banner17

Şair, yakışıklı, genç bir adam değil sadece

Cahit Zarifoğlu, muallim bir babanın, ‘oğlum, sakın namazlarını ihmal etme, vaktinde kıl’ tembihleriyle sürüklemişti dünyaya bütün ruhunu..

Şair, yakışıklı, genç bir adam değil sadece

 

“Güneşte asla karanlık yoktur dediler/ Ve onlar yoluna cihet ettim vatan tuttum”

O, kıyısız zamanlarda zarif bir nalbant, bahtına çıkan rahvan bir at kadar huzur yorgunu idi. Bunu biliyordum. Bunu biliyordum çünkü, resimli roman okumaktan, uzak zamanlara yolculuğa çıkmaktan ve namazını sahihçe kılmaktan müthiş haz duyan bir adamdı okuduğum. Ve yine biliyordum ki, yonttuğu toynakların sayısı kadar rahat, rahat bir ıslık kadar sayısız serüvenler biriktirmişti artık. Bu eşsiz serüvenler albümünde ve şair tabiatında gezinen o sancılı günlerde bile, marifet bu ya, hû çeken bir çerçi çerisi idi yalnızca. Bunu da tez vakit anladım. Tez vakit anladım çünkü, üstü başı çıkla nihavent makamında, romansı hâliyle şiir kokuyordu ve (d)okuduğu şiirler içinde sokulduğu o yaşamak faslından bıkmamıştı hiçbir zaman.

Kırkyedi yaşında ve derviş hâllerinde duran gizli bir özne gibi taşıyordu aşkı. Aşkı taşımak, aşkla taşınmak, bir özge ‘yalnız’ın harcı olabilirdi ancak. Değil mi ki zarif bir nalbant idi, çocukların işareti ile ‘hızla akan mızrak’ gibi huzur yorgunu olmak düşerdi ona. Yani, “Bu geçen mızrak / Kalın kararlı / Atanın değer biçilmez atıyla / Kuşkusuz yolunda gerek.” demeli idi. Kıyısız zamanlarda o zarif nalbant, baktığı her şeyi güzelleştiren, yani metal buğusu tesirinde, havaya kattığı keskinliklerle bazı bazı sustu. Sustu ve yakınlaşan ölüm ile birlikte mâvera zarfları içerisine sığıştırılmış mektupçuklar gönderdi bıkmaksızın. O, yaşamak faslı ağır, ağır ve hantal gövdesine sinen çocuk şarkıları ile tanıştı bütün otostop zamanlarında, Avrupa’da.

Bu tütsülü, buğulu fotoğrafta bekleyen sadece şair, yakışıklı ve genç bir adam değil

Cahit Zarifoğlu

Doğrusu bir şairin bir gitarla yakışıklı bir genç adam olarak portresi duyulmuş, işitilmiş değildir. Ben böyle başlıyorum mezkûr fotoğrafı yorumlamaya, ervahıma fatihalar olur inşallah. Bu tütsülü, buğulu fotoğrafta bekleyen sadece şair, yakışıklı ve genç bir adam değil. Sanmayınız ki sütliman bir gömleğe uyarlanmış, -fotoğraf siyah/beyaz olsa da- tahayyülümde kırmızı, bombeli bir kravat, briyantinli saçlar eşliğinde, sağ bileğinde siyah kordonlu saati şahittir o ‘an’a. Eh, ucundan ranza olduğu anlaşılan ve ağarmış bir pencere perdesi önünde gitar notalarına uzanan o ince, uzun parmaklar inanmaktayım ki Rodrigo’yu kıskandıracak hünerde idiler. Fakat hayır, o zarif nalbant,  o kıvrak küheylana binmeden çok önceleri, belki Sarıkamış günlerinde, ‘ne çok acı var’ diyebilecek kadar kederli, duru bir ırmak sesi idi gitardan önce.

Bir şair bir gitar çalar, bir ses bulanık bir fotoğrafta eskiyen acıları ayaklandırır! Bulanık bir fotoğrafta yeni tıraşlı esmer bir yüz, Ahır Dağı kadar eskitebilir Mer’aş’ı. Mer’aş eskir ve fakat şair, dünya ile müzik kavşağında yazıya düşürür gönlünü bindokuzyüzaltmışsekizin kasımında, Mer’aş’ta: “Zamanla içimin iyi tanıdığı parçaları müziksiz kalınca kendi kendime dinlemeyi öğrendim. Yolda giderken alnımı yukarıya kaldırır, gözlerimi biraz kısar ve dinlemeye başlardım: Asıllarını dinlemeye dinlemeye bu yeteneği kaybettim. YAZMAYA başlamadan birkaç gün önce karışık, sinir bozucu seslerce süren bir akort faslını düşünün. Yazmaya başlayınca müzik belirir. Fonda. Şu iki gündür belirmiş olanda alışmadığım aksamalar var. Sahneye uzanan bir el orkestranın üzerinde bir kamçı şaklatıyor, localardan madeni bir kahkaha yükseliyor ve çocuk geceliğiyle fırlıyor yatağından çıplak ayakları ile ve bağırıyor buz kırıntılarında koşarken: ‘Anne havadaki müziği tut, geliyorum.”

