Şeyhü'l muharririn: Ahmet Kabaklı

“Bazı insanlar eserlerinin arkasında kalır; bazıları da eserlerinin önüne geçer. Ahmet Kabaklı hoca şahsiyetini eserlerinin önüne çıkartmıştır. Eserlerinde fark edilmeyen cerbezesi, albenisi, şahsında toplanmıştır." Hacer Yeğin yazdı.

Şeyhü'l muharririn: Ahmet Kabaklı

Ahmet Kabaklı, Harput’ta dünyaya gelir, babası Harput Sarayhatun Camii müezzini Kabaklı Ömer Efendi, annesi Pertekli Bölükbaşılar’ın kızı Münire Hanım’dır. Yazar, dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğudur. Bütün ailesiyle birlikte caminin temizliğini de üstlendiği için “Farac” lakabıyla anılan babası Ömer Efendi, Harput’un sevilen, sayılan simalarındandı. Ahmet Kabaklı, babasını tanıma fırsatı bulamaz kendisi henüz iki yaşındayken babası Ömer Efendi vefat eder. Eşinin ölümünün ardından Münire Hanım, ikinci evliliğini Yakup Ülgün ile gerçekleştirir. Annesinin ikinci evliliğinden de Mehmet Ülgün ve Güzide Ülgün adında iki kardeşi olur. Bu şartlar içinde yoksul bir çocukluk ve gençlik dönemi olur, bu yıllarda kendinden iki yaş küçük erkek kardeşi Ömer Kabaklı ile birbirlerine destek olurlar. İlk ve orta öğrenimini Elazığ Numune Mektebi’nde tamamlar, ardından lise öğrenimi için Elazığ Lisesi’ne başlar ve buradan mezun olur. O yıllar Türk tarihi açısından önemli ve sancılı yıllardı. Altı yüzyıllık bir imparatorluğun yıkılışı ardından kurulan yeni devlet, kalkınma çabasındaydı. Bu yeni devletin sahip olduğu en önemli şey; millet olma onuruydu. Böyle bir dönemde dünyaya gelen Ahmet Kabaklı, bu ortamdan aldığı ilhamla Türk kültürünün yücelmesine ömrünü adayacaktır.[1]

Edebiyat geçmişi ve Cemil Meriç’le tanışma

Annesinden dinlediği sözlü edebiyat ürünlerinden sonra Ahmet Kabaklı’nın edebî şahsiyetini etkileyen ikinci kadın, Türkçe öğretmeni Cemile Hanım olur. Lise öğrenimi sırasında Fransızca öğretmeni olan ve o yıllarda bir Marksist olarak tanınan Cemil Meriç’i tanır. Hayatı boyunca kendisine hayranlık duymuş, öğrencilik yıllarının ardından da irtibatını koparmamıştır. Cemil Meriç, otuz sekiz yaşında gözlerini kaybedince Ahmet Kabaklı, uzun bir süre onu görmeye dayanamaz. Çok sonradan onu Göztepe’deki evinde ziyaret ettiğinde bir daha ayrılmamak üzere kucaklaşmışlar ve Ahmet Kabaklı o günü şöyle anlatmıştır: “Dört bir yanı kitaplarla kuşatılmış olan Hoca’nın evinde, hemen bir aile sıcaklığı sardı gönlümü. Evime dönmüş, aradığımı bulmuş gibi mutlu idim. Ümit büyümüş, o yıl sosyolojiyi bitirmiş, bir ağabey kızı gibi neşeli, Fevziye abla her zaman o eski yavaş, nazik, hanımefendiliğinde, Mahmut Ali, Paris’te imiş. Hoca derseniz gözleri olduğu zamankinden daha farklı azimli ve şen. O zaman Cemil Bey unutamayacağım bir şey söyledi: ‘Ahmet, her meselede, her konuda, memlekete, dünyaya bakışta seninle beraberim. Düşüncelerimiz bir, kaygılarımız aynı. Yalnız tarzlarımız elbet farklı olacaktır.”[2] Edebiyatta, millî değerlerin birer neferi olan bu iki büyük fikir adamı, böylece ülke irfanının kaderini etkileyecek bir yazı dizisine başlarlar. Ahmet Kabaklı’nın devam eden “Gün Işığı” köşesi, adı gibi her kesimden insanı aydınlatırken Cemil Meriç de Hisar Dergisi’ndeki “Umrandan Uygarlığa” köşesini “Kültürden Uygarlığa” olarak değiştirerek devam eder. Ahmet Kabaklı’nın liseden mezun olduğu sıralar, İkinci Dünya Savaşı başlamış, hayat şartları zorlaşmıştı. Bu dönemde kardeşlerinin de desteği ile bir yandan çalışır bir yandan da eğitimine devam eder. Liseden mezun olmasının ardından İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun açtığı parasız yatılı sınavını kazanarak İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde eğitime başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından oluşan özgürlük ortamında Ahmet Kabaklı, her fırsatı değerlendirerek ilim ve irfan sahibi zâtların sohbetlerinde bulunur.

