banner17

Ramazan Dikmen gölgede kalamaz!

1997'de yitirdiğimiz öykücü ve eleştirmen Ramazan Dikmen'in öykülerini yazarlara ve okurlarına sorduk.

Ramazan Dikmen gölgede kalamaz!

İyi bir öykücü adı olarak aklımda dururdu hep Ramazan Dikmen, Hece Yayınları’nın bürosunda toplu öyküler kitabı Muhayyer’le karşılaştığımdan beri. Üstün Bol, Kıyıya Vuranlar’ı okuyup okumadığımı sorduğunda Ramazan Dikmen’den bahseden başkalarının da olduğunun farkına varmıştım. Adı dostları arasında buruklukla anılan yazarlara meylim artıyor her daim, isimler isimlere ekleniyor; bu soruşturma bu meyletmenin meyvesi. Dikmen’den bahis açtığımda boğazı düğümlenip cevap veremeyenlere de haberdar olmadığına hayıflanıp bu vesileyle Ramazan Dikmen öyküleri okumaya başlayanlara da teşekkür ederim.

Sanat serüvenini tamamlayamadı

Necip Tosun

Ramazan DikmenEn verimli döneminde kaybettiğimiz (1956-1997) Ramazan Dikmen, edebiyat serüvenini tamamlayamamış olmasına, geride sadece iki öykü kitabı bırakabilmesine karşın, hep anılacak, kalıcı, düzeyli bir öykü evreni yaratmayı başarmıştır. Kuşağının pek çok yazarından önce öykünün ağırlıklı olarak bir dil olayı olduğunu fark etmiş, ayrıntı ustalığı ve yüksek gözlem gücü ile unutulmaz öykülere imza atmıştır. Öykülerinde, kasabalarının taş kaldırımlı sokaklarında bir rüya gibi geçip giden mahcup kızları, kimsesiz bekâr odalarına kapanıp ağlayan delikanlıları, geçmişin izlerini/değerlerini silip süpüren zamanı, yeni bir ateş yakmak için çırpınan ulu kişileri, bir dost muhabbeti için katlanılan uzun yolculukları, vuslatın asla gerçekleşmediği imkânsız aşkları anlatmıştır.

Dikmen, ilk kitabı Kıyıya Vuranlar’da (1996),  hayatı derin bir iç sızısı olarak yaşayan insanların kırılgan, dokunaklı hikâyelerini işler. Bu öykülerde insanlar, hayatlarının bir döneminde birbirlerine yaklaşırlar; ama sonra ayrı ayrı yönlere savrulurlar. Savruluşların nedeni çoğunlukla zihnî çatışmalar kimi zaman da ortamdır. Ramazan Dikmen’in ölümünden sonra yayınlanan ikinci öykü kitabı Afife Ablanın İncileri (1998) çocukluk/ölüm/değişim temalarını gündeme getirir. Aşk, ayrılık, hüzün, düş kırıklığı, toplumsal yergi, kaybolan manevi değerler, arkadaşlıklar/dostluklar, çocukluk, fanilik/ölüm onun öyküsünü yasladığı ana temalardır.

Ramazan Dikmen sanat serüvenini ne yazık ki tamamlayamadı. İlk kitabı yayınlandığında ölüm döşeğindeydi. Onun “Muhayyer”, “Gölgeler ve Kervanlar”, “Sessiz Güvercinler”, “Sen Değil Ayak Seslerin”, “Afife Ablanın İncileri” öykülerini yeniden okuduğumuzda nasıl parlak ve ışıltılı bir “dünya”yı kaybettiğimizin bir kez daha farkına varırız. Yazıklanmamak elde değil ama öykülerindeki o temel vurguyla: “Her şey bir kader iledir…”

Söyleyeceğini yerinde ve zamanında söyler

Esra Demirci

Ramazan Dikmen, öykünün düğüm noktasındadır. Onu asla durup dinlenirken yakalayamazsınız, bir paragraf başında yahut bir cümlenin sonunda! Sürekli, aklın doğurganlığını anlatının içerisine serpiştirir. Bundan filizlenecek söyleyişin heyecanı içerisinde kaleme alınmış dipdiri öykülerdir onun öyküleri! Söyleyeceğini yerinde ve zamanında söyler. Bir sonraki öyküye geçişte, önceki öyküye dönüp bakacak mesafedesinizdir. Ancak o, okurunu tatmin eden bir ustalık sergiler ve muhatabına geri dönüp bakma ihtiyacı hissettirmez. Aksine okunan öykü, bir sonraki öyküye geçişin heyecanı ile noktalanır.

