Sepetçioğlu romanları bu milletin hafıza kaydı

Benzerlerinin ancak menkıbeler çerçevesinde anlatıldığı hadiseleri Mustafa Necati Sepetçioğlu, kahramanlarını ete kemiğe büründürerek, hemen yanıbaşımızda, daha dün yaşamışlarcasına son derece akıcı bir Türkçe ve seferi halimizi bozan bir şelale çağıltısıyla dile getirmektedir..

Sepetçioğlu romanları bu milletin hafıza kaydı

 

Ahmet Hamdi Tanpınar, meşhur Beş Şehir’inde türkülere dikkat çekerek yüzyıllardır onların bozulmamışlığını, cesametli aslîliğini muhafaza ettiğini vurgulayarak, “Anadolu’nun romanını yazmak isteyenler ona türkülerden gitmelidirler” diyecektir. Arafta yaşayanlara sözüm yok, hem niyetim saf ve billûr hesabına geçirilecek halislikte.

Bir vakit, Anadolu’nun romanı etrafında dönüp duran tartışmalara ucundan kıyısından masum bir okuyucu iştiyakıyla heves etmiştim. Bu hevesim, roman ve Anadolu bağlamında, üstü örtülü bir zaruretle fakiri Yakup Kadri’nin Yaban’ına çekivermişti. Yeni Türkiye’nin hemen kıyısında devşirilen bu rejim muhibbi yazarın sözümona Anadolu’yu romana çekerken ıkınıp sıkınarak verdiği uğraş, aydınların esas karın ağrısı olarak zaman zaman nükseden Anadolu kabızlığı, iki ihtimalli bir zaruret ortaya çıkarıyordu: Anadolu, bütün varlığıyla, varlığını ortaya koyduğu bütün eserleriyle ancak Cumhuriyet sonrası Anadolu olmuştur, bu birincisi. İkincisi ise, bütün hüviyetiyle Türk’ün hayat bulduğu, manevi hazların bütünüyle İslâm şuuru içerisinde yaşandığı bir toprak parçası olarak anlam kazanan Anadolu idi.

Bu çoktan seçmeli kayıt içerisinde, bütün merhalesi ve uzviyetiyle romana yansıyan Anadolu, özellikle Tanzimat sonrası milli duyuş ve düşünüş fikri etrafında aralanan kapıdan ilk adımını atmış oldu. Buraya kadar Namık Kemal bir tarafa, saf manâsıyla roman türünde Türk kimliğini tarihî bütünlük içerisinde İslâm’a nisbetle örgüleştirerek kaleme alan birkaç isim belki sayabiliriz. Özellikle bu yazarlar arasında hakkını vermek şartıyla benim biricik muharririm merhum Mustafa Necati Sepetçioğlu oldu.

Kültür, hars, erek, adına ne denirse densin, milliyet bağlamında cemiyetin varlığını borçlu olduğu bütün maddî ve manevî unsurlar, bir toprak parçası olmadan hayatiyetini devam ettiremeyeceği gerçeği karşısında elbette durağanlaşıyor. Bu durağanlığı toplumda neşvünema bulan kollektif bilinç, devrim, ihtilal olarak bozguna uğrayan bütün unsurlar, vardıkları nokta itibarıyla geçmişin açtığı yolu tekrar etmek durumunda kalıyor.

Milletlerin bağlı olduğu ‘milli kültür’ çizgisi bu anlamda gerek Batı gerekse de Doğu karakterinde olsun, varlıklarını geniş zamanlara yayılan masallar, epopeler, efsaneler, menkıbeler, destanlar vasıtasıyla devam ettiriyorlar. Türk kimliğinin diğer milletler çapında örgütlülüğünü muhafazası şüphesiz hafızası sayesinde olmuştur. Tarih dediğimiz çizginin pazarlık kabul etmeksizin devamını sağlayan biricik unsur olarak kültür, vardığımız yer, mekân ve zaman olarak varlığını borçlu olduğu zeminde her surette manevî unsur bütünlüğünün olmazsa olmaz bir parçası olarak gelişim göstermiştir.

