Ruhumuza dokunan romanlarıyla John Steinbeck

Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen John Steinbeck eserlerinde çağımızın toplumsal ve insanî meselelerini ustalıkla resmetmiştir. Deniz Demirdağ yazdı.

Ruhumuza dokunan romanlarıyla John Steinbeck

Pulitzer ve Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görülen John Steinbeck’in çağımızın toplumsal ve insanî meselelerini ustalıkla resmettiği eserleri, modern dünya edebiyatının başyapıtları arasında yer almaktadır. Steinbeck, 27 Şubat 1902 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinin Salinas kentinde dünyaya gelmiştir. Babası Prusyalı, annesi ise İrlandalıdır. Göçmen ve yoksul ırgat bir aileye mensup olan Steinbeck, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaz tatillerinde civar çiftliklerde çalışarak geçirmiştir.

1920-1925 yılları arasında aralıklarla Stanford Üniversitesi’ne devam ederek edebiyat ve deniz biyolojisi okumuş ancak 1925 yılında gazetecilik ve edebiyat tutkusuyla öğrenimini yarıda bırakmıştır. Üniversite eğitimi sırasında da öğrenimine devam edebilmek için birçok işte çalışmak zorunda kalan John Steinbeck, yazarlık yapma umuduyla yine aynı yıl New York’a gitti. Ancak kısa süren gazetecilik deneyimi dışında hiçbir şey umduğu gibi olmadı. Yazılarını hiçbir yerde yayınlatmayı başaramayan Steinbeck, 1926 yılında Kaliforniya’ya geri dönmek zorunda kaldı. Bunu izleyen iki yıl boyunca geçimini Lake Tahoe’da bir evin bekçiliğini yaparak sağladı. Yılın sekiz ayı karlar altında kalan bu ıssız yerde ilk eserlerini kaleme aldı. Steinbeck gençlik döneminde birçok meslekte çalışmış ve yaşadığı bu deneyimlere kitaplarında bolca yer vermiştir. Steinbeck, eserlerinde Kaliforniya’daki insanların sıkıntı ve acı dolu yaşamlarını başarıyla anlatmıştır realist bir yazardır.

İdeolojik romanlar yazdı

1929 yılında Altın Kupa adı ile ilk kitabını çıkaran yazar, ardından tarım işçilerinin grevlerini Marksist bir bakış açısı ile yansıtan Bitmeyen Kavga adlı romanını piyasaya sürdü. Bu romanından bir yıl sonra belki de en çok bilinen kitabı Fareler ve İnsanlar ise yazarın üçüncü kitabı olarak piyasaya çıktı. Büyük başarılara imza atan, büyük kitlelerce okunan ve beyazperdeye aktarılan Gazap Üzümleri ise Steinbeck’e Pulitzer Ödülü’nü kazandırdı. Eserlerinde toplumu eleştiren, Amerika’daki ekonomi ve çalışma düzenini sorgulayan ünlü yazar, II. Dünya Savaşı yıllarında daha çok ideolojik romanlar yazdı. Bu romanlarında kütüphaneci arkadaşı Lawrence C. Powell’e yazdıklarından bilindiği üzere Steinbeck’in, sık sık Sacramento’nun kuzeyindeki Gridley Göçmen Kampı’na gitmesinin, onlarla birlikte pamuk toplamasının etkileri büyüktür. İnsanı ve insana dair her şeyi bu kadar yakından gözlemleyen ve işleyen usta yazara, 1962 senesinde başarı dolu yaşamı ve edebiyata olan katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü verildi.