Anlatım içerisinde ayrıntıları tüm incelikleriyle işlerken, aynı zamanda kurduğu dengeyle öyküyü ayrıntı bombardımanına tutmaktan uzak kalışı hayranlık uyandırır. Masanın üzerindeki her şey, onun detay anlatımı içerisinde canlanır. O telefon hep çalıyordur sanki o daktilo durmadan parmak darbeleriyle seslenir. Okumaya devam ettikçe, dilin biçimlenişini özümseriz. Öykünün, anlatı süreci içinde baştan sona diri kalarak ritimsel gerçekliğini bir tek ân olsun kaybetmemesini buna bağlarız. Toplumsal gerçeklik, öykülerinde işlevsel bir yer edinir. Toplumsal doku onun anlatımında şekillenir. Tematik gücün ön plânda oluşu ve olay örgüsü içerisinde anlatılanın anlatana yakınlık-uzaklık mesafesinin özenle kurgulanışı, Ramazan Dikmen öyküsünü görünür kılan bir diğer ayrıntıdır.

“Yavuz” başlıklı öyküsünde geçen o cümle, okura öyküsü hakkında verdiği bir sırdır âdeta. Ve öykü anlayışından günümüze yansıyan bir ışık: “Kafamda yeni bir öykünün ilk cümleleri ve belki her kuşluk parmaklıklarından uzun uzun halılar silkelenen sonsuz bir balkon.”

Ramazan Dikmen
Albüm

Konusuna vakıf, işçiliği temizdir

Nurettin Durman

Ramazan Dikmen’in  “Sonrası” hikâyesinde söylediği bir söz hoşuma gider: “Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur”.  Bunu ben bir yazarın yazmak istediği metnin peşinde nasıl çaba gösterdiği ile de ilintilendiriyorum. Akıcı, kendini okutan bir üslubun sahibidir Ramazan Dikmen. Konusuna vakıf, işçiliği temizdir. Bu belki de Aylık Dergi’de yazmaya başladığında edindiği bir haldir ya da bana öyle geliyordur; çünkü o dönem Yaşar Kaplan hikâyesinde de öyle insanı kendine çeken bir sürükleyicilik hali mevcuttur.

Kayıtlar dergisinde artık olmuş-olgunlaşmış bir Ramazan Dikmen portresi ile hemhal oluruz. Niye böyle diyorum; çünkü Kayıtlar dergisinin, Hasan Aycın’ın, Y.Ziya Cömert’in ve Ankara’dan gelen Ramazan Dikmen ile Ahmet Şirin’in beraberliğinde Sultanahmet Camii yanında Ayasofya’ya bakan kapı tarafındaki küçük binada verilen iftar yemeklerinin o çok hoş ve makbul sohbetlerinde de kendini ele vermiştir. Ramazan Dikmen hikâyesinin elbet üzerinde durulması, konuşulması ve hararetle gündeme taşınması gerekir kanaatindeyim. Bir gül ile bahar gelmediğine göre bahçeyi şenlendirmek lazım gelir elbet. Benim bir de Süleyman Çelik ile hassaten o iftar yemeklerinde Ankara’dan gelen bu iki değerli şahsiyet ile yaptığımız sohbetlerin tadı muhteşem bir hikâye güzelliğinde durur gönlümüzün muhabbet bahçesinde.Ramazan Dikmen’e rahmet dileyerek…

Ramazan Dikmen
Albüm

Bazı insanlar ölecekmiş gibi yazar

Üstün Bol

Ramazan Dikmen: Ölümü Hatırlamak

Üniversitede derse giderken yol boyunca kitap okurdum. Hem kitap okuyup hem de sağa sola çarpmadan yürüyebilmeyi öğretmişti üniversite hayatım bana. Adeta ezberlemiştim yolu.

