişi, bir çocuğu alıp yavaş yavaş büyüten sözler gibi yer etti içimde. Öyle birden değil, az az çoğaldı Sohrab. İran’da da böyle olmuş, başta eleştirilmiş. Her şairin başına bu tipik olay gelir. Neyse ki Sohrab, hakkı sonradan teslim edilecek kadar yaşamış. Sade yaşamaya çalıştı bir şiirinde yazdığı gibi:

Kaşan’lıyım

Hâlim fena değil

Bir parça ekmeğim var, biraz aklım ve keyfim az buçuk

Bir anam var, ağaç yapraklarından daha iyi

Dostlarım var, ırmaklardan iyi.

(Suyun Ayak Sesi’nden…)

Şairliği, ressamlığı, düşüncesi, hayali o kadar iç içe geçmiştir ki...

Eleştirmenlerin çoğu şiirlerine ressam kimliğinin sindiğine vurgu yaptılar. Ondan bahsederken ressamlığına değinilmeden olmazdı. Kendi şiir görüşünü dile getirirken şu cümleleri kullanır: “Batının bilgisi resimle başlar, Doğunun şiirle. Batılı ressam, aydınlık ve uzak-yakın gölgeleri arar, Doğulu şair, dünyanın elinin erişemediği, gözün göremediği nakışları resmeder. O, yakın olanla ilgilenir; bu, sonsuz olanla.”

Onun şiirleri karamsar değildir; naifliği, sanki bir şeylerle alay edermiş gibi duruşu, çoğu mısralarının okuyucuyu tebessümle buluşturması aslında gerçeklikle alay etmesinden değil, bu gerçekliği yapanların saçmalığını ti'ye alışından... Onları çok da umursamadığının göstergesi olarak bu dili seçer şair, toplumsal eleştirisini de şiirsel gerçekçilik içinde sunar. Bu yüzden eleştirildiğinin aksine bireysel değildir şiirleri. Şairliği, ressamlığı, düşüncesi, hayali o kadar iç içe geçmiştir ki birini bir diğerinden ayırt etmek mümkün değildir, şair dokunduğu her şeye kişiliğini, adeta ruhunu katar.

Sohrab Sepehri 1979 yılında kan kanseri tedavisi için Londra’ya gitti ve aynı yıl Tahran’a geri döndü. 20 Nisan 1980’de Tahran’da vefat etti. ‘Ve yolda bir mesaj’ isimli şiirinde şöyle seslenir bize:

Köre diyeceğim: Bağ seyretmeğe değer!

Gezgin bir satıcı olup dolaşacağım sokakları

Bağıracağım: Şebnem, şebnem, şebnem.

Yoldan geçen biri: Gerçekten karanlık bir gece diyecek

Samanyolu’nu vereceğim ona.

(Ve yolda bir mesaj / Yeşilin Hacmi’nden )

Sevâl Günbal yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Ekim 2018, 13:50
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner7

banner6