banner17

Plaklarının ulu orta yerlerde dinlenmesinden rahatsızlık duyan bir deha: Tamburi Cemil Bey

“Musiki” Tamburi Cemil Bey’e kadar ulaşan kadim Doğu kültürü içerisinde sıradan bir sanat pratiği olmasının çok ötesinde, bütünüyle ontolojik anlamlara karşılık gelen büyük bir bilgidir. Selçuk Küpçük yazdı.

Plaklarının ulu orta yerlerde dinlenmesinden rahatsızlık duyan bir deha: Tamburi Cemil Bey

Kültür tarihimiz ile ilgili kıymeti tartışılmaz kitaplar yayınlayan Gökhan Akçura, gramofonun ülkemize nasıl girdiğini ve ardından müzik, eğlence başta olmak üzere İstanbul’un toplumsal hayatında ne tür değişimler yaşandığını anlatırken Tamburi Cemil Bey’den de bahseder (Gramofon Çağı, Om Yayınevi, İstanbul, 2002). Çünkü Cemil Bey 1900’lerin hemen başına denk düşen bu zaman diliminde plak kayıtlarına giren ilk sanatçılarımızdandır.

Ancak 3 yaşında babasını kaybetmiş, durgun ruhunu dünya yolculuğu içerisinde hep kenarda tutmuş, akıp giden hayat karşısında sessizliğin tahrik edici korunaklarına sığınmış, kalabalıklardan özenle kaçınmış, abartı ve şaşaaya, hatta artık ünü İstanbul sokaklarında dolaşmaya başladığı yıllarda bile mizaç olarak “şöhret” denen halin kenarına bile yaklaşmamış bir “uzak adam”dan bahsediyoruz. Ki zaman zaman mezarlıklarda yalnız başına dolaşmayı tercih ederek ruhunun acısına metafizik kanallar bulmaya çalışarak dünyanın kalbi üzerinde meydana getirdiği ağırlığı hafifletmeye yönelmiş melankolik bir deha. “Deha” meselesi önemli çünkü gerek vefatının ardından o günün süreli yayınlarına yansıyan değerlendirmeler ve gerek üslubuna şahit olan kişilerin hatıratlarından anlaşılacağı üzere tambur gibi icra sınırları belirli olduğuna inanılan bir enstrümanda inanılmaz çalış seriliği ve pozisyonlara ulaşması ve bu üstün beceriyi çok genç yaşlarda elde etmesi neticesinde zaten müzik çevrelerinde hatırı sayılır bir yere taşınıyor ismi.

Musiki sadece bir sanat pratiği değildir

Akçura’nın kitabına dönersek; ilk plak kayıtlarına girerek ses belleğimizin eşsiz eserlerini tarihe not düşüp, unutulmaktan kurtaran bu deha, vücudunun bir azası gibi taşıdığı enstrümanından ve hisli çalışından belki ki, yaralı ruhunun acısından büyük izler taşıyan bu kayıtların orada burada dinlenmesinden rahatsızlık duymaya başlıyor bir müddet sonra. Hatta “…hünerli parmaklarından ziyade, gizli ruh kıvrımlarının sırlarından taşan nağmelerinin böyle orta malı halinde sokaklara dökülmesinden üzülüyor, eza duyuyordu” (s.16) ifadesi üzerinden okuyoruz üstadın içinde bulunmuş olduğu durumu. Çünkü “musiki” Tamburi Cemil Beye kadar ulaşan kadim Doğu kültürü içerisinde sıradan bir sanat pratiği olmasının çok ötesinde, bütünüyle ontolojik anlamlara karşılık gelen büyük bir bilgi. Bu bilginin ağırlığını ruhunun hassas odalarında en mahrem duygularla saklayan üstadın, bahsettiğimiz  ontolojik ilgi kurulmadan ve bütünüyle araçsallaştırılarak bazı mekanlarda dinlenilmeye başlanmasından hoşnut olmaması çok tabii.  Ve plak şirketine gidip bir sonraki kayıt için hesabına yatırılan telifi (100 Napolyon altını) -ki ekonomik anlamda çok ihtiyacı olduğu halde- alamayacağını, artık çalmayacağını belirterek parayı geri iade ediyor. Plak firmasının (Orfeon) gayrimüslim sahipleri iade karşısından hayretler içerisinde kalıyorlar.

