'Sen öldün, ölüm güzel demektir'

Çok değil, bir hafta kadar var; kitaplığımı düzenlerken merhum Mustafa Miyasoğlu’nun Kaybolmuş Günler’ine ve Beşir Güner’in ahvaline dair düşüncelere daldım.

'Sen öldün, ölüm güzel demektir'

 

“Sen öldün, ölüm güzel demektir.”

Çok değil, bir hafta kadar var; kitaplığımı düzenlerken Kaybolmuş Günler’e ve Beşir Güner’in ahvaline dair düşüncelere daldım. Öyle ya, bin dokuz yüz yetmiş beş’in kaderini paylaşan bir roman, andığım tarihe kadar fazlasıyla süfli bir elçilik binası gibi işleyen levantenlerin, her adımda Doğu’yu ve onun kadim memleketlerini anlatan romanlarıyla aramızda özellikli bir hat çekmişti. Bu hattın her vakit ufuklarında Beşir Güner gibi bekleyen ve ıstırap dolu senelerin gerisinde sahnelenen bir gerçek olarak Doğu, muhayyilemize doluşan Batı tefrikalarına dair bildiklerimizi yeniden ifrata çekmemizi istemişti bizden.

Gerçekte ne Beşir Güner’in yaşadıkları kadar umutsuz, ne de yaşadığımız günlerin kaybolan kahramanları kadar mutsuzduk. Belki evet, çokça dalgınlığımızdan olsa gerek; şehrayin sancılar eşliğinde, bilinmezin zekâ kıvılcımlarıyla bir adım bekliyorduk birilerinden, doğru. Lakin anmaya gücümüzün yetmediği Doğu ruhundaki mülhîm dakiklik, çehrelerimize, eserlerimize ve ıstırabımıza yeni bir kader tayin ediyordu. Bu rahatlığı elbette Kaybolmuş Günler’de geçen, vârid insicamımızın harlandığı Osmanlı mevsimiyle karşılıyorduk, doğru. Öyle ki, varlığımızı, vatan kıldığımız ve fakat ruhuna bir türlü tesir edemediğimiz hâliyle geçmişimizi bizlere yeniden hatırlatacak Doğu menkıbelerini işitmez, işitemez olmuştuk. Cümle geçmişimizle varakaların ruhuna sinmiş anıtların, mabedlerin toz tutan taşları arasında yitirilmiş bir hav gibi örselenmişliğimizi dahi hatırlamaz olmuştuk. Sadece bir roman üzerinden çalınan bir koyvermişlik değildi bu. Öyle bile olsa Huzur kahramanı Mümtaz’ın velev ki aşk masumiyetiyle sığındığı oryantalist bir içkinlik bize göre değildi ya, boş geç…

Bir mü’minin sosyal bir karakteri olarak çıkıvermişti karşımıza

Şimdi Kaybolmuş Günler’in çok sular akıttığı köprülerle sınanan romanımız, içinde yeniden bir Beşir Güner masumluğu, tedirginliği, hoyratlığı ve kadirşinaslığıyla beraber kapıp ulaştırmıyorsa içkinliğimizi, aşkınlığımızı bir yerlere, bilmeliyiz ki özlemenin, unutmanın ve umudun da artık eski tadı yok demektir. Mamafih, romanımıza musallat, rahatlığın, boşvermişliğin ve katıksız öykünmeciliğin varacağı menzili kestirmek de pek güç olmayacaktır nitekim. Fakat Beşir Güner, daha çok bir siyasî dehanın, bir iflah olmaz anarşistin kahramanı olarak değil; tastamam, elimizle koymuş gibi bulduğumuz bir mü’minin sosyal bir karakteri olarak çıkıvermişti karşımıza. Yoksul, tedirgin, hoyrat bir tilmiz sincabı olarak tünediği medrese odasında, çilehaneye çevirdiği mekânı aşkın deli rüzgârıyla doldurmuştu. Ne ki, bin dokuz yüz yetmiş beşin hemen (ç)evreninde, unutulmuş efsanelerin yalınkılıç kahramanları kadar cesurdu nihayetinde. ‘Kedi Günlüğü’nün kafası fazlasıyla karışık kahramanı, kafamızın karışık zamanlarında bir heyula olarak fazlasıyla mahrum taraflarımızı iki katmanlı bir arzunun sıska kıskacında, ömrümüzün törpüsü olarak dokunduğu yerlerimizi önce lâl sonra hâl diliyle işaretsiz gösterip gitti sessizce.

Günler birbiri ardına kaybolurken, içimizde sökün eden ve fakat artık eski tilmizliğin uğramadığı mekânlarda bir yabancı gibi dolaşır olmuştuk. Bunu sadece Beşir Güner’in ‘Kedi Günlüğü’nden değil, kendi mahvımı hazırlayan memurîn muhakemeti kanununa bağlı olduğumdan biliyorum. Öyle ki, belki onun kadar cesur bir adımdan yoksun kalan hezar miktar tilmiz eskisinin şimdilerde arzuladığı hayatı belki pek düşüncesiz anışlar, hatırlayışlarla geçiştirmelerinden anlıyorum. İlk gençlik yıllarımızın buğulu camlarına çiziktirdiğimiz devrim marşlarına ayarlı silinip giden ilk dizeler kadar uzağız kendimize.

İçimizde çırpınıp duran bir Beşir Güner klasiği olarak yılgı, kararan akşamların tütsülü sokaklarında aldandığımız mai birer hûlya olarak kalacak artık. Çünkü günlerini dört duvar arasında geçirdikten sonra vardığı mabedin ortasındadır ki, vazgeçilmeze dokunacaktır birazdan: “Günlerdir, belki de aylardır uzaklaştığım kalabalıkla beraber, ama yine de yalnız başıma girdiğim camide geçen dakikaları anlatamıyacağım. Ne kadar sürdüğünü, neler okunduğunu, kimlerle omuz omuza durduğumu bilmediğim iki rekatlık namaz, tesbih ve anlamını kavrayamadığım dualar… Gözlerim caminin kubbelerinde, ellerimi yüzüme sürdüm. Başımı eğdim önüme. Birer ikişer boşalan camide biraz daha oturmak istiyorum. Bu ânı bir süre sindirmeliyim ruhuma.”

Ölümü ruhuna yaşarken sindiren Mustafa Miyasoğlu öldü…

Beşir Güner babasız şimdi…

 

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Ağustos 2013, 12:48
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13