banner17

Salihlili Hasan Özlem Efendi'nin dervişiydi

Annem demiş ki, ‘Efendim bir tek dileğim var. Allah’ın kendisinden razı olduğu bir kul olarak bu dünyadan göçmek. Kızlarımı ona emanet etmek…’

Salihlili Hasan Özlem Efendi'nin dervişiydi

 

Gülseren Hanım’ı yazmaya başlamadan evvel onunla aramızdaki yakınlığı belirtsem mi, diye epeyce düşündüm. Belirtsem, okuyanlarda bir ön yargı oluşabilir, bu yakınlıktan ötürü onu abarttığım düşünülebilirdi. Belirtmesem, bu da bir nevi kandırmaca olur. Sonunda olduğu gibi yazmaya karar verdim. Allah bana, onu hakkıyla tanıtmayı nasip etsin; şayet Gülseren Hanım’da olmayan halleri nefsanî bir yaklaşımla buraya ilave edersem, o vakit de Allah bu yazıyı zuhura çıkartmasın. Amin.

Onunla ilk temasımız 2 Haziran 1965 senesinde Kasımpaşa Deniz Hastanesi’nin doğumhanesinde beni kucağına almasıyla gerçekleşmiş. Son temasımız ise 1996 senesinin 2 Eylül günü Ege Üniversitesi Hastanesi Göğüs Hastalıkları servisinde oldu. Elini tuttum. Bırakmazsam hiç ayrılmayız gibi geldi. Hem bırakmaya mecbur olmak, hem son dokunuş olduğunu bilmek ve ikisini aynı anda hissetmek… Nasıl anlatsam? Öyle işte… Mezarı Kuşadası’nda. Ölümünden on sene sonra doğumunu bile görmediği bir torunu koynuna girdi. Küçük kardeşimin minik kızı Gülce, geçirdiği kalp ameliyatına dayanamayınca dünya gözüyle tanışamadığı anneannesinin kucağında buluverdi kendini. Mezar taşlarında Hasan Fehmi Tezdoğan Efendi’nin “Gül kokanlar Gül oldu” dizesi yazıyor. Anneanne Gülseren Hanım, minik torun Gülce Hanım, ikinize de selam olsun.

Annem, 1943 senesinde Tokat’ın Güneygölcük köyünde doğmuş. Yedi yaşındayken İstanbul’a gelmişler. 20 yaşına geldiğinde, hava pilotu olan babamla evlenmiş. Eş olmuş, anne olmuş, derviş olmuş. Üç kız çocuk doğurmuş. Anlatırken ne basit… İşte beş cümleye sığdırdım 53 senelik bir hayatı. Sene başına bir cümle bile düşmedi. Ne tuhaf değil mi?..

Ama daha güzeli ne?

Sabah, banyodan gelen seslere koştuk. Babam düşmüştü. Annem onu sürükleyerek yatağına götürüp yatırdı. Ben ve kardeşlerim şaşkın şaşkın bakınıyorduk. Annemin elinde telefon, birini aradığını hatırlıyorum. Beş dakika içinde evimiz, kapısı açık, gireni çıkanı bol bir cenaze evi olmuştu bile… Oysa az evvel uyandığımızda hiç de cenaze evi değildi!.. Babam öldüğünde 47 yaşındaydı. Hasta değildi. O yüzden duyanlar büyük şok yaşıyorlar ve nedense kendilerini yerden yere atmak için en uygun yerin bizim ev olduğunu düşünüyorlardı. Evimiz bağırıp çağıranlarla dolmuştu.

Annem, 15 ve 9 yaşlarındaki iki kız kardeşimi de alıp babamın cansız yattığı odaya soktu bizi. Kapıyı kapattı. Sakin sevecen ses tonu ve söyledikleri, dün duymuşum gibi kulağımda… “Çocuklar bakın, babanız ruhunu teslim etti. Ece’cim (en küçüğümüz) babana bak güzelim; yüzü aklında kalsın. Bak aynı işte. Senin baban o, öyle değil mi? Şimdi hep birlikte dua edelim ki, bizim iyi olduğumuzu görsün ve gitmek zorunda olduğu yere rahat rahat gitsin.” Elif ağlıyordu. Ben öylece bakıyordum. Ece de ağlamaya başladı. Derken ben de… “Aferin size” dedi annem. “Babanızın arkasından ağlamanız güzel. Ama daha güzeli, bunu sessizce yapıyor olmanız.” Baktım onun da gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Sarıldı bize… Dördümüz bir süre öylece kaldık.

