Polisiye edebiyatının atası: Edgar Allan Poe

İlk dedektif öykü yazarı Edgar Allan Poe, gotik edebiyatının en önemli temsilcilerindendir. Ancak Poe, istediği üne ve beklediği saygıya asla yaşadığı dönemde ulaşamadı. Deniz Demirdağ yazdı.

Polisiye edebiyatının atası: Edgar Allan Poe

İlk dedektif öykü yazarı Edgar Allan Poe, gotik edebiyatının en önemli temsilcilerindendir. Hastalıklarla, yoksullukla, kayıplarla, sanrılarla geçen yaşamına rağmen hayatı boyunca üreten yazar, hem dünya edebiyatı hem de Batı kültürü üzerinde derin etkiler bırakan öyküler ve şiirler kaleme almıştır. Poe, öykülerinde insanın karanlık yanlarını, sıkışmışlığını, tuhaflığını, zaman zaman duyduğu çaresizliği işlemiştir.

Polisiye edebiyatının atası Edgar Allan Poe, 19 Ocak 1809’da Boston Massachusetts’de doğdu. Anne ve babası profesyonel oyuncu olan Poe, üç kardeşten ikincisi olarak dünyaya geldi. Evi terk eden babasının ardından 1810 yılında annesi vefat eden Poe’yu zengin bir tüccar olan John Allan ve eşi Frances evlat edindi. Edgar’ın Allan soyadını, bu tüccardan aldığı bilinmektedir. 1815 yılında yeni ailesiyle İngiltere’ye giden genç Edgar, Chelsea’de okula devam etti. 1820 yılında Richmond’a döndü ve Virginia Üniversitesi’nde Latince ve şiir üzerine eğitim almaya başladı. Poe’nin buradaki öğrenimini kötü alışkanlıkları yüzünden yarıda bırakması babası John Allan’la arasında büyük sorunlar yaşamasına sebep oldu. Onu gerçek bir anne gibi seven Frances Allan’ın da ölümüyle babayla oğul arasındaki çatışma iyice büyüdü ve Poe bir daha dönmemek üzere evi terk etti.

Kayıplarla geçen bir yaşam

Bu olay üzerine orduya katılmaya karar veren Poe, ilk şiir kitabı olan “Timurlenk ve Başka Şiirler”i bu yıllarda yayınladı. Kitap pek fazla ilgi görmedi ve bu sırada askeriyeye girme fikrinden de pişman olan Poe, ordudan kendini terhis ettirdi. 1845 yılında en ünlü şiiri “Kuzgun”u yayınlayan Poe, bir anda büyük bir üne kavuştu. “Kuzgun”, kurgu ve yazım teknikleriyle dikkat çeken, bir insanın deliliğe doğru yol alışını anlatan bir şiirdi. Bu şiirin ardından Poe, “Kuzgun” lakabıyla anılmaya başladı. Yazar, yaşamının onu daha da karamsarlığa itmesiyle bu karamsarlığı yansıtabileceği bir alan olan edebiyata iyiden iyiye yöneldi. Bu sırada yaşamındaki olumsuzluklar artarak devam etmekteydi.

Poe, 1936 yılında evlendiği eşini 1947 yılında kaybetti. O günden sonra onun için kendini kaybetmiş, yönsüz bir yaşam kaçınılmaz oldu. Çocukluğunda içine kapanık, gençliğinde hareketli ve son dönemlerinde kafayı sıyırmış biri olan Edgar Allan Poe, hakkında yazılıp çizilmesi gereken çok şey varken edebiyat tarihi için en büyük muallaklardan biri olmayı başarmıştır. Poe’nun bağımlılıklarından birisi de kedilerdir. Şiir yazarken siyam cinsi kedisinin omzunda veya başucunda olmasını bir ilham kaynağı ve işine odaklanma aracı olarak görür.