Evliyaların, dervişlerin, hocaların varlığıyla anlam kazanan millî şuur hareketi

Roman babında Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Kilit’le başlattığı tarihî serüven, devamında Anahtar, Kapı, Konak ve Çatı olarak bir bütünlüğü sıralamış olması bakımından düşündürücüdür. Düşündürücüdür zira, varlığını tarih içerisinde cemiyet olarak devam ettirmek iddiasındaki bir milletin, romanının da bu şuur ve doğrultuda olması kaçınılmazdır. Özellikle Malazgirt’te bir topluluk olarak Anadolu’yu yurt tutan Türklerin, İslâm potasında eriyerek ortaya koymuş oldukları sağlam yapı, bir süre sonra kendisini imparatorluk olarak tarih sahnesine çıkarmıştır. Bu yapının mimarları arasında yer alan evliyaların, dervişlerin, hocaların varlığıyla anlam kazanan millî şuur hareketi, sadece Türk milletinin bekası adına ortaya konulmuş bir organizasyon olarak değil, diğer milletlerin, kavimlerin de envantere bağlı gelişen bir çeşit hayat sigortası olmuştur.

Türk dilinin, geleneğinin, kültürünün, bütün unsurlarıyla ortaya koyduğu her şeyin bir roman malzemesi olarak, sonraki nesillere aktarılması vazifesini tarihin şahitliğinde bir görev telakkisiyle yerine getiren Sepetçioğlu’nun bu noktada tartışmalara sahne olan bir takım soruları da beraberinde getirmesi elbette normal karşılanmalıdır. Özellikle, Selçuklu, Osmanlı bağlamında aşiretten beyliğe, devlete ve imparatorluğa uzanan çizgide az evvel saydığımız romanların kısır bir kördöğüşüne hapsedilmiş olması doğrusu düşündürücüdür. Şüphesiz bu romanlarda Türklük bilincinin İslâm şuuru ve ahlâkı ile okuyucuya sunulmuş olması yazarın biricik meselesi olmuştur.

Özellikle İslâm çerçevesinde Sepetçioğlu’nun ortaya koymuş olduğu ürünlerin ideolojik bir pencereden fotoğrafını çekerek, ırksal ve otoriteye bağlı faşist yaklaşımlar şeklinde değerlendirerek ademe mahkûm etmek vicdanla bağdaşır bir tutum olmasa gerektir. Kaldı ki Türk edebiyatı içerisinde, ırksal temayülleri İslâm’ın dışına ve üstüne çıkarmaksızın Türk ve İslâm çizgisinin bu denli özenli bir Türkçeyle milli şuur istikametinde ortaya konulduğu roman sayısı pek yekûn tutmamaktadır.

Hamasi nutukların ötesinde, romantik söyleyişin uzağında ve popülerlik kaygısı taşımadan kaleme alınan bu romanlar, bir düşün ve düşünüşün fotoğrafını yansıtıyor olması bakımından da değer arz etmektedir. Benzerlerinin ancak menkıbeler çerçevesinde anlatıldığı hadiseleri Sepetçioğlu, kahramanlarını ete kemiğe büründürerek, hemen yanıbaşımızda, daha dün yaşamışlarcasına son derece akıcı bir Türkçe ve seferi halimizi bozan bir şelale çağıltısıyla dile getirmektedir. Alparslan, Kılıçarslan, Sarı Hoca, İltutmuş, Küpeli Hafız, Kumral Dede, Edebali, Dursun Fakih, hepsi ama hepsi bu toprağın tanıdığı simalar olarak yer etmişlerdir milletin hafızasında.

Bu meyanda, literatür olarak vücuda getirilmiş klasiklerin doğduğu toprakların birer ayna hüviyetiyle özelde doğduğu topluma genelde ise bütün toplumlara keşif yolu açması karşısında suskun kalan ‘yerli’ aydınların, söz konusu İslâm ve Türklük olduğunda canhıraş bir şekilde saldırıya geçmesi karşısında ne söylenir bilmiyorum. Muayyen bir zaman dilimini işaret eden Avrupa menşeili romanların göklere çıkardığı ve medeniyet şahikası olarak addettikleri Roma İmparatorluğu ve Yunanistan çevresi dolayısıyla Atina’ya hayranlık duyarak destanlar yazılırken, bir tür kompleks olarak ortaya çıkan bu İslâm ve Türk serencamına dair yazılanlar da ne oluyor? Şüphesiz ki Türklüğü bir kimlik olarak kabul etmemek bir tercih meselesi olarak kabul görebilirse de Türk olarak İslâm’ın dışında bir aidiyet aramak doğrusu pek ilginç bir manzara olarak karşımızda durmaktadır.

 

Arif Akçalı yazdı

Güncelleme Tarihi: 20 Ağustos 2013, 12:20
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
kemaleddin
kemaleddin - 6 yıl Önce

yazar "anadolu kabızlığı" derken neyi kastediyor acaba? zayıf bir yazı. üstad arif, necip fazıl'ın etkisinden kurtulmalı. üslubu bile aynı necip fazıl. biraz da salih mirzabeyoğlu.

banner19

banner13