Şiirde imge bolluğu yahut “Şair-i Maderzat”

“Bir defa şair bir adam. İki: Sanatkâr. Üç: Baktığı tablonun estetik yanlarını gören birisi. Üstelik bütün bunlar kesbî değildir Cahit’te, vehbîdir.”1 diye tanımlıyor yakın dostu Rasim Özdenören, Zarifoğlu’nu. Elif Yalçın yazdı.

Şiirde imge bolluğu yahut “Şair-i Maderzat”

Şiirde imge bolluğu yahut “Şair-i Maderzat” 

Abdurrahman Cahit Zarifoğlu, çağımızın romantik şiir-severlerinin telefon klavyelerinden düşürmediği şairlerimizden biri. Henüz bağlaç olan “da (de)” ile lokatif eki olan “da (de)”yi birbirinden ayıramayan bu edebiyat müptelaları, şairin “Ve kuşlar da kaderle uçar” mısrasını sosyal medya sayfalarında bir gün göremezlerse “şiirsizlikten” kuruyuverirler, Allah saklasın.

Mesele, bu mısranın “Kuşlarda...” şeklinde yazıldığını görüyor ve okuyor olmak değil elbette. Asıl mesele, memleketimizde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olup “Yüksek lisans eğitimine başlamış” birinin bile Ahmet Hamdi Tanpınar’dan “Aa, evet duymuştum, ama hiç okumadım.” diye bahsedebiliyor olması. Bunları, biz gençlerin dil ve edebiyat bilinci anlamında gelmiş olduğumuz vahim durumun idrakine varabilmek adına aktardım. Merak ediyorum, acaba yukarıda zikredilen mısranın hangi şiirde geçtiğini kaç kişi biliyor? Kaçımız bu şiir de neymiş, nerede geçermiş, neyden bahsedermiş, diye sorup araştırdık? Kaçımız bu şiirle ilk kez “Menziller”de karşılaştık? Ya kaçımız “kuşların kaderle uçuyor olması” ne demek, diye düşündük?

Niyetim, bu garip düzenin bize öğrettiği, etiket yapıştırarak muhatabın hakikatini ortadan kaldıran tavrımıza işaret etmek. Durup düşünelim, ayıla bayıla şiirlerini sevdiğimizi söylediğimiz, elimize geçeni dramatikleştirmek suretiyle sosyal medya hesaplarımızda paylaştığımız bu adam, Abdurrahman Cahit Zarifoğlu, kim? Bir şairi veya yazarı düşünmenin pek çok boyutu var elbette. Fakat hepsinden önce o bizim karşımıza sanatsal üretimiyle çıkar. Bizi şairle temas ettiren şey, şiiridir. Bir insanın niçin herhangi bir sanat dalında üretim sağladığı da tartışmaya açık bir konuyken diyebiliriz ki yazılmış bir şiirin veya ortaya konmuş herhangi bir sanat eserinin öncelikle muhatabına “Bir diyeceği” vardır. Bu “Diyeceği” bir his, bir durum, hayata dair herhangi bir şey olabileceği gibi; bir ideolojinin savunması ya da herhangi bir fikrin -kişisel veya değil- propagandası olabilir. Şiir, etkileme gücü en yüksek sanat dallarından biriyken şairlerin okuyucunun zihninde insanî hâllerinden soyutlanarak bir bakıma yüceltilmesi de şaşılacak bir şey değil. Fakat bunun tuhaf bir bilinçsizlik düzeyinde gerçekleştirilmesi ve sanatkârın aslının sisler altında bırakılması kanaatimce asıl dramatik tabloyu oluşturuyor. Bu problem muhakkak ki yalnız Cahit Zarifoğlu etrafında gelişmiş değil. Tüketime dayalı zihniyetin hayatın her alanına hükmettiği çağımızda edebiyat da metâlaşanlar arasına girdi. Hoş bir illüstrasyon çalışmasıyla portresi çizilebilen her şair bu sisteme dahil olabiliyor kolayca. Bir de afili aforizmalar çekilebiliyorsa bu sanatkârın eserlerinden tadından yenmiyor!