Steinbeck’in Nobel Edebiyat Ödül töreninde yaptığı konuşmanın metninden: “Şu an burada bulunmak ve Nobel ödülünü almak öylesine büyük bir saygınlık ki; burada minnettar ve mahcup bir fare gibi tiz sesler çıkarmam değil, mesleğimden ve bu mesleği yüzyıllardır yapan birçok büyük insandan ötürü duyduğum övünçle, aslan gibi kükremem gerek. Edebiyat, konuşmak kadar eskidir. İnsanın ona olan ihtiyacından doğmuştur ve o günden bugüne bu ihtiyaç azalmamış, daha da artmıştır. Halk ozanları, şairler ve yazarlar birbirlerinden ayrı ve müstesna değillerdir. Her şeyden önce; işlevleri, görevleri ve sorumlulukları, insanlık tarafından belirlenmiştir. Öyle ki; insan kalbinin kendisiyle olan çatışması, yazılmaya değer tek şey gibi görünüyor. Yazar, insanoğlunun kalbinin ve ruhunun tescilli yüceliğini, yenilgilere siper ettiği göğsünü, cesaretini, şefkatini ve aşkını göstermek ve bunları övmek için görevlendirilmiştir.”

Bitmeyen Kavga

Eserlerinde işçi sınıfının gündelik ilişkilerini, yaşam koşulları ve mücadelelerini, çağımızın toplumsal meselelerini tüm insanî ayrıntılarıyla ele alarak haklı ününe kavuşmuş olan Steinbeck, Bitmeyen Kavga romanında büyük bir direnişi ele alıyor. İnsanlığın bitmeyen kavgasını tüm gerçekçiliğiyle gözler önüne seren yazar, bu eseriyle kapitalist düzenin temel dayanaklarını derinden sarsarak, bu mücadelenin açmazlarını da gözler önüne seriyor. Roman, özel olarak ABD’deki tarım işçilerini konu edinse de geçinebilmek için topraklarından kopmak zorunda bırakılan, maliyetleri karşılayamadığı için borçlanıp toprağını kaybeden insanların genel durumunu tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Steinbeck’in bu durumu iyi yansıtabilmesinin nedeni, kendisinin de genç yaşlarda tarım işçisi olarak çalışması ve o süreci iyi gözlemleyebilmesidir.

“Evde durmadan bir şeylerle mücadele ederdik, çoğunlukla da açlıkla. Peder patronla kavga hâlindeydi. Bense okulda kavga ederdim. Fakat her seferinde kaybettik. Bu hep böyle olduğundan giderek kaybetmenin kader olduğu fikri kafamıza yerleşmişti. Peder, köpek sürüsü tarafından köşeye sıkıştırılmış bir kedi gibi kavga ederdi. Önünde sonunda bir köpeğin onu öldüreceği kesindi; yine de dövüşmekten vazgeçmedi. Ne kadar umutsuz bir durum olduğunu anlayabiliyor musun? İşte böyle bir umutsuzluk ortamında büyüdüm.”

Torgas Vadisi; üç büyük toprak sahibinin tüm ekonomiyi, bürokrasi ve medyayı kontrol ettiği, her yıl karın tokluğuna elma bahçelerinde çalışmak üzere mevsimlik işçilerin akınına uğrayan, grev ve her türlü işçi hareketine karşı örgütlenmiş bir yerdir. Jim, onun şartlarındaki birinden beklenmeyecek kadar çok okumuş, babasıyla tek kişilik öfke ve mücadelesinden kendine dersler çıkarmış, annesinin ölümü ve haksız yere hapse atılışıyla artık kendini, manevi olarak huzura erdirecek bir amaca adamaya karar vermiş genç bir adamdır. Mac ondan daha tecrübeli, iş bitirici, sosyal ve hırslı bir partilidir. Onun işi işçilere grev yapmayı öğretmektir. Bitmeyen Kavga bu ikilinin birbirini bulup Torgas Vadisi’ne gitmeleriyle başlayan olayları anlatıyor.

“Parmağını kestiğin zaman yara mikrop kapar, şişer ve ağrımaya başlar. Şişme, vücudun direnişidir, ağrı ise savaş. Kimin kazanacağını bilemezsin ama ilk muharebe alanı yaradır. Eğer hücreler ilk muharebeyi kaybederse mikrop yayılır ve kola doğru ilerler. Mac, bu küçük küçük grevler enfeksiyon gibidir. İnsanların içine bir şeyler girdi, hafif ateş başladı ve lenf bezleri takviye birlikleri gönderdi. Görmek istediğim için yaranın olduğu yere gidiyorum.”