Böylesi yüksek ahlak anlayışına sahip, müziği salt meta üzerinden alınıp-satılan bir araca indirgeyen anlayışın uzağında algı ile konumlanmış, çoğu vakit kendilerine musiki meşk etmek için gelen talebelerinden para dahi almayan, almayı utanç vesilesi biçiminde telakki eden üstatlardan ona devreden bu üstün karakter vasıfları ile Tamburi Cemil Bey’in yine de anlaşılamadığını, dönemi açısından kıymetinin bütünüyle değerlendirilemediğinden söz etmek mümkün.

Yaşamak ağrısı

Balkan Harbi’nden yeni çıkmış, Birinci Dünya Savaşı’nın yokluk, sıkıntı ve moral yoksunluğunu kara bir bulut gibi üzerinde gezdiren ülkesinin adeta bütün ruhi yaralarını zayıf omuzlarında gezdiren Cemil Bey, askere gitmek için başvurduğu vakit sağlık kontrolünde “ince hastalık” sahibi olduğunu öğreniyor. Verem yani. Hassas, kırılgan, yaşamak ağrısının duygu dünyasında meydana getirdiği kanamalara açık mizaçların yakalandığı ve o yıllar için ölümcül neticelerle nihayet bulan bir hastalık. Üstadın içli, naif, hassas, suskun, kenarda, insanlardan ve kalabalıklardan uzakta kalmayı tercih eden münzevi yaşayışının ve hayatı böyle değerlendirişinin tıp dünyasında sembolik karşılığının verem olması da çok anlamlı geliyor bana.

Bu bahsettiğimiz özellikleri yanı sıra ileri derecede Fransızca bildiğini ve hatta bir romanı Türkçeye tercüme etmeye başladığını bilmek ona duyduğumuz hayranlığı daha da artırıyor (İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Hoş Sadâ, s.125). Mevlevi Dergahı’na gidip gelen, halk türkülerine karşı döneminin ötesinde ilgi duyan ve derlemeler yapan, bu derlemeler için, duyduğu ezgi bir satıcının dilinde dahi olsa sokak aralarında onu takip edip ezgi kendisini nereye götürürse oralara kadar yürüyen bir deha.

Netice itibariyle Türkiye’de ilk plak kayıtlarına girerek ses evrenimizin mevcut birikimini tarihe hüzünlü parmakları ile not düşen, Batılı anlamda enstrümanına “virtüöz” derecesinde hakim olan, tambur dediğimiz ve Türk kültürünün ürettiği yerli bir sazı modern zamanlara taşırken onun icra kabiliyetini genişletip, kendisinden sonra gelecek zamanlara büyük kapılar aralayan, Batı müziğini bilip, Doğu müziği ile kıyas yapabilecek teorik donanımı külliyatından barındıran Cemil Bey, üzerine son yıllarda gittikçe artan ilginin varlığı hepimizi mutlu etmeli. Hakkında yayınlanan kitaplar, müzik CD’leri ve sempozyumlar gösteriyor ki, üstadı hem geç keşfediyoruz hem de önemi hususunda söylenecek daha çok söz, bıraktıkları üzerine daha çok kazı yapmak gerekiyor.

Bin yıllık müzikal maya

Bütün bu müzikal ve kişisel önemine rağmen Cemil Bey’in 43 yaşında vefatının da tıpkı yaşadığı “uzak” hayatı gibi 20-30 kişinin katıldığı, o yılların mevcut hükümetinden kimsenin bulunmadığı yalnız bir cenazeyle, ait olduğu göksel sese ulaştığını öğrenmek ise bize ancak hüzün bırakır (Hoş Sadâ, s.121). Bu hüzün, mezarının nerede olduğunu bilemeyip, çok yakın bir tarihte, 1995 yılında ancak mezar taşını keşfeden ülkemizin yaşadığı büyük kültürel kopukluğu fark edince daha da artar.

Tıpkı kendisinin müzik geleneğimize yaptığı tarihsel müdahale gibi, şiir birikimimize de benzer dokunuşuyla ardından gelen kuşaklara bir külliyat bırakan Yahya Kemal’in Cemil Bey’i anlattığı şiirinde

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu

demesi gibi üstat, kendisine kadar ulaşan bin yıllık müzikal mayayı gerek saz eserleri besteleyerek ses derinliğimize geniş nüfuz alanı katıp, gerek plaklar vasıtası ile kayıt altına alarak ve gerek ruhunun hassas aynalarından yansıyan hüzünlü fotoğraflarla modern zamanlara taşıyarak büyük bir görevi yerine getirmiştir.

Selçuk Küpçük

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 16:50
YORUM EKLE
banner8

banner20