Çiçeği burnunda bir edebiyat öğretmeni

1948 yılında Edebiyat Fakültesi’nden mezun olmuş, üç sene görev yapacağı ilk görev yeri Diyarbakır’a gitmiştir. İlk öğrencilerinden olan Cahit Dolanlı, Ahmet Kabaklı’nın meslek hayatındaki ilk gününe dair anısını bizlere aktarır: “İstiklal Marşı ve ardından Diyarbakır Lisesi’ne has bir marşı söyledikten sonra derse girerken yirmi beş yaşlarında, şık giyinmiş, uzun boylu, yakışıklı, genç adam bana yaklaştı ve ‘Yanlış adrese gelmediğimi söyleyebilirim.’ dedi. ‘Ben okulunuza yeni tayin edilmiş edebiyat öğretmeninizim, ilk karşılaştığım öğrencim sen oldun.’ dedi. O sırada diğer arkadaşlarımız da hocamızın etrafına geldiler ve ben arkadaşlarıma yeni edebiyat öğretmenimiz, diye tanıttım. Kabaklı: ‘Sevgili çocuklar ben ilk gördüğüm anda sizleri, hemen sevdim. Ne güzel şehrimiz var; tarihi surlar, sıcak ve güzel tabiat, gülümseyen yüzleriniz, pırıl pırıl gözleriniz, hepsi güzel.’ dedi. ‘Süleyman Nazifler, Ziya Gökalpler, Faik Aliler, Cahit Sıtkılar, Şair Nigarlar, Ali Emiriler ve daha niceleri yetişmiş. Bir edebiyat öğretmeninin bu şehirde hizmet vermesi güzel olacak.[3] Buradaki görevi sırasında halk tarafından da sevilip sayılmış, divan edebiyatı geceleri düzenlemiştir. O bölgede de ciddi anlamda milliyetçilik havaları estirmiş, Halkevi’nin çıkardığı Karacadağ Dergisi’nin yöneticiliği görevinde bulunmuştur. Üç senenin sonunda askerlik görevini yerine getirmek için Diyarbakır’dan ayrılırken gecenin geç saati olmasına rağmen kendisini uğurlamaya kalabalık bir insan grubu gelmiştir. Ankara Ekspresi çiçeklerle süslenmiş, bu veda karşısında Ahmet Kabaklı çok duygulanmıştır. Manisa’da vatani görevini yerine getiren Ahmet Kabaklı, 1951 yılında Aydın Ticaret Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği görevine başlamış, 1952 yılında Aydınlı Elbir ailesinin matematik öğretmeni olan kızı Meşkure Hanım’la evlenmiş; Taner isminde bir erkek evladı olmuştur. Ankara Hukuk Fakültesi’ne girmiş, aynı zamanda öğretmenlik görevini de sürdürmüştür. Tercüman Gazetesi’nin açmış olduğu fıkra yarışmasına ‘Ferhat Fırat’ imzası ve kendisine birincilik getiren “Üniversitede Münazaralar” başlıklı yazısı dâhil beş yazı ile katılmıştır. Yarışmayı kazanan Kabaklı, aynı zamanda Türkiye’de yarışmayla yazar olan iki kişiden birisi olmuştur. Bu sırada hâlen Aydın Ticaret Lisesi’nde Edebiyat öğretmenliğine devam etmekteydi. [4]