Yaşamını yazarak sürdürmeye çalışan Poe, dergi sektöründe kısa öykü, şiir ve eleştiriler yazarak para kazanmaya çalıştı. Richmond, Baltimore, Philadelphia, New York, İngiltere, İskoçya ve İrlanda’nın aralarında bulunduğu pek çok ülke ve kentte yaşadı. Polisiye, gizem, gotik, bilim kurgu gibi pek çok türde öykü ve şiirler yazan Poe, kendinden sonraki nesillere de örnek ve ilham kaynağı oldu. Poe’nin okuyucuda bıraktığı canlı etkinin en büyük nedeni, tarifi imkânsız hayal gücüne ve son derece keskin bir analiz yeteneğine sahip olmasıydı. Deli yaftalarına rağmen Poe, gotik edebiyata büyük katkılarda bulundu. Olaylara yaklaşım biçimini edebi diline yansıtmış, zaman zaman bilimkurguyla zaman zaman içine gizlediği ufak bir aşk hikâyesiyle Edgar Allan Poe, insan doğasının en karanlık taraflarını ortaya çıkarmayı başarmıştır.

Van Gogh edasıyla

Ancak Poe, istediği üne ve beklediği saygıya asla yaşadığı dönemde ulaşamadı. Bir Van Gogh edasıyla, döneminde asla anlaşılmayan adamlar listesinin üst sıralarında yerini almıştır. Bununla birlikte sürekli düşünceli kafa yapısını ve olaylara yaklaşım biçimini edebi diline yansıtmış, Amerikan edebiyatının aslında hiç boş olmadığını kanıtlamıştır. Genç yaşta kaybettiği karısının ardından, alkolik olan ve dengesiz bir hayat süren Poe, 1849 yılında sokakta üstü başı yırtık ve kendinden geçmiş bir halde bulunduktan dört gün sonra 40 yaşında ölür. Poe’nun mezarı Baltimore, Maryland’te Westminster Hall’de bulunuyor. Ölümü ile ilgili pek çok rivayet söz konusu. Dönemin gazeteleri ölümünü “Beyin tıkanıklığı” ya da “Beyin iltihabı” olarak duyursa da gerçek ölüm nedeni gizemini korumaya devam ediyor.

Kuyu ve Sarkaç

Edgar Allan Poe

“Kuyu ve Sarkaç” öyküsünde engizisyonun karar ve uygulamalarının kıskacındaki bir adamın aklı ile mantığı arasındaki korkunç mücadelesini okuruz. Hikâye, temelinde Orta Çağ Fransa’sının engizisyon mahkemelerini ve engizitörlerin işkencelerini konu alır. O dönemde engizisyona ait ne varsa Poe’nun dehşet verici hayal dünyası ve kelimelerle oynayıp insanın içine işleyebilme özelliği ile karşımıza çıkıyor. Yazarın bütün öykülerinde olduğu gibi bu kitabında da karamsar ve gizemli bir hava esmektedir. Edgar Allan Poe’nun kitaptaki öykülerinde kuyu, sarkaç, mumlar, adalet anlayışından yoksun yargıçlar ve bağıran insan imgeleri ön plana çıkar. Gotik edebiyatının öncüsü kabul edilen Poe, hikâyelerinde gotik sanatının ve mimarisinin öncü ülkesi olan Fransa’yı sıkça işler. “Kuyu ve Sarkaç” da aynı özellikleri haizdir.

Öykünün kahramanı engizisyon mahkemesinde yargılanıp hapsedilmiş, işkence ile yavaşça ölüme mahkûm edilmiş bir adamdır. Engizisyon mahkemeleri bilindiği üzere Orta Çağ insanlarının din adına kurdukları bir insan avı mahkemeleridir. Bu mahkemeler büyücülük, cadılık gibi din dışı işlerle uğraşan insanları yargılar ve çok şiddetli işkencelere tabi tutardı. Elbette koydukları kurallar kendilerince oldukça genişletilmişti. Nitekim büyücülük yapmıyor olsalar da farklı düşünen, zamanının ötesinde düşünen ve dinle çakışan fikirlere sahip insanlar da bu süreç boyunca yargılanmış, haksız işkence görmüş ve büyücü, cadı diye damgalanıp yakılarak ya da giyotin ile idam edilmişlerdir.

“Fenalaşmıştım -o korkunç şekilde süren acıyla- ölecek kadar fenalaşmıştım. En sonunda beni çözdüklerinde, oturmama izin verildiğinde, duyularımı kaybetmeye başladığımı fark ettim. O hüküm; ölümün o korkunç hükmü, kulaklarımın duyduğu son cümleydi. Sonrasında sorgulayan sesler bir düş âlemindeymiş gibi belirsiz bir uğultuya dönüştüler sanki. Değirmen çarkının sesine benzediklerinden belki de - sesler dönüp duruyordu. Bu kısa sürdü; çünkü artık hiçbir şey duymuyordum. Yine de bir süre görmeye devam ettim; ama nasıl korkunç bir mübalâğayla! Kara cüppeli yargıçların dudaklarını gördüm.”