Üniversite yıllarımda bir ölüm ilanı ile tanıştım Ramazan Dikmen’le. Ölümünün ardından Kıyıya Vuranlar basıldı. Kitabı çıkmanın bir nevi ölmek olduğunu veya kitabını bastırmak için ölmek gerektiğini ilk o zaman düşünmüştüm... Elimde Kıyıya Vuranlar yine aynı yoldan yürüyerek geldim okula. Ders çıkışı eve kadar kitabı yeniden okudum ve aynı gece ikinci kez bitirdim. Bazen insanlar kendi ruh hallerine yakın buldukları yazarlardan etkilenir, etraflarındaki sesi duyar ama algılayamazlar ya öyle bir gündü.

 Sonradan eski dergileri karıştırırken fark ettim ki Ramazan Dikmen okuyormuşum meğer. Hatta bazı cümlelerinin altını da çizmişim. Ama nedense ölmesi gerekmiş onu fark edebilmem/sevebilmem için… Daha daha sonra elime Mavera’lar geçince Ramazan Bazı insanlar ölecekmiş gibi yazar Dikmen’in yazdıklarını yeniden okudum. Ve bu yazılar dilimin ucunda buruk bir ölüm tadı bıraktı. Bazı insanlar ölecekmiş gibi yazar ya hani, ya da biz okurken o günkü ruh halimize göre bir anlam yükleriz ya kitaplara… Belki, benim ölüme yakınlığımla ilgiliydi; belki, benim umutsuzluğuma bağlıydı bilemiyorum. Ama öyleydi işte...

Okuduğum her satır derin bir hüzün barındırıyordu içinde. Buraya ait olmamak ve ait olmadığı bu toprakları mecburen işgal ediyor olma hali. “Bir bıraksalar da kurtulsam”, lisanı hal! Sonra zaman zaman yeniden döndüm Kıyıya Vuranlar’a… Mümkün olduğunca melankolik zamanlarda; bir gece yarısı, uyku tutmaz bir gece yarısı mesela…

Ramazan Dikmen’in ister Kıyıya Vuranlar’ı, ister diğer kitapları bana hep ölümü hatırlattı. Aidiyetsizlik belki ondan hatıra kaldı, bilemiyorum… Hiç tanışmamıştım, hiç karşılaşmamıştım onunla...  Ne zaman adını duysam, ne zaman bir Ramazan Dikmen yazısına tesadüf etsem içim çok acıyor onu biliyorum sadece. Bir yarım bırakılmışlık, bir yalnız bırakılmışlık… Biraz ölüm tadı dilimin ucunda… Sonra biraz mahcubiyet her seferinde genzimi derinden yakan…

Perde arkasında gizli bir saat işler

Aykut Ertuğrul

“Benim hikâyelerim bir anlamda kendi kendini yazan hikâyelerdir” diyor Ramazan Dikmen Eylül 96’da Yedi İklim dergisine verdiği röportajda. Ramazan Dikmen öykülerinde belki de bu sayede kazanılmış bir anlatma rahatlığı göze çarpar. Biçimsel denemeler yaptığı kimi öykülerini dışarıda bırakırsak öykülerinde genellikle bir öykücünün öykü yazdığını değil, bir anlatıcının hep kendine has bir üslupla anlattığını hissederiz. Peki, neyi anlatır bu anlatıcı?