Aydın Ticaret Lisesi’nde görev yaptığı sırada Millî Eğitim Bakanlığı tarafından eğitim için Paris’e gönderilir. O sırada sekiz yaşındaki oğlu Taner’e şu mektubu yazar:

“Sana ne zamandır mektup yazamadım. Senden de bir cevap alamadım. Çok merak ediyorum, insan sevdiği babasını mektupsuz bırakır mı hiç? Ben ayrılalı neler oldu? Okulun bu yıl nasıl? Öğretmenin değişti mi? Bu yıl hiç şiir okudun mu? Hangi şiiri okudun? Derece aldın mı? Oğlum, yazın hangi kitapları okuduğunu biliyorum. Benden sonra da hangi kitapları okudunsa lütfen bir liste yapıp bana yazar mısın? Ayrıca okudukların arasında en çok sevdiğin masal veya hikâyenin konusunu ve kahramanının ismini de bana yazarsan son derece memnun olurum. Bu yıl, güzel mahallemizde kimlerle arkadaşlık ediyorsun? Yenileri var ise bana tanıt (Tarif ve tasvir et). Bu yıl sana yeni elbiseler alındı mı? Alındı ise renk ve biçimini bana anlat… Oğlum, günde kaç saat ve hangi zamanlarda çalışıp, kaç saat ve hangi zamanlarda oynuyorsun? Bunları bilmek isterdim? Bu sene, büyüdüğüne göre herhalde başka oyunlar da oynuyorsundur. Neler olduğunu yaz e mi? Gelelim sıhhat ve hastalık bahsine; annenin yazdığına göre yemek yemiyormuşsun, buna çok üzüldüm ve sana darıldım. Bana hangi yemekleri sevdiğini yaz bakalım… Bir de hastalık geçirmişsin. Buna nasıl üzüldüğümü bilemezsin. Fakat oğlum, unutma ki hastalık kendimize iyi bakmamaktan ve annemizi dinlememekten olur. Sakın terleme ve çok fazla giyinme, soğuklarda koşturma. Sana seveceğini umduğum iki oyuncak gönderiyorum: Tank ve helikopter. Bunları saldırma için değil savunma için kullan oğlum, bunlar yılbaşı hediyemdir. Ayrıca sınıf geçme hediyesi de alacaksın. Sen de neler istediğini bana bildir. Gözlerinden hasretle öperim. Acele ve uzun mektubunu bekliyorum.” (Ahmet Kabaklı, 8 Aralık 1956, Paris)

Baki kalan gök kubbede hoş bir sada imiş…

Paris’ten döndüğünde Çapa Eğitim Enstitüsü’nde öğretmen olarak göreve başlar.1955 yılında girdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Barosu avukatlarından biri olarak kısa bir süre serbest avukatlık yapmıştır. Çapa Eğitim Enstitüsü’ndeki görevine, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nda öğretim görevlisi olarak devam eder, sonraları İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda edebiyat dersleri vermeye başlar. Kalbinden rahatsızlanarak geçirdiği kalp ameliyatının ardından enfeksiyon kaptığı için nekahat dönemi uzun sürer, bu sırada eşi Meşkure Hanım vefat etmiştir. Hastaneye yattığı sırada öğrencilerinin bir ziyareti sırasında ölümden bahis açılmış; öğrencisi Belkıs İbrahimhakkıoğlu’nun deyimiyle ruh ikizi olan Yunus Emre’nin şu mısrasını okumuştur: “Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.”[5]