Cahit Zarifoğlu’nun şiiri hakkında yazmaya niyet edince ona, bilinçsizce yapıştırılmış etiketlerden kurtularak saf bir metin oluşturamayacağımı düşündüm. Çünkü ben ne yazarsam yazayım yazıyı okuyan kişi, bu zamana kadar büyük çoğunlukla sosyal medya tarafından maruz bırakıldığı “Zarifoğlu” imgesiyle okuyacaktı. Bunun için bu uzun girişi mazur görün. Ve bu sitemde ifademin yetmediği kısımları da sizler tamamlayın. Asıl sorumuza dönelim: Kimdir Cahit Zarifoğlu?

“Bir defa şair bir adam. İki: Sanatkâr. Üç: Baktığı tablonun estetik yanlarını gören birisi. Üstelik bütün bunlar kesbî değildir Cahit’te, vehbîdir.”1 diye tanımlıyor yakın dostu Rasim Özdenören, Zarifoğlu’nu. Akif İnan ise kendisinden “Şair-i maderzat, anadan doğma şairdi.” diye bahsediyor. Türk şiirini, kendi sesini bularak bambaşka bir örnekle karşı karşıya getiren şair, genel olarak “Anlaşılmazlığı” yönüyle eleştirilse de şiirde bir deha olduğunu ve çağına olduğu kadar çağının ötesine hitap eden bir şiir meydana getirdiğini kanıtlamıştır; bugün bile gizemini koruyan şiir örgüsüyle. Kendisine şiiri hakkında -şiirinin anlaşılmazlığı, imgelerle dolu oluşu hakkında demek daha doğru- yöneltilen sorulara, “Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gide gide her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Neredeyse ‘dokunmayın şiire’ diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir.” şeklinde yanıt verir günlüklerinde.

Yine o yıllarda ekonomi ile ilgili olan Nazif Gürdoğan’ın kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Şiirinizdeki imaj bolluğu vurgulamak istediğiniz ana temaları biraz gölgelemiyor mu?” sorusuna “İmaj bolluğu mu? O da nereden çıktı. […] Bu imaj bolluğu sözünü getirip bana, bazı kişilerin söylediği gibi siz de -kapalı bir şekilde- şiirlerimin anlamsızlığından dem vuracaksınız. Sorunuzun arkasındaki asıl soru bu… Bunlara karşılık olarak, şunları hemen söylemem mümkün: […] Hiç kimse, şu ya da bu şiiri anlamak zorunda değildir… Şiirimi bana şikâyet ediyorlar. Anlamıyorsa niye rahatsız oluyor bilmem? Ben de botanikten hiç anlamam… Pardon ekonomi diyecektim… Neyse o ya da bu daha anlamadığım bir sürü şey var. Bilmek zorunda da değilim.”2 diye cevap verir.

İkinci Yeni şiiriyle birlikte ortaya çıkan, şiirde imge yoğunluğu ve anlamsızlık tartışmaları Zarifoğlu’nun şiiriyle birlikte daha da alevlenmiştir. Şiirin doğasında olan günlük dilin deforme edilmesi bu şairlerde hat safhaya ulaşır. Böylelikle imaj bolluğu ile karşımıza çıkan şiir pek çok eleştirmen ve okuyucu tarafından “Anlamsız” diye yorumlanır. Zarifoğlu’nun bu yorumlara karşı duruşunu yukarıda aktardık. Şair “Edebiyatın teoriğini yapmaktan” hoşlanmaz.3  Belki de İkinci Yeni şiiriyle birlikte Cahit Zarifoğlu şiirine takılan bu “Anlamsızlık” yaftasını başka şekilde değerlendirmeliyiz. Bu anlamda düşüncemizi geliştireceğini düşündüğüm bir anekdotu aktarmak istiyorum: Geçtiğimiz yıl Ekim ayında bir söyleşide şair Ali Ayçil, Yavuz Bülent Bakiler’le arasında geçen bir diyaloğu dinleyicileriyle paylaştı. Şöyle diyor Yavuz Bülent Bakiler, Ali Ayçil’e: “Bence Cahit Zarifoğlu bugün en büyük Türk şairidir. Ve bence gelecekte de en büyük Türk şairi o olacaktır. Niçin biliyor musunuz? Çünkü hiçbir şey anlamıyorum.”

