Şapka giymemek için dört sene ne çile çekti

Roman tanıklıktır, tarihe bir vesikadır. Hem de hayatın ince damarlarına dokunan bir neşter gibi. Rasim Özdenören Gül Yetiştiren Adam’da bunu çok harika bir şekilde yerine getiriyor.

Şapka giymemek için dört sene ne çile çekti

 

Rasim Özdenören’in Gül Yetiştiren Adam isimli romanını geçenlerde İskenderun’da bir ikindi namazı sonrası Ulu Cami’nin karşısındaki Gençlik Kitabevi’nden satın aldım. Adamın biri gittiği her yerden bir taş alıp biriktirirmiş hatıra olsun diye ben de köyde yaşamam hasebiyle böyle şehre inişlerimde imkânlar ölçüsünde kitap alırım.

Âdetim üzere şöyle bir inceledim kitabı. Bu, Rasim Özdenören’in okuyacağım ikinci kitabı olacaktı. İlkinin kapağını hatırlıyor gibiyim ama net değil, çok flu bir imge kalmış zihnimde. İmam hatipli yıllardan sonra epey zaman geçmiş bulunuyor. Tezimle cebelleşirken şöyle zihnimi dinlendirecek, sıkıcı metinlerle uğraşırken rutin dışı okuma olacak bir şeydi aradığım. Aradığımı fazlasıyla buldum ve göz ağrıma rağmen bitirmeden uyuyamadım.

Kitapta iki farklı dünya var. Biri gül yetiştiren adam, diğer izlekte (böyle mi denir?) ise arka kapakta da değinildiği üzere yarım kalmış aşklar, kumar ve ruhsuz bir şehir var. Gül yetiştiren adam, belli ki ‘Ahır Dağları eteklerindeki şehirde’, Maraş’ta yaşıyor. Maraş ve Ahır Dağları yaşadığımız Hassa’ya, beldemiz Aktepe’ye pek de uzak sayılmaz. Ahır Dağları bizim de sırtımı dayadığımız Torosların ahiri.

Gül Yetiştiren Adam benim anladığıma göre 1950’li yıllarda geçen bir hikâyeye ya da hikâyelere yaslanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devrim kanunlarıyla getirilen şapka giyme mecburiyeti bazı kişileri başka memleketlere boyunlarında zincirlerle sürgüne veya darağacına mahkûm etmiştir. Gül yetiştiren adam da kendini eve hapseder ve evden uzun yıllar çıkmaz. Kendini korkaklıkla itham eder. Kendi kendiyle hesaplaşır. Roman uzun süren evden çıkmama orucunu bozan gül yetiştiren adamın sabah namazına gidip camide karşılaştıkları, şaşkınlıkları, hesap sorması ve hesap vermesi üzerine kurulu.

Şapka giyilecektir!

Hassa’da da aynı Rasim Özdenören’in çok içten üslubuyla Gül Yetiştiren Adam’da anlattığı gibi olaylar yaşanmış. Özellikle seksen yaş üstü amcalardan dinlediğimize göre şapka giymiyor diye rütbesiz bir askerden, onbaşıdan -daha rütbelisini duymadım- dayak yiyen sakallı, nur yüzlü amcaların, dedelerimizin haddi hesabı yoktur. Başlardan çıkarılmayan takkeler bıçaklarla doğranıp asker postallarıyla ezilir. Şapka giyilecektir.

Ali Kral diye bahsedilen bir nahiye müdürü var ki aslında yaptıkları ettikleri ayrı bir araştırma ve yazı konusu olacak kadar ilginç ayrıntılar barındırıyor. Mezkûr şahıs ezanın Türkçe okutulmasına, şapka giyilmesine şiddetle nezaret ederken yeni doğmuş çocuğuna isim koymaya bir hoca çağırtır. O hocanın oğlunun anlattığına göre hoca mütereddit bir şekilde gider Ali Kral’ın yanına. Ali Kral çocuğu olduğunu ve ezan okuyup okuyamadığını sorar, hoca ise ‘ben Türkçe ezan bilmiyorum’ der. Ali Kral ‘Olsun, sen yine de bildiğin gibi oku ama kimse duymasın’ der. Belki de onun bu tenakuzu bize neler neler anlatıyordur.

Dedem Şıh Ali de gül yetiştiren adamlardandı

Mesela annemin dedesi. Şıh Ali Arslan. Şeyhliği bilgisinden, ilminden değil, o gençliğinden beri jilet vurdurmadığı sakallarından gelmektedir. Ali isminin önüne Şıh lakabı yakıştırılır bunun için. Gül Yetiştiren Adam’ı okurken hep onu düşündüm. 27.08.1991 tarihinde vefat etti. 01.07.1885’de doğmuş mezar taşında yazdığına göre. Hayal meyal, kırık dökük hatırlıyorum onu.

1938’de yani dedelerimizin, yaşlılarımızın ifade ettiğine göre ‘Türkler geldiğinde’, Hatay anavatana katıldığında o da şapka giymeyi reddettiği, şapka giymeyi gavurluk saydığı için Şam’a kaçmak zorunda kalanlardan. Anlatılanlara göre iki sene Şam’da yaşayan dedem daha sonra Şam’da geçinemeyip şimdi Suriye ile sınırımız olan Kürt Dağları’nda da iki sene mağaralarda yaşar birkaç arkadaşıyla beraber. Dağda kireç yakarak, odun kömürü çıkararak yaşarlar. Şapka giymemek için dört yıllık çile. Benim çocukluğuma denk gelen ömrünün sonlarında, onu pencerenin kenarındaki yatağında yatarken hatırlıyorum. Seccadesi yerde seriliydi hep. Her gitmeye kim olduğumuzu sorardı. Sık sık gelini olan anneanneme o gür sesiyle ‘Zeyneeep!’ diye seslenir. ‘Efendim baba?’ diyen neneme ‘Namazı kıldım mı ben?’ diye sorardı, seccadeden yeni kalkmış olsa bile.

Konuşturabilirseniz ya da bir arkadaşı gelmişse zihni ne de parlardı, her şeyi nasıl da dupduru anlatırdı ayrıntılarıyla. Ama işte, az önce kıldığı namazı tekrar tekrar sorardı. Abdestini yavaş yavaş, oturduğu küçük taburede ibrikle alışı, hemen kapının ardında duvarda asılı olan havlular gözümün önünde hâlâ. Ölümü, belki de nasıl güzel yaşadığının bir nişanesidir benim için. Yine evde, bir akşam namazını kılarken seccadenin üzerine yıkılıp kırılan ayağının bahanesiyle dünyasını değiştirdi.

Rasim Özdenören dedemle ilgili silik silik hatıraları canlandırdı bende. Dağla bile olsa gül yetiştiren adam ile irtibatımızın olması sevimli geliyor bana. Gül yetiştiren adam Ahır Dağının eteklerinde belki, başka bir gül yetiştiren adam da Gâvur Dağı’nın eteğinde.

Şıh Ali’ler niye gittiler? Gitmeseler olmaz mıydı? Gül yetiştiren adam neden evinden çıkmadı? Çıkınca neler inkisara uğrattı onu? Sorular, sorular… Gül Yetiştiren Adam çok şey anlatıyor. Kalemine sağlık Rasim Özdenören üstadımız, Allah ömrüne bereket versin…

 

Halil Arslan, “Gül Yetiştiren Adamlar”a dua ediyor

Güncelleme Tarihi: 15 Haziran 2013, 15:54
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13