Hastanede acılarına tahammül edemediği bir gece, yeğeni Ayşe Sema Kabaklı’ya dönerek kendisine, Kur’an-ı Kerim okumasını ister. Yeğeni Kur’an okumayı bitirdiğinde, “İçime billur gibi bir şey aktı biliyor musun? Bana söz ver hep okuyacaksın değil mi?” diyerek söz alır. Hastane günleri sıkıntılı geçmiş, yemek yiyebilmek gibi ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz olmuştur. Ancak hiçbir zaman isyan etmez aksine kendisini, yemeğini yiyebildiği zamanlarda mutlu hisseder. Kendisinden kısa bir süre önce vefat eden eşi Meşkure Hanım, son ziyaretinde (içinde doğmuş da vedalaşırcasına) iskemlesinden aniden kalkarak: “Ahmetçiğim seni öpeceğim” der; birbirlerine hasret ve sevgiyle sarılırlar. Eşinin vefat haberini hastaneden taburcu olacağı gün doktor gözetiminde yeğeni Serhat Kabaklı’dan aldığında, “Benim eşim, sevgili Meşkure’m mi? Yani benim kırk sekiz yıllık hayat arkadaşım mı?” diyerek kederlenir.[6] Eşinin mezarını, ancak hastaneden taburcu edildikten sonra ziyaret edebilmiştir. Ziyareti sırasında yakınlarına öldüğünde eşinin yanına gömülmek istediğini belirtir. Hızla iyileştiğinin sanıldığı sırada akciğer enfeksiyonu nedeniyle tekrar hastaneye kaldırılarak 8 Şubat 2001 Perşembe günü, Hakk’ın rahmetine kavuşur. Cumartesi günü tabutuna Türk ve Doğu Türkistan bayrakları sarılı cenazesi, Fatih Camii’ne getirilir. Yurdun dört bir yanından gelen on binlerce kişi, “Dünya-yı dun için edaniye baş eğmeyen” bu Alperen’i ebedi mekânına uğurlar. Siyasetçilerin yanı sıra çok sayıda sanatçı, şair, yazar, her yaştan talebesi ve okuyucuları; değerlerini yitirmeyen binlerce vatan çocuğu, Fatih Camii avlusunda ondan helallik isterler. Şimdi o, Eyüp Sultan’ın manevi ikliminde, eşi Meşkure Hanım ile yan yana, çok sevdiği, ömrünü adadığı vatan topraklarında yatıyor. Vefatının ardından Ahmet Kabaklı’ya ithafen yeğeni Esat Kabaklı, şu maniyi söylemiştir:

Garşıya gar yağar,

Yar oturmuş nar teneler.

Ölürse çoklar ölsün,

Ölmesin bir teneler…”