Kızıl Ölümün Maskesi

Edgar Allan Poe

Öyküde Prens Prospero’nun, “Kızıl Ölüm” olarak bilinen bir salgından korunmak için kendini bir manastıra kapatması anlatılır. Kızıl ölüm hastalığının sardığı ülkede Prens Prospero ve maiyeti kendilerini yüksek duvarlarla çevrili, kale tipinde inşa edilmiş manastırlarına kilitler. Kızıl ölüm salgınından kaçmak için yüksek duvarlarla örülü, kapısı kilitli bir kale tam da biçilmiş kaftandır. Prens, kendisine eşlik eden birçok soyluyla birlikte, manastırın her biri farklı renkte döşenmiş yedi salonunda bir maskeli balo düzenler. Dışarıdaki insanların salgından helak olmasını umursamazlar. Aynı zamanda bu duvarlar yalıtma işlevini gerçekleştirerek Prens Prospero’nun kalesinde dış dünyadan ayrılmış yeni bir dünya kurmasına olanak tanır. Öykü boyunca kanın ve kırmızı rengin vurgulanması, iki zıt anlama gelecek bir sembol olarak garip bir paradoks yaratır. Bu sembolün ilk anlamı açık biçimde ölümdür. Öte yandan yaşam da aynı biçimde simgelenir.

“Kızıl ölüm, çoktandır ülkeyi kırıp geçiriyordu. Hiçbir salgın bu kadar ölümcül, bu kadar korkunç olmamıştı. Avatarı ve mührü kandı, kanın kızıllığı ve dehşetiydi. Keskin sancılar, ani baş dönmeleri ve sonra gözeneklerden boşanan kanla geliyordu ölüm. Kurbanının bedeninde, özellikle de yüzünde beliren kızıl lekeler, hastalığın onu diğer insanların yardım ve sevgisinden yoksun bırakan belirtileriydi. Hastalığa yakalanma, hastalığın ilerlemesi ve sonun gelmesi topu topu yarım saatlik bir işti. Ama Prens Prospero mutluydu, yürekliydi, akıllıydı. Ülkesindeki halkın yarısı hastalıktan yok olup gidince, saraydaki şövalyelerle leydiler arasından sağlığı ve neşesi yerinde olan bin kişi çağırttı huzuruna, onlarla birlikte kale gibi bir manastıra, uzaklara çekildi.”

Tüyler ürpertici abanoz saat

Prospero’nun kalesi, hastalığı dışarıda tutmaya yarayacak koruyucu bir mekân olmasına rağmen oldukça bunaltıcı bir binadır. Labirent benzeri tasarımı ile dar ve yüksek pencereleri, özellikle kara salonda ürkütücü bir hava oluşturur ve bundan kaynaklanan bunaltıcı etki sebebiyle konuklar bu salona girmek istemez. Bu salon, ölümü ve hatta cehennem tasvirlerini hatırlatır bir döşemeye sahiptir. Bununla da kalmaz, kara salonda her saat başı çalan büyük abanoz saat vardır. Bu saatin gonklarının öykü kişilerinde yarattığı tüyler ürpertici etkide okura sunulur. Prens ve maiyeti kendilerini salgından kaçtıkları bir şatoya kilitleseler de insan hayatın geçiciliğinden kaçmaları mümkün değildir.

Abanoz saat, bunu yüzlerine vurdukça, şatodakiler huzursuzluğa sürüklenmekte ve saatin çalması bitince hemen eski neşeli hallerine geri dönmektedir. Lüksün, şatafatın, dansın ve müziğin esrimesindeki maskeli baloda, abanoz saat on iki kez çaldıktan ve ona yakın olan salonları daha fazla etkileyerek tüm balodakileri diğerlerinden daha uzun süre düşüncelerin içine çektikten sonra eğlencenin doruk noktasına ulaşıldığında, gizemli biri ortaya çıkar ve tüm odaları dolaşmaya başlar. Kale, kapalı bir mekân olarak tasarlanmıştır, ancak yine de yabancı biri içeri girebilmiştir. Prospero bu yabancıyla yüzleştiği anda düşüp ölür.  Bu durum kaledeki tüm korumanın bir yanılsama olduğunu gösterir.