Fareler ve İnsanlar

Fareler ve İnsanlar, kendilerine ait küçük bir ev ve arazi satın alma hayaliyle Kaliforniya’nın Salinas Vadisi’ndeki bir çiftliğe çalışmaya giden iki arkadaşın ve çiftlikte çalışan diğer işçilerin karın tokluğuna verdikleri zorlu yaşam mücadelesini anlatır. Dört beş yaşındaki bir çocuğun zekâsına sahip Lennie ile onun hamisi konumundaki arkadaşı George’un zaman zaman komik ama sonu hazin biten hikâyesinin anlatıldığı eserde, alt metin olarak emek sömürüsü, ırk ayrımcılığı da konu edilmektedir. Emeklerinden başka hiçbir şeyleri olmayan George ve Lennie, tek sermayelerini satıp gezici işçilik yaparak biriktirdikleri para ile ufacık bir toprak parçası alma düşüncesindedirler. Bunun için Lennie’nin burnunu hiçbir şeye sokmadan, hiç konuşmadan çalışması; George’un ise Lennie’nin başlarını belaya sokmasına engel olması gerekmektedir. Çalışmaya başladıkları çiftliğin patronu sert bir adamdır, oğlu Curley ise aşağılık kompleksli, kendisine ses çıkartamayan işçilerle uğraşmaktan adeta zevk alan biridir. Curley’nin yeni evlendiği karısı kitaptaki tek kadındır ve adı yoktur. George, Curley ve karısını gördüğü zaman bir öngörüyle başlarının derde gireceğini tahmin eder, ancak başka bir yere gitmek için dahi paraları yoktur. George’u korkutan Lennie’nin yumuşak şeylere dokunma takıntısıyla yeniden başlarına iş açabilecek olmasıdır. George, bir ay dişlerini sıkıp çalıştıktan sonra baltayı taşa vurmadan oradan ayrılma düşüncesindedir.

“…Bana gelince, ben de pek açıkgöz sayılmam öyle. Yoksa boğaz tokluğuna, yatak ve elli papel karşılığında geberesiye arpa mı taşırdım! Eğer kıymık kadar aklım olsaydı ya da ne bileyim, birazcık becerikli olsaydım, şöyle benim diyebileceğim küçük bir toprağım olurdu. Onun bunun beni kene gibi sömürmesine göz yumacağım yerde kendim için eker kendim için biçer, kendi ürünümü kendim alırdım.”

Bu yeni çiftlikte, ikilinin hayali gerçek olmaya daha da yaklaşır. Yaşlı ve bir elini çiftlikte kaybetmiş bir işçi olan Candy, ikiliyle parasını birleştirmeyi ve böylece ay sonunda hayallerindeki çiftliği satın almayı önerir. Ancak bu hayal, çiftlik sahibinin oğlu olan Curley’nin genç ve güzel karısının Lennie tarafından saçını okşamaya çalışırken yanlışlıkla öldürülmesiyle suya düşer. Curley hemen bir linç grubu oluşturur. Diğer işçiler gibi yalnızlık ve acı dolu bir hayat sürmeye mahkûm olduğunu anlayan George, arkadaşının, intikam peşindeki Curley tarafından vahşice öldürülmesini istemez. Lennie’yi onlardan önce bulur, hayallerindeki çiftliği anlatarak sakinleştirir ve kafasının arkasına dayadığı silahı ateşleyerek öldürür.

“Çiftliklerde bizim gibi ırgatlık eden adamlar dünyanın en gariban insanlarıdır. Kimi kimseleri, yerleri yurtları filan yoktur. Gelirler bir çiftliğe, çalışırlar ölesiye. Ellerine biraz para geçer. Derken, bir bakarsın, kente inerler, altından girip üstünden çıkarlar paranın, har vurup harman savururlar. Züğürt kalınca da başka bir çiftlikte alırlar soluğu, orada da geberesiye çalışırlar. İşin kötüsü yarından bekledikleri bir şeyleri yoktur, yarın zerre kadar umut taşımaz böylelerine…”