Yazın tarzı ve felsefesi

Gerek orta gerek yüksek eğitiminde çok iyi hocaların tedrisinde yetişmiş olduğundan yazı hayatının ilk filizleri daha o zamanlarda yeşermeye başlar. Lisede iken Cahit Okurer, Cemil Meriç; yükseköğretim yıllarında ise Ahmet Hamdi Tanpınar, Reşit Rahmeti Arat, Ali Nihat Tarlan, Mehmet Kaplan, Ahmet Caferoğlu gibi efsane isimlerin dokunuşlarıyla şekillenir. Bilinen ilk yazısını fakülte öğrencisi iken 1946 yılında Son Saat gazetesinde yayınlar. Başlığı, “Yunus Emre mi Yalan Söylüyor, Gölpınarlı mı?" olan bir tenkid yazısıdır bu. Daha sonra çeşitli dergilerde çıkan yazılarıyla yayın dünyasında ismini duyurmaya başlar. Ama tanınmasına ve yaygınlaşmasına asıl Tercüman Gazetesi’ndeki fıkra ve makaleleri vesile olur. Kabaklı, yirmi binden fazla yazdığı fıkra ve makalelerinin büyük bir kısmında günlük siyasete yer verir, diğer kısmını ise kitaplaştırmayı düşündüğü konulara hasreder. Köşe yazılarında, polemikçi üslûbuyla öne çıkar; millî kültürü ve mânevî değerleri savunarak Anadolu insanının sesi olur. Tarihte ve kültürde devamlılık fikrini savunan Kabaklı, hânedanlar ve rejimler değişse de devletimizin tek olduğu, Osmanlı Devleti’nin “devlet-i ebed-müddet” idealinin kendisinden önceki Türk devletlerini ve Türkiye Cumhuriyeti’ni de içine aldığı düşüncesindedir. Ona göre İslâmiyet ve Türklük tarihte benzerine az rastlanır bir terkip vücuda getirmiştir; bu terkibin taşıdığı zenginliklerden bugün de istifade edilmesi gerekir.1980’li yıllarda Boğaziçi Fikir Dergisi’nde konuya ilişkin şöyle yazar: “Türk’ün yüzyıllar içerisinde ortaya çıkmış belli bir insan yapısı vardır. Bu insan yapısının temelde iki unsura dayandığını söylemek mümkündür: Maddi, manevi aşk yapısı ve bozkır kültürü. Türk’ün Orta Asya’da geçirdiği büyük maceranın bizatihi sebebi olan varlığı ve onu maceraya sürükleyen maddi cevheridir. Türk insanını meydana getiren manevi unsur ise İslâmiyet’tir. İslâmiyet ile birlikte adeta kendisinin aradığı bir varlık, bir manevi ruh teşrif etmiştir. ‘İki denizin birleşmesi’ diye bir söz vardır, işte onun gibi… Türk insanı maddi unsuruna ilave olarak aradığı manevi unsuru İslâmiyet’te bulabilmiştir. Türk’ün İslâmiyet’e çabucak teslim oluşu, savaşsız olarak kitleler halinde İslâmiyet’e razı oluşu, onu bütün benliği ile içten gelerek kabul edişi, esasen onu aramakta olduğunun bir ifadesidir. Demek ki maddi unsur olarak göçebe Türk’ün imparatorluk ve İslâmiyet devrinde dahi sürüp gitmekte olan akıncı ruhunu, manevi unsur olarak İslâmiyet ve bağlı olarak tasavvufun getirdiği olgunluk ile birlikte mütalaa ederek ‘Türk insanı tipinin’ bu iki unsurdan meydana gelmiş olduğunu söyleyebiliriz. Bunun daha ziyade nev-i şahsına münhasır bir karakter yapısını meydana getirdiğini kabul etmek gerekir. Türk, Batı’yı yani Anadolu’yu ve Rumeli’yi tanıyor İstanbul’a müşerref oluyor ve kendi Orta Asya ile Horasan unsurlarını taşıyor. Bu tabiatıyla başlı başına ne sadece İslâm’dır ne Anadolu’dur ne de Horasan veya Orta Asya’dır. Bu her üçünün sentezini meydana getirmiş olan Anadolu Türklüğüdür. Anadolu Türklüğü ki bu Araplardan ayrı Anadolu’da tanıştığı Rum ve benzeri diğer kavimlerden ayrıdır. Binaenaleyh bu nev-i şahsına münhasır bir kültürün, medeniyetin, yaşayışın, bir temsilcisi hüviyetini almıştır.”[7]
 

Kabaklı yazılarında milli ve manevi değerleri merkeze alan bir üslubun sahibidir; bütün kitaplarında da bu çizgiyi takip eder. Kitaplarından bir kısmı kendisi hayatta iken bir kısmı da yarım kalmış notlarından ve gazete yazılarından derlenerek vefatından sonra yayınlanır. Bunlardan en önem verdiği kitabı “Alperen" kültürel kodlarımızın sembol tipidir. Hoca, kitabın hazırlığına 1993 yılında başlar, tıpkı “Temellerin Duruşması"nda olduğu gibi kitabın içerisinde yer alacak yazıları, Türk Edebiyatı Dergisi’nde yayınlanmaya başlar. Fakat kitap olarak çıkarmaya ömrü vefa etmez, vefatından sonra tamamı yayınlanır. Kitabıyla ilgili hissiyatı, önsözünde yer alır: “Ama bu Alperen kitabı başka şeydir. Bunun hevesinden başka türlü hoşlandım. Sanki yeni bir Dede Korkut kitabı hayal ediyorum. Gücüm olsa doğrudan doğruya milletimin destanını yazardım. Bu kitapta daha çok milletimin destanının anlamlarını aramaya çalışacağım.”
 