İçeride ne yaptığımızı merak etmiş olacaklar ki, şimdi hatırlamadığım biri açtı odanın kapısını… Annem dışarı çıktıktan sonra kendi dikiş odasına geçti ve iftara kadar oturduğu yerden kalkmadı. Tek kelime konuşmadı. Usul usul ağladı o kadar. Evdeki kalabalık aslında kendi ihtiyaçları olan sakinleştirici iğneleri yapmaya bir türlü ikna edemediler onu. Bir yudum su içiremediler. Bozmadı orucunu. Sordu sadece “Suyu içersem ne değişecek?” diye. O zaman rahat bıraktılar. Benim üzerimde 18 yaşın halleri var, öfkeleniverdim annemi sıkıştırmalarına. El işaretiyle yanına çağırdı beni. “İyiliğim için yapıyorlar, sakın kimseyi kırma” dedi.

Hasan Özlem’in rahle-i maneviyyesinde…

İbrahim Efendi, Fehmi Efendi ve önlerinde Gülseren Hanım

Annem Gülseren Hanım, Salihlili Hasan Özlem Efendi’nin dervişiydi. İnsanlık adına ondan o kadar çok şey öğrendim ki, bunu iki sayfaya sığdırmam mümkün değil. Öğrendiklerim, yaşadım anlamına gelmez elbette. Allah yaşamayı nasip etsin. O, dervişliğini sözle hiç ortaya koymaz, hali ile hiç ortadan kaldırmazdı. Bir gün üç komşusuyla birlikte bizim balkonda oturmuş çay içiyorlardı. Ben yeni işten gelmiştim. Çay sofrasındakilerin orada olmayan başka bir komşu hakkında söze başladıklarını duydum.

Annemin bu gibi durumlarda ne yapacağını bildiğimden hemen yanlarına gittim. Seyretmesi zevkli geliyordu. O gerçekten kibar bir insandı. Kalp kırmaktan ödü patlardı. Bu hassasiyetle söze başladı. “Bakın, biliyor musunuz ki, Allah bu yaptığınız konuşmanın ölmüş kardeşimizin etini yemeye benzediğini söylüyor. Devam etmeyeceğinizi düşünüyorum. Ama ederseniz sizi yolcu etmek zorunda kalırım. Bu da beni çok üzer” Annemin komşuluk ettiği hanımlar gerçekten iyi insanlardı. Onu sever, sayarlardı. İçlerinden biri “Aman Gülseren, bir ağız tadıyla dedikodu yaptırmazsın” dedi. Gülüştüler, konu kapandı gitti.

Bir gün anneme dervişlik üzerine bir soru sormuştum. Bula bula bulduğum soru da ‘yokluk ne?’ oldu. Dayanamadı, dili döndüğünce anlatmaya başladı. Deli olacaktım. “Nasıl yani biz yokuz?” diyordum. Bir yandan da sağ elimle sol koluma şap şap vurarak “Bak işte ben varım” diye bas bas bağırıyordum. Annem güldü, “Doğru söylüyorsun güzelim, hem de epeyce bir varsın” dedi. Ne demek istediğini, kendim dervişliğe soyunup, yok olamamaya başladıkça o kadar iyi anladım ki…

Efendim bir tek dileğim var: Allah’ın kendisinden razı olduğu bir kul olarak bu dünyadan göçmek

Sonra hastalandı. Çok sevdiği bir arkadaşı henüz yataklara düşmemişken yalvara yakara onu Ankara’ya Ahmet Kayhan Dede’ye gitmeleri için ikna etti. Biz de ısrar edince gittiler. Kayhan Dede’nin evi çok kalabalıkmış. Kendisi içerde salonda oturuyormuş. Annemler, kapı girişinde buldukları ilk boşluğa ilişmişler. Evde kaç kişi olduğunu sayamadık demişlerdi. Salondan bir hanım çıkmış, “Kuşadası’ndan gelen hanım kimse Kayhan Dede onu yanına çağırıyor” demiş.