Ramazan Dikmen
Albüm

Bir delikanlının sonu ayrılıkla biten temiz aşkını, mahcup bir genç kızı, bir Osmanlı kadınını, kendisine ancak gizli inciler yakışacak müeddep, yardımsever, bir eski zaman kadınını, tabiri caizse ortalama yurdum insanının hallerini... Ama mesele bu kadar basit değil, Ramazan Dikmen anlatırken perde arkasında gizli bir saat işler durur. Tik takları kulaklarımıza gelir belli belirsiz. Toplumun tüm ezberleri, klişeleri (ki Dikmen büyük  maharetle bu ezberleri  öyküsünün ritmini ayarlamak için de kullanır. Kahvedeki adamın, penceredeki mahalle kadınının hiç düşünmeden alışkanlıkla söyleyiverdiği sözleri kullanarak okurla metnin arasındaki bağı kuvvetlendirmeyi doğallıkla başarır.) zihinsel kaymalar, kültürel erozyonlar, unutulan değerlerimiz, yazarın iç acıtan tespitleri öykülerin arka planında döner durur. Bu saat, onun öyküsündeki ironinin de kaynağıdır aynı zamanda. “Sonrası” öyküsünü okurken şöyle bir not almışım: Dikmen öyküsünde ironi, öykünün atmosferine öyle sinmiştir ki, trajikomik durumlar karşınıza yıllardır görmediğiniz bir dostunuza rastlamışsınız gibi aniden çıkar. Yanından geçerken gözlerine bakar, onu şehrin yüzsüz diğer insanlarından biri sanır geçersiniz. Bir kaç adım daha atınca birden durur ve hatırlarsınız. O’dur. Geri dönersiniz. Tekrar bakarsınız. Bu öyküde mesela, anlatıcı naif bir dille sevdiği kızdan bahsederken söz halka halka yayılıp genişleyerek mahallenin diğer sakinlerine geliyor. Üslup korunarak, aynı naiflikte devam ediyor; “Zaten babası hafızmış. Anlattıydı bir kez. Çok güzel bir sesi varmış. O sala vermeye başladı mı mahallenin kadınları kendilerini tutamaz ağlarmış. Böyle anlattıydı. Dedesi de müftüymüş. Amma aydın, ileri fikirli bir müftüydü derdi. Şapka çıkınca ilk o giymiş. Boyunbağını bağlayıp kürsüye vaaza çıkarmış. O’na babası söktürmüş Kur’an’ı.”

O da ne! İşte tam burada durup geriye bakma ihtiyacı hissediyoruz. Şapka çıkınca ilk giyen, aydın, ileri fikirli müftü bir süre zihnimizi kurcalıyor. Yeniden düşünüyoruz. Ve bir sonraki karşılaşmaya kadar okumaya devam ediyoruz, artık daha fazla tetikteyiz.

“Afife Abla’nın İncileri” öyküsünde ise tam da yukarıda anlatmaya çalışıp beceremediğim “ezberleri” izah eden şöyle bir pasaj buldum mesela. Ben de bugünler için altını çizmişim: “Öldü. Ölmüş. Aramızdan ayrıldı. Sizlere ömür. Onu kaybettik. Acı kaybımız. Dilin alışkanlıkları karşısında rahatına düşmüş zihnin kanaatkâr suskunluğu.” Bu cümleyi okuduktan sonra yazmakta zorlanıyor haliyle insan. Ramazan Dikmen öykücülüğünün görselliği ağır basan yapısından, özellikle ilk kitabındaki öykülerde bir son değil, başka bir başlangıca gebe görünen finallerin, Osman Bayraktar’ın Yedi İklim’deki (Nisan 2011) yazısında tespit ettiği “kendi doğrusundan emin”, sağlam duruşlu karakterlerin bir özelliği olmasından, kısa cümlelerle ilerleyen öykülerinin zarafetinden de bahsedebiliriz belki ama bunlar daha uzun, düşünülerek, ince eleyip sık dokunarak yazılacak bir yazının konusu olmalı.

Son olarak Dikmen öyküsünün teknik yanlarını bir yana koyup en fazla dikkat çekilmesi/edilmesi gereken hususu söylemeliyiz: Ramazan Dikmen, sanat hayatı boyunca sanatçının kendi inançları doğrultusunda nasıl sanat eserleri üretebileceği, yazdıklarından sorumlu olacağının bilincinde olan bir öykücünün neyi yazıp daha da önemlisi neyi yazmayacağı konusunda kendinden sonrakilere örnek olmuştur. Allah rahmet etsin.

 

 

M. Fatih Kutan Dikmen’in öykülerine içlendi de söyletti

*Fotoğraflar Hece dergisinin Mayıs 1997 tarihli 5. sayısındaki Ramazan Dikmen dosyasından.

Güncelleme Tarihi: 24 Nisan 2011, 12:38
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ali A
Ali A - 2 yıl Önce

Allah rahmet eylesin Ramazan Dikmen'e. Eserleriyle uzun yıllar yaşasın.

N. mur
N. mur - 2 yıl Önce

..Bir gün akşam olur, bizde..."

banner8

banner19

banner20