Kabaklı Hoca kalem silahşörü değil, kalemiyle savaş veren bir fikir işçisiydi. Dönemin siyasi liderlerine dahi zaruri gördüğü meselelerde fikir erbaplığı yapmış, hayati meselelerde açık bir şekilde kendilerini uyarmıştır.
Türk edebiyatı tarihi araştırmacılığı konusunda titizlikle çalışan ve bu konuda beş ciltlik bir eserle önemli bir katkı saplayan hocanın temel motivasyonu; edebiyat, vatan, dil, millet, tarih, Türk düşünür ve sanatçılarına duyduğu muhabbettir. Değerler bakımından yozlaşmanın yaşandığı çağımızda tüm değerlerin temelini oluşturan “muhabbet” üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. Bilgi toplumu olma yolunda ilerlerken göz ardı edilen değerler sistemi ve dolayısıyla sevgi unsurunun eksikliği, toplumsal sorunların sebebini oluşturuyor. Bu sorunların çözümünde hoşgörü ve sevgi ile donanımlı bireylerin yetiştirilmesi önemlidir. Ahmet Kabaklı beslediği vatan, millet sevgisini eserlerinde hayatı boyunca mücadelesini verdiği “Yaşayan Türkçe” ile dile getirir. Eserlerinin yanı sıra kurduğu tüm ilişkilerde nezaketi, beyefendiliği ve üslubunun niteliğiyle “edebiyat duayeni” olmanın edebini, hemen herkese hâl diliyle göstermiştir.

Ahmet Kabaklı sayesinde Mehmet Akif, Yunus Emre, Hz. Mevlana gibi şahsiyetler Pazar Sohbetleri’yle köy kahvelerine kadar taşınır; gittiği yerlerde insanlar, ister kulak aşinalığıyla olsun ister bizzat olsun edebiyatla temasta bulunur. “Kendisinin musikiye karşı da ilgisi vardı. Tercüman Gazetesi’ndeki makale ve polemikleri ile basın âlemini adeta süzmüştür. Yazarlarımız arasında musikimizi anlayarak nüfuz ederek tahliller yapan kalem sahiplerimizden biridir.” [8] Ömrü boyunca geçmiş birikimlerle şekillenen bir gelecek tasavvuru sunar; geleceğin edebiyatına dair hayallerini şu sözlerle ifade eder: “Geleceğin edebiyatı nasıl mı olacak? Sanat, politika, dostluk ve her şeyde olduğu gibi düşüncenin de fazla bağıran olanını sevmiyorum. Düşünen yazı bence ‘nizam-ı âlem’ sağlayan, kesin hüküm veren yazı değildir. Düşündüren yazıdır. Geleceğin edebiyatı olacak mı? Olacak; çünkü insanların diktikleri taştan ve çizdikleri papirüslerden beri en uzak geçmişten bugüne yaşamıştır. Şiir, hikâye, türkü bugün de vardır. O hâlde yarın da olacaktır. Edebiyat, insan verimidir. Bilenen yaratılış hikmetiyle bir anadan-babadan doğan insan var oldukça yeryüzünde edebiyat ve sanat da var olacaktır. Geleceğin insanları da ilk papirüs ve kitabeden beri divanlarla romanlarda, dergâhlarda, sahnelerdeki kırlarda meydana getirilmiş şaheserleri seveceklerdir; tıpkı onlar gibi fakat başka açıklayış tarzlarında, kendileri de başka şaheserler yapacaklardır.’ Gelecek nesillere dair en büyük emeli Türk-İslâm ahlâkı ile yetişmiş, Osmanlı ruhunu taşıyan gençler görmekti. Türk Edebiyatı eserinin birinci cildinde Osmanlı gençliğinden şu şekilde bahseder: “Türklük âleminde ve Türklüğün en gelişmiş medeniyeti olan Osmanlı’da çocuklara, gençlere birbirini tamamlayarak üç terbiye verilirdi. Ruh, beden ve kafa terbiyesi. Ruh terbiyesi ancak daha çocuk doğduğunda kulağına Ezan-ı Muhammedi okumakla başlıyordu. Genç adamın gerçek Müslümanlığa iman yoluyla erişeceğini, Allah korkusunun bir ruh zihniyeti olduğunu vurguluyordu; çünkü hayr ve şer Allah’tandır ve ‘Allah neylerse güzel eyler’ gerçeğine imanı ile bağlanmıştır.”