Annem böyle şeylere hiç şaşırmazdı. Biz de onun şaşırmadığına şaşırırdık. O, “Allah’a zor yok” der geçerdi. Bu sözü bile anlamazdık ki, fail Allah desin de anlayalım! Kayhan Dede ona ziyaret sebebini sormuş. Annem, sadece kendisini görmek, hayır duasını almak istediğini söylemiş. Efendi tekrar sormuş, “Bir derdin yok mu?” Ses çıkarmamış. “Hastalığın falan varsa söyle” demiş. Annem demiş ki, “Efendim bir tek dileğim var. Allah’ın kendisinden razı olduğu bir kul olarak bu dünyadan göçmek. Kızlarımı ona emanet etmek…” Kayhan Dede durmuş biraz… “Hadi git sen. O bir tek dileğin var ya, kabul oldu” demiş.

Ameliyatında narkozitör “Daha fazla ilaç veremem” demiş doktoruna. Çünkü annem baygınken de Allah zikrine devam ediyormuş. Hastalığının son aylarını, yatar pozisyona geçemediği için balkonumda şezlongda oturarak tamamladı. Bir gün bir komşusu ziyaretine geldi. Elbette sevgisinden “Bu hastalık sana hiç yakışmadı” dedi. Tövbe ettirdi ona, “Rabbimin yakıştırdığına söz söylemek bize düşmez. Taşıyamayacak olsam vermezdi.” Aynen böyle dedi. Annem sırf biz mutlu olalım diye memleketin dört bir yanından ne bulup getirdiysek, yedi, içti, yarasına sürdürdü. Göz kapaklarının hareket ettiği son güne kadar namazını onlarla kıldı.

Gülseren Hanım 3 Eylül günü vefat etti. 9 Eylül günü oğlum doğdu. İçimde bir can dünyaya gelmek için büyürken içinden çıktığım can dünyadan göçmek üzere gözümün önünde eriyip gidiyordu. Beklenen gün geldi; her nefis gibi annemin nefsi de tadına baktı ölümün. Beğenmiş olacak ki, beş dakika evvel ağrıdan buruş buruş olan yüzüne huzurlu bir tebessüm yayıldı. Bu kadar işte. Gerisi onu değil, bizi alakadar eden teferruatlardı. Salası verilsin, cenaze levazımatçısına gidilsin, taziyeler kabul edilsin… Onu tek alakadar eden Allah’tan, Allah ile, Allah’a yaptığı seyirdi.

Bilmem size Gülseren Hanım hakkında bir fikir verebildim mi? İnşallah verebilmişimdir. Allah annelerimizin kıymetini bilmemizi nasip etsin. Henüz bu odada yanı başımızda olan annelerimize selam olsun. Allah onlara hayırlı ömürler, hayırlı ölümler versin. Yan odaya geçmiş olanların da ruhları şad olsun.

 

Zeynep İnan, şehadetinden yazdı

Güncelleme Tarihi: 02 Ağustos 2012, 04:58
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Murat
Murat - 6 yıl Önce

Zeynep abla,Allah anacığınıza ve cümle geçmişlerimize rahmet eylesin. Çok duygulandım. Allah sizlere, evlatlarınıza uzun ömürler versin. Tasavvuf edebini tekrar ülkemiz insanlarına nasip etsin....

vicdan yıldırım
vicdan yıldırım - 6 yıl Önce

" Gül Kokanlar Gül Oldu..."

ülkü
ülkü - 6 yıl Önce

Çok etkilendim. Hayatıma ışık tutacak bir insan

meryem
meryem - 6 yıl Önce

Çok güzel. Çok duygulandım. Ne mutlu bu şekilde yaşayıp, bu şekilde hatırlanan insanlara...

ece inan orta
ece inan orta - 6 yıl Önce

Allah herkese böyle anneler nasip etsin ve öyle annelere layık evlatlar olmayı ...

Elif ESER
Elif ESER - 6 yıl Önce

Allah razı olsun , kalemine , yüreğine sağlık ablacığım.

H.VİLDAN FIRAT
H.VİLDAN FIRAT - 6 yıl Önce

ALLAH BİZLEREDE BÖYLE BİR ÖMÜR VE YOK OLMAK NASİP ETSİN.VE BÖYLE ALLAH DOSTLARININ SAYISINI ALLAH ARTIRSIN. ELİNE VE YÜREĞİNE SAĞLIK KARDEŞİM...

mutara yaşar
mutara yaşar - 6 yıl Önce

zeynep hanım siz harikasınız yazınız beni çok duygulandırdı annenize allahtan rahmet diliyorum sizinle tanışmamı nasip ettiği için allaha şükrediyorum...


banner8

banner19

banner20