Gazap Üzümleri

Steinbeck’in 1930’lu yılların ekonomik kriz dönemini realist bir bakış açısı ile ve etkileyici bir dille kaleme aldığı bu roman 1939 yılında yayınlanmış ve Pulitzer Ödülü kazanmıştır. Ekonomik bunalım,  Amerika’da başlamış tüm dünyaya yayılmıştır. Küçük toprak sahipleri bankalar ve tüccarlar tarafından aldatılmakta, insanlar, kuraklık, yoksulluk, zorbalık veya açlık yüzünden evlerini terk etmektedir. 1930’larda üç milyon insan yeni bir yaşama başlamak için Kaliforniya’ya yerleşmiştir. Eser, büyük bunalımdan etkilenen Joadları yakından inceleyerek bu çiftçilerin de insan olduklarını hatırlatmaya çalışmakta, bu bunalımın insanları ne hâllere sürüklediğini vurgulamaktadır. Pulitzer ödüllü eser, dünya klasikleri arasında yer almaktadır. Özellikle yayımlandığı dönemde oldukça ses getirmiştir. Tarımın kapitalistleşmesi ve krizler yüzünden yoksullaşan ve mülksüzleşen yığınların ayakta kalma mücadelesinin anlatıldığı bu destansı romanda Steinbeck, açlık, sefalet ve zorbalık yüzünden evlerini terk edip yollara düşmek zorunda kalan binlerce işçi ailesinden birine odaklanıyor.

“Neden değil sonuç; neden değil sonuç. Nedenler derinde ve basitti… Nedenler milyonla çarpılan bir midenin açlığıydı; milyonla çarpılan tek bir ruhun açlığı, mutluluk ve güven açlığıydı; gelişme, çalışma, yaratma, sancılarıyla kıvranan milyonlarca kas ve beyindi. İnsanın açık, belirli, son görevi… Çalışma ağrıları çeken kaslar, tek bir gereksinmenin ötesini yaratma sancıları çeken beyinler… İnsan budur işte.”

Yozlaşan Topraklar

İşlediği bir cinayet yüzünden on yedi yıl hapse mahkûm edilen, fakat dört sene sonra şartlı serbest bırakılan Tom Joad, bir kamyon ile evine dönmektedir. Bu sırada diğer çiftçi aileler gibi Joad’lar da kurumuş topraklardan ürün alamadıklarından ötürü, toprak ağasına borçlarını ödeyememiş ve bu yüzden çiftlikten atılmışlardır.  Pamuk yetiştirmeye mecbur kalan ortakçı çiftçiler, değişik ürün yetiştiremediklerinden, toprağı yozlaştırmışlardır. Hapishaneden yeni çıkan Tom, çiftliğe vardığında ailesini yolculuk telaşı ve hazırlığı içinde bulur. Joad ailesi, makineli tarıma geçilmesiyle birlikte kovuldukları toprakları terk edip Kaliforniya’ya göç etmeye karar vermiştir. Tom, önce bu yolculuğa karşı çıksa da anne Joad, onu yaşamak için ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini düşündüğü Kaliforniya’ya gitmeye ikna eder.

Çünkü Kaliforniya toprakları verimlidir ve meyve bahçelerinde çalıştırılmak üzere binlerce işçi alınacağına dair ilanlar dağıtılmaktadır. Joad’lar, kalabalık oldukları için hep birlikte çalışırlarsa kısa sürede Kaliforniya’da yerleşik hayatı geçeceklerine inanmaktadır. Aile, kırık dökük, bir kamyonla yola çıkar. Bu kamyonu alabilmek için hemen hemen bütün eşyalarını da satmışlardır. Kamyona binip eyalet sınırına doğru yol alırlar. Tom, sınırı geçtiği zaman tahliye edilmesinin şartını çiğnemiş olacağını bilmektedir. Fakat ailenin kendisine ihtiyacı olduğunu da bildiğinden riski göze almaktadır.