“Maskeli balodaki herkes yabancının kostüm ve davranışlarındaki zevksizliği ve münasebetsizliği derinden hissetti. Yabancı, bir deri bir kemikti ve uzun boyluydu, tepeden tırnağa kefene bürünmüştü.”

Altın Böcek

Edgar Allan Poe

“Altın Böcek”, 1843 yılında bir gazetenin açtığı yarışmada ödül kazanmış ve ilk kez Philadelphia’nın Doları Gazetesinde yayınlanmıştır. Yazar bu öyküsünde kriptografiye olan ilgisini de açığa vurmuştur. Hikâyedeki şifre basit ama çözümleme mantığı ile dikkati çekmiş, öykü kurgu hikâyesi ve maceraları ile büyük ilgi toplamıştır. Zengin bir aileden gelmekle beraber serveti olmayan bir adam olan William Legrand, Güney Carolina’nın uzak bir adasında hazine avcılığı yapmaktadır. William Legrand kötü şansı nedeniyle ailesinin servetini kaybettikten sonra bu adanın doğusunda kendisine bir kulübe inşa etmiş ve New Orleans’tan Sullivan Adası’na taşınmıştır. William Legrand çalılar ile kaplı bu adada hizmetçisi Sullivan ile gözlerden ırak bir şekilde yaşamaktadır.

William Legrand soğuk bir Ekim günü adanın diğer tarafındayken anlatıcı Legrand’ı ziyarete gelerek kulübesinde onu beklemeye başlar. Legrand kendini ziyarete gelen anlatıcıya adanın diğer tarafında yaşayan Tegmen G.’nin yanına gittiğinde üçgen tipli üç siyah noktalı altın renkli bir böceğin kendini soktuğunu söyler. Legrand, anlatıcıya kendisini sokan ilginç böceğin resmini çizer. Çizdiği böcek tamamen bir kafatasına benzemektedir ve antenleri de yoktur. Legrand, çizdiği resmin kafatası değil antenli bir böcek olduğu konusunda ısrar etmiş, çizdiği eskizi de çekmecesine kilitlemiştir. Anlatıcı böceğin zehirli olabileceğinden korkar ama Legrand buna aldırış etmez. Garip garip davranmaya başlar, uykusunda altınlardan söz etmektedir. Legrand, anlatıcının endişelerini gidermek ve bir keşif gezisine çıkmak için kendisine ve Jüpiter’e eşlik etmesini ister.

Gizemin çözülüşü

Böylece üç arkadaş ellerine tırpan, fener ve Tegmen G.’den aldıkları ölü böcekleri alarak uzak bir tepeye çıkarlar.  Tırpan ile otları temizlerler. Bir ağacın üzerinde sarkan bir kafatası vardır ve Legland, Jüpiter’e eline bir böcek alıp kafatasının sallandığı dala kadar çıkmasını ister. Legland hizmetçisine kafatasının sol gözünden böceği atmasını ister. Böceğin düştüğü yönden elli adım zıt yöne giderek toprağı kazmaya başlarlar. Çok geçmeden karşılarına, iki İspanyol’un iskeleti, bir İspanyol bıçağı ve altın paralar çıkmıştır.  Biraz daha kazdıktan sonra, altın ve mücevherlerle dolu tahta bir sandık ortaya çıkarmışlardır.  Define dolu sandığı Legland’ın kulübesine götürürler ve Legland bu defineye nasıl ulaştığını,  korsanların şifrelerini ve gizemlerini nasıl çözdüğünü ayrıntıları ile anlatır.

“Böceği diyorum. Parlak altın renginde, bir ceviz büyüklüğünde sırtının uç kısmına yakın iki simsiyah nokta var ve biri diğerinden daha büyük. Antenleri… Sana sürekli dediğim gibi Efendi Will, böylesini hiç görmedim, diye araya girdi, Jüpiter, Değişik bir böcek, içi dışı, her yeri çok sert, hayatımda hiç bu kadar ağır bir böcek görmedim. Muhtemelen öyledir, Jup dedi Legrand, durumun gerektirdiğinden daha fazla içtenlikle...”