Aşkı taşımak, aşkla taşınmak, bir özge ‘yalnız’ın harcı olabilirdi ancak

Bir şairin bir gitarla yakışıklı bir genç adam olarak portresi önünde düşünebileceğimiz tek şey, hatırlamak istemediğimiz mağrur fasıllar sonrası hazin bir son olabilir ancak. Üstelik henüz kırkyedisinde bir mevsim hastalığından önce, berrak bir sayfaya düşürdüğünüz mısralarınız varken, hani dersiniz ki olmaz işte bu! Oysa Allah kerim olandır, şair ise zencefil kokan ve baş ağrılarına muttasıl, müheyya bir yolcunun gölgesidir kaim duygular arasında.  “Ayna / Ve gözüm eşyamda değil / Yoruldum maddemden / Ta ki dünya bitti / Köşk kurdum sakin oldum.” Şair yolcudur ve seferi hâlini bozan bir bahar ayartmasına yakalanmıştır. Gitar kalınlığında bir ses bozabilir çünkü cümle notaları. Notalar yakışıklı, karayağız bir yüzde Mer’aş aşkına zikre durabilir: Allah hû!.. Allah hû!..

Dedim ya, bunu da tez vakit anladım. Tez vakit anladım çünkü, üstü başı çıkla nihavent makamında, romansı hâliyle şiir kokmaktaydı ve dokuduğu şiirler içinde sokulduğu o yaşamak faslından bıkmamıştı hiçbir zaman. Kırkyedi yaşında ve derviş hâllerinde duran gizli bir özne gibi taşıyordu aşkı. Aşkı taşımak, aşkla taşınmak, bir özge ‘yalnız’ın harcı olabilirdi ancak. O, yalnız bir dünyaya sarkan adam hâlinde önce şair, bahtına zarif bir nalbant şenliği düşen rahvan bir at kadar huzur yorgunu idi. “Dehlizsiz ve tabakasız / Kör bir hayvan gibi /  Rızkına etiyle yanaşan / Karanlık birevDir gövdem.” derken bile, çocukluğun o yaslı günlerinde duran Ahır Dağı eteğinde gittikçe büyüyen evlerde namazlar asla kazaya bırakılmaz.

Artık sütliman bir gömleğe uyarlanmış, -fotoğraf siyah/beyaz olsa da- tahayyülümde kırmızı, bombeli bir kravat, briyantinli saçlar eşliğinde, sağ bileğinde siyah kordonlu saati şahittir o kazasız namazlara. Yani, ucundan ranza olduğu anlaşılan ve ağarmış bir pencere perdesi önünde gitar notalarına uzanan o ince, uzun parmaklar bilmelisiniz ki Rodrigo’nun anlayacağı türden bir armoni taşımamaktadırlar hiçbir zaman.

Diyetimizi ödeyip faslı kapatmak elzemdir ki, Cahit Zarifoğlu, mayalanmış bir çağın son demlerinde vedalaştı yeryüzüyle. Mayalanmış çağda o güzel sûretler arasında yaşadı daha çok. Necip Fazıl’ın büyüyen ve büyüleyen şiiri ve muallim bir babanın, askerken mahdumuna yazdığı nâmelerde okunan, ‘oğlum, sakın namazlarını ihmal etme, vaktinde kıl’ tembihleriyle sürüklemişti dünyaya bütün ruhunu. Sonra fotoğrafta gözükmeyen ve fakat sâlik dostları Rasim Özdenören’in, Fethi Gemuhluoğlu’nun, Sezai Karakoç’un, Erdem Bayazıt’ın, Akif İnan’ın hatırı vardı bir de. O karayağız çehrede, ölümü bir işaret fişeği gibi şiirinde taşıyan adam, fasıl aralarında sunduğu sükût kardeşliği adına Müslüman olanı sevdi hep. Sükûtu, içlendiği bir hayal perdesine düşen rüyalar kadar sığdı çünkü.

 

Reşit Güngör Kalkan şairin fotoğrafını okudu ve yazdı

Güncelleme Tarihi: 07 Haziran 2012, 10:33
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
semih gülden
semih gülden - 7 yıl Önce

şiir gibi yazı için reşit güngör beye teşekkür ederim. zarifoğlu gitar çalrkende güzel.seyahat ederkende öyle güzel rahmetli.

banner8

banner19

banner20