“Ama bu toprak bizim. Ölçtük ve pay ettik. Biz bu topraklar üzerinde doğduk, öldürüldük, öldük. Toprak işe yaramazsa bile hâlâ bizim. İşte bunlar bu toprağı bizim yapar. Onun üzerinde doğmak burada çalışmak ve burada ölmek… Toprağa sahip olmak için bunlar gerek, üzerinde bir takım rakamlar olan kâğıt parçaları değil. Üzgünüz, bunu biz yapmıyoruz. Banka insanlara benzemez.”

İnci

Eserlerinde topluma eleştirel bir bakış açısı ile gerçekçi bir ayna tutan yazar, bu kısa romanını 1940’ta La Paz isimli kente gerçekleştirdiği gezi sırasında bir Meksika halk hikâyesinden esinlenerek oluşturmuştur. Steinbeck, hikâyeyi ilk olarak 1944’te film senaryosu olarak yazmaya başlamış ve bu hâliyle 1945’te Woman’s Home Companion isimli dergide “The Pearl Of The World” adıyla yayımlanmıştır. 1947 yılında ise kısa roman formuna getirilip “İnci” adı ile ilk kez yayımlanmıştır. Fakir bir inci avcısı olan Kino ile ailesini yaşamını konu alan roman; yoksulluk teması içinde iyilik ve kötülüğü, umudu, hırsı ve yetinmeyi, düşmanlığı, bilginin önemini ele alıyor.

“İnsanoğlu için açgözlü denmiştir her zaman. Elindekiyle yetinmeyip hep daha fazlasını istediği söylenir. Bunlar küçümseme dolu, eleştiri niteliğinde söylenmiş sözlerdir. Oysa istemek insanın en büyük yeteneklerinden biridir ve onu, bulduğuyla yetinen hayvan türlerinden üstün kılar.”

Hikâye, Kızılderili yoksul bir inci avcısı olan Kino ve eşi Juana’nın biricik bebekleri Coyotito’yu bir akrebin sokması ile başlıyor. Durumun ciddiyetini anlayan Juana, Kino’dan doktor çağırmasını istiyor. Ancak yaşadıkları yerde yerli oldukları için hor görüldüklerinden, Kino ve merakla yanlarına gelen komşular doktorun gelmeyeceğini söylüyor. Bunun üzerine Juana ve Kino, Coyotito’yu alarak kasabaya, doktorun yanına gidiyorlar. Yerli oldukları için zaten hor görülen aileye, paraları olmadığı için kasabadaki doktorda yardım etmiyor.

Gerçekçi Bir Ayna

Kino ve Juana, bir umuda tutunup Kino’nun dedesinden kalan en değerli malları ve geçim kaynakları olan kanoya atlayıp inci avına çıkıyorlar. Bu av sırasında martı yumurtası büyüklüğünde bir inci buluyorlar ve tutundukları umut ışığı bir anda yaşamlarını aydınlatıyor. Sorun şu ki hikâye aslında tam da bu noktada başlıyor. Gerçek ve düşün yan yana gelmesinin genellikle olanaksız olduğu bu yaşamda gerçek ve düş birbirine karışıyor. John Steinbeck, romanındaki Kino kahramanı ile okuma yazma bilmeyen olanaksızlıklar içinde yaşam süren bireyin farkındalığını da ortaya koyuyor. Kino, okuma yazma bilmemesine rağmen bilgilerini güvence sayan insanlara karşı sonsuz bir güvene sahip değil. İnsanlara edindiği tecrübeler dolayısıyla genellikle şüpheci bir tavırla yaklaşıyor.

“Benim oğlum okuma öğrenecek, kitaplar karıştıracak, yazacak da, yazmayı da öğrenecek. Oğlum sayılarla da uğraşacak, onun bunları bilmesi bizi özgürlüğe kavuşturacak o öğrenecek, onun aracılığıyla bizler de öğreneceğiz.”

Deniz Demirdağ, Ruhumuza dokunan romanlarıyla John Steinbeck, Kitabın Ortası dergisi, Ağustos 2019, sayı 29.

Güncelleme Tarihi: 10 Mart 2020, 12:43
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26