Kara Kedi

Edgar Allan Poe

İlk olarak 1843 yılında yayımlanan “Kara Kedi” Edgar Allan Poe’nun en ünlü kısa hikâyelerinden biridir. “Kara Kedi”, anlatıcısının akıl sağlığının yerindeliğinden, yumuşak başlı, insancıl ve yufka yürekli oluşundan dem vurarak başlar ama daha sonra şeytani yanının ortaya çıkışı ile devam eder. Bu ortaya çıkışın tetikleyicisi ise bir kara kedidir. Öykünün en belirgin yanı öykünün anlatıcısının güvenilmezliğidir. Çünkü anlatıcı kendi akıl sağlığından şüphe etmekte ve bunu tekrar tekrar dile getirmektedir. Bir yandan da alkolün ve deliliğin pençesinde yavaş yavaş karanlığa kapılan ve korkunç eylemlere sürüklenen anlatıcı, suçunu gizlemekte ve yakalanmayacağını düşünmektedir.

Hikâyede anlatılanların gerçek mi, yoksa anlatıcının sanrıları mı olduğunu yorumlamak okuyucuya kalmıştır… Hikâyedeki kedi, belki de sadece anlatıcının vicdanını sembolize etmektedir. Alkol, delilik ve doğaüstü bir etken şüphesi ise hikâyenin asıl karakterleridir… Hayvanlara düşkünlüğü ile bilinir anlatıcı. Karısı ile birlikte, birçok hayvanı evlerinde beslerler. Pluto adlı bir kedisi de vardır, kapkara bir kedidir. Öyküde; eski Mısırlıların kedileri kutsal saymasının inancı ile Orta Çağ insanlarının şeytanın kılığına girmeyi en çok tercih ettiği hayvan olarak gören inancın çatışmasını anlatılır. Pluto ile anlatıcının arasında sıkı bir bağ vardır.

İnsan ruhunun karanlıkları

Yıllarca süren bu dostluk anlatıcının, kendi deyimiyle içki belasına kapılmasıyla son bulur. Anlatıcı içki bağımlılığı yüzünden onu hiç kimsenin tanıyamayacağı hâllere sürüklenir. Eski uysal ve iyi huylu halleri gider, yerine içine kapanık, tahammülsüz, sinirli biri gelir. Çok sevdiği karısına ve evcil hayvanlarına kötü davranmaya başlar. Bu konuda tek bir istinası vardır: Pluto. Fakat bu istisna da yavaş yavaş yok olmaya başlar ve anlatıcının yeni haline kedi de maruz kalmaya başlar.

“Hayvanı görmek bile istemiyordum. Ama Pluto’ya yaptıklarımı düşününce bayağı utanıyor, bu yüzden kediye kötü davranmaktan çekiniyordum. Bir süre hayvana vurmadım, ama zamanla ona karşı büyük bir kin duymaya ve ondan vebadan kaçar gibi kaçmaya başladım. Bu kinimin nedeni, kediyi eve getirdiğimin ertesi günü, tıpkı Pluto gibi bir gözünün oyuk olduğunu görmemdi. Gelgelelim bu durum, karımın kediye karşı daha acıyıcı, koruyucu davranmasına yol açtı. Çünkü daha önce söylediğim gibi, karımda acıma duygusu son derece aşırıydı. Kediye olan tiksintim arttıkça, hayvan tersine, bana daha çok sokuluyordu. Evde nereye gitsem adım adım arkamdan geliyor, oturduğum iskemlenin yanına uzanıyor ya da kucağıma çıkarak yaltaklanıp duruyordu. Ayağa kalkıp yürüsem ayaklarımın arasına dolanıyor ya da tırnaklarını pantolonuma geçirerek üstüme doğru tırmanmaya çalışıyordu.”

Poe’nin bu öyküsü pek çok tiyatro oyununa, filme uyarlanmıştır. Bugün bile kendini tekrar tekrar okutan, Amerikan edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Edgar Allan Poe’nin öykülerinin her biri, okumaya ve üstüne düşmeye değerdir.

Deniz Demirdağ,“Polisiye edebiyatının atası: Edgar Allan Poe”, Kitabın Ortası Dergisi, Ekim 2019.

Güncelleme Tarihi: 26 Temmuz 2020, 23:47
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26