Zarifoğlu şiiri, bugün ne kadar anlamsızlık yapıştırmasından kurtulmuş gibi görünse de hâlâ benzer problemlerle karşı karşıya. Zannediyorum bu defa da anlayabildiklerimizi şiirlerden kırpmak suretiyle haksızlık ediyoruz şaire. Meselenin anlayıp anlamamakla sınırlı kaldığını düşünüyoruz çünkü. Bir şiir akıl ve mantık yoluyla anlaşılabilmeli ve yalnız duyusal gerçekliği mi aktarmalıdır? Yoksa şiir sezgi yolu ile de kurulup aktarılabilir mi? “Eğer şair, yalnızca duyusal gerçeği kabul ediyor, metafizik gerçeği yadsıyorsa doğal olarak yalnızca duyusal gerçekliği yansıtmayı amaçlayacak ve sonuçta da akıl ve mantığın kavrayabileceği bir anlam ve açıklıktan yana olacaktır. Tersi durumda ise metafizik bir anlama ulaşmaya çalışacak, aklın yerine sezgiyi, açıklığın yerine de kapalılığı koyacaktır.”4

Sanatın ve edebiyatın hayatı yansıtan birer ayna olduğu düşüncesinden yola çıkarsak şairler ve sanatkârlar üretimleriyle yaşanılan çağın birer ifadesi konumundadırlar. Zamanının en büyük şairi Fuzuli’nin bu çağda yaşama imkânı olsaydı, onda aynı şiirleri ve aynı şiir anlayışını mı görürdük? Yahut çok uzağa gitmeyelim. Günümüzde bir genç şair çıkıp Yahya Kemal tarzı şiir söylese bu nasıl karşılanırdı? Varmaya çalıştığım nokta, meydana getirilen şiirin bütünüyle şairin iradesi ve kontrolü altında olmadığı. Her çağda şairler bir bakıma şartlarının şiirini yazdılar. Her şair kendine has kumaşıyla, yalnız kendisine açılan pencereden gördüklerini işleyerek meydana getirdi şiirini. “Yalnızca teknik, bir şairi şair yapmaya yetmez. Şairler büyük önem taşıyan şeyleri sezgisel olarak anlayabilirler  bilinçli düşünceye sahip olmaksızın başarıya ulaşanlar tanrı vergisi yetenek taşırlar.”5 Bu fikri ve temel alarak düşünecek olursak herhâlde Zarifoğlu’nda inkâr edilemeyecek bir şey varsa o da Allah vergisi şiir yeteneğidir.

Cahit Zarifoğlu’nu yalnızca edebî eserleriyle değerlendirmek ona yapılmış başka bir haksızlık olacaktır. O aynı zamanda fikirleri, sahip olduğu dünya görüşü ve davasıyla da edebiyat ve fikir dünyamızda mühim yere sahip şahsiyetlerden biridir. Şimdilerde Zarifoğlu’nu çiçek böcek edebiyatına hapsetmeye çalışan zihniyeti gördükçe aklıma günlüklerinde ve mektuplarında rastladığım ilmihal okumalarıyla ilgili verdiği öğütler ya da nasıl her Müslümanın aslında bir imam olduğu hakkındaki tesirli sözleri geliyor ve bu nasipsizliğe üzülüyorum. Sonra en başta zikrettiğimiz “Kuşlar da kaderle uçar” mısrasının yer aldığı şiir olan “Şekiller”de çizilen mümin insan tablosunu acaba kaç kişi biliyor diye düşünüp hayıflanıyorum Ve şairi yine onun şiiriyle aklamak niyetiyle sözlerimi şöyle tamamlamak istiyorum:

“Sen gönlünü yukarıya bil

Bir dağ nasıl söylerse öyle söyle

Bir dağ nasıl inilerse başla öyle”

Elif Yalçın

Dipnot:

1  M. Fatih Andı, Hüseyin Yorulmaz, Bir Dağ Nasıl Söylerse Öyle, Hat Yayıncılık

2 Cahit Zarifoğlu, Konuşmalar, s. 23

3 Yalçın Armağan, İmge’den Anlam’a Cahit Zarifoğlu’nun Poetikası

4 Alâattin Karaca, İkinci Yeni Poetikası, Hece Yayınları, s. 318

5 Iris Murdoch, Ateş ve Güneş Platon Sanatçıları Niçin Dışladı, Ayrıntı Yayınları, s. 10

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 12:30 Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2021, 12:32
banner25
YORUM EKLE

banner26