Türk Edebiyatı Vakfı ve Hizmetleri

Kurucusu olduğu Türk Edebiyatı Vakfı’nı bir mektep hâline getirir, genç yazar ve şairleri: “Sizi buraya devamlı bekliyoruz. Biz imtihan yapmıyoruz, diploma vermiyoruz ama burası da sizin okulunuzdur.” diyerek içtenlikle davet eder. Kabaklı, burada birçok öğrenci yetiştirir; şiirlerde üstadlar konuşturulur, hikâyede yeni kalemler dinlenir, bileği bükülmeyecek, kararlı, iddialı yazarlar buradan neşet eder. Türk Edebiyatı Vakfı, 1980 yılında da Necip Fazıl Kısakürek’e “Sultan’üş Şuara” ünvanını verir. Dergi, en yüksek trajını 1983 yılının Temmuz ayındaki Necip Fazıl Özel Sayısı ile yakalayarak otuz bin civarında satılır. Ahmet Kabaklı, Necip Fazıl’a hayran olmayı bir sorumluluk işi olarak görür ve bu sorumluluğu şöyle tanımlar: “Necip Fazıl’ı anıyorum, seviyorum demek de bir kalite meselesidir. Kolay değil, ‘Nesini seviyorsun, hangi şiirinden ürperdin?’ diye sorarlar. Hangi düşüncenin yolundasın, hangi düşünceyi onun kadar ifade edebilecek bir lisana ulaştın? Bu suali öncelikle kendinize sormak durumundasınız. Kültürsüz gidilmez, kültürsüz memlekete sahip olunmaz. Necip Fazıl memlekete sahip oldu, bir nesli terbiye etti, bir nesli harekete geçirdi; nesliyle, kültürüyle, bu kültürün ardındaki büyük inancıyla ve Allah’ın verdiği şairlik kabiliyeti ile. Ama bunu yapan insan sizden de bir keşif bekliyor.”

Vefanın en büyük örneklerinden birini ise Ahmet Haşim’e karşı gösterir. 90’lı yılların sonunda Mehmet Nuri Yardım’dan Ahmet Haşim’in kayıp olan mezarını araştırmasını, ister. Araştırmaları sonucu Haşim’in mezarını perişan bir vaziyette bulan Mehmet Nuri Yardım, bu durumla ilgili Türkiye Gazetesi’nde üç ayrı haber yaparak 2000 Yılı Gazetecilik Başarı Ödülü’nü alır. Ahmet Kabaklı da Haşim’in mezarının bulunması üzerine “Ahmet Haşim’e Türbe” adlı bir yazı yazarak hissiyatını dile getirir.[9]

Rasim Özdenören’in ifadesiyle; “Bazı insanlar eserlerinin arkasında kalır; bazıları da eserlerinin önüne geçer. Ahmet Kabaklı hoca şahsiyetini eserlerinin önüne çıkartmıştır. Eserlerinde fark edilmeyen cerbezesi, albenisi, şahsında toplanmıştır: Şahsındaki sevimlilik, sempati, babacanlık, ruh temizliği, hizmet ehli oluşu, insanlara şefkat ve merhametle yaklaşması, sanıyorum onun şahsiyetini özetleyebilecek niteliklerdir.”

Rahmet olsun.

Hacer Yeğin

Makas Dergisi, Ekim-Kasım 2019, 10. Sayı

 

Kaynakça:

[1] Çopur, 2011: s.8

[2] Meriç, 2001: s.80

[3] Dolanlı, 2001: s. 148

[4] Ülgen, 2001: s. 29

[5] İbrahimhakkıoğlu, 2001: s. 80-82

[6] Kabaklı, 2001: s. 68

[7] Eriş, 2001: s. 117

[8] Atlığ, 2001: s. 71

[9] Yardım, 2001: s. 125

Yayın Tarihi: 08 Şubat 2021 Pazartesi 11:30 Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2021, 12:46
banner25
YORUM EKLE

banner26