Örnek bir davetçinin ardından

Davut Gürgen… Soyadı gibi gür ve soy bir ağaç. Kökleri sağlam, dalları gür. Yaprakları enginlerde. Davut Gürgen… İlim sevdalısı, dava delisi, gönül ehli bir insan… Mustafa Gülali yazdı.

Örnek bir davetçinin ardından

Ey insanlar!

Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız!

Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak neyse olur,

Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar,

Analarının ve babalarının yerini tutar.

Sonra hepsi mahvolur gider.

Vukuatın ardı arkası kesilmez,

Hepsi birbirini takip eder.

Dikkat edin, söylediklerime kulak verin!

Gökten haber, yerde ibret alınacak şeyler var!

Yer­yü­zü se­ril­miş bir dö­şek, gök­yü­zü yük­sek bir ta­van.

Yıldızlar yürür, denizler durur.

Gelen kalmaz, giden gelmez.

Aca­ba var­dık­la­rı yer­den memnun ol­duk­la­rı için mi ora­da ka­lı­yor­lar,

Yok­sa alı­ko­nu­lup da uy­ku­ya mı da­lı­yor­lar?

(…)

Ölüm bir ırmaktır,

Girecek yeri çok ama çıkacak yeri hiç yoktur!

Küçük büyük herkes göçüp gidiyor,

Kat’i bildim ki herkese olan bana da ola­caktır.

Bu mısralar, asırlar öncesinden, henüz âlemlere rahmet Muhammed aleyhisselam nübüvvetle müşerref olmamışken muvahhit şair Kuss bin Saide’nin, Efendimizin de aralarında bulunduğu kalabalık bir topluluğa hitaben Ukaz Panayırı’nda, deve üstünde irat ettiği manzum hutbeden.

Ölüm bir ırmak… Öyle bir ırmak ki mebde ve mead çizgisinde adeta ezelden ebede kesintisiz akıp giden bir seylabe. Yolcusu her daim var bu ırmağın, heybesi her daim dolu. Kâh durgun kâh coşkun. Ama her zaman muhkem ve müstakar. Biteviye, muttasıl akıp gidiyor kıvrım kıvrım. Giderken girmedik bir hane, uğramadık bir memleket, selam vermedik bir varlık bırakmıyor. Önüne kattığı her şeyi alıp götürüyor ötelere, namütenahi ve müteal âleme…

“Her nefis, ölümü tadacaktır.”

Tattı da…

***

11 Ağustos 2019 Pazar. Kurban Bayramı’nın birinci günü. Ölüm ırmağı bir can daha aldı sessiz sedasız… Davetsiz, merasimsiz, nümayişsiz…

Ümmet bir yitiğini daha kaybetti o gün; bir değerini, bir evladını, bir Davut’unu... Neyi kaybettiğini idrak bile edemeden.

Davut Gürgen… Soyadı gibi gür ve soy bir ağaç. Kökleri sağlam, dalları gür. Yaprakları enginlerde.

Davut Gürgen… İlim sevdalısı, dava delisi, gönül ehli bir insan…

Varlıkları varsıllığı, yoklukları yoksulluğu simgeleyen bazı insanlar vardır hayatta. Geç bulunurlar, tez kaybedilirler. Varken fark edilmezler de yokken bıraktıkları kocaman boşluk bir yere sığdırılamaz, rahne rahne oyuklar ne yapılsa doldurulamaz. Anlatmak istersiniz onları anlatamazsınız; susmak istersiniz susamaz. O vakit cam kırıkları gibi olur kelimeler, ağzınıza dolanırlar… Sussanız acıtırlar, konuşsanız kanatırlar. Boğazlar düğümlenir, gözler nemlenir, yüreklerse yangın yeri…

Müstesna insandırlar bunlar. Varlıklarında kıymetleri bilinmeyen, yokluklarında yürekleri dağlayan, hasretlerinde burunları sızlatan müstesna insanlar…

Davut Hoca… Güzel insan… Samimi dost…

O, şöhretin şehvetli podyumlarında, ekranların makyajlı ortamlarında boy gösteren tekebbür makulesi lafazan cehl-i mürekkep hoca/aydın tiplemelerinden olmadı hiçbir zaman. Allah yolunu seçti. Mütevazı ve vakur davrandı. Teoriye değil pratiğe, söze değil öze, kâle değil hâle önem verdi. Gittiği her yerde, bulunduğu her ortamda kendi benini biz şuuruyla inşa etmenin, kendi kozasını ilmik ilmik örmenin soylu mücadelesini veriyordu sessiz sedasız.

Hoca, baharda tomurcuklarını patlatıp renk renk çiçekler açan, baştan sona yeşilliklere bürünen ağaçlar gibi kendi bahçesini güzelleştirmenin ceht ve gayreti içindeydi. Güzün yaprak döken kadid ağaçların hışırtısı yoktu onda. Az şey yapıp ortalığı velveleye veren mutantan alkışsevicilerden ve iltifat dilenicilerden olmadı; takdire şayan şeyler yapıp onları denize atan, balık bilmezse Halık bilir tevekkülünde hasbi ve harbi yaşayan muazzezlerden oldu. Makam, mevki, mansıp beklentisi yoktu kimseden; ahiret beklentisi, Firdevs umudu vardı sol yanında besleyip büyüttüğü. Kalbini, kalpleri evirip çeviren Rabbe raptederek.

Umulur ki umduğuna nail olur.

Amansız bir hastalığa yakalanmıştı hoca. Kanserdi. Günbegün eridi bedeni, günbegün ilerledi hastalığı. Önceleri yatmamak için direndiyse de olmadı, takati yetmedi, yatağa mahkûm oldu. Yemeden içmeden kesildi, bir yudum uykuya hasret kaldı. Ama ümidini hiç kaybetmedi. Dört yıl sabırla, şükürle, zikirle katlandı acılara. Yüreğinde acı, yüzünde tebessüm hiç eksik olmadı. Mümin ve mütevekkil...

Hayatını İslâm’a adamıştı

Sağken de sekerat anındayken de hastayken de sağlıklıyken de hep zikrediyordu Rabbini. Hayatını İslâm’a adamış, varlığını insanlığın hizmetine vakfetmiş vakıf insandı o. İslâm’dan bahsedince zayıf bedeni mehabetli bir yapıya dönüşüyor, esmer siması adeta sıcacık bir nuraniyete gark oluyordu.

Bir ayet okuması vardı, bir “Muhammed aleyhisselam” deyişi vardı; serapa iman ve ihlastı, zerreden kürreye samimiyetti, tepeden tırnağa aşktı, sevdaydı, muhabbetti. Ne büyük bir teslimiyetti ondaki, ne büyük bir sevdaydı. Etkilenmemek gerçekten mümkün değildi.

Durup dinlenmeden hep Kur’an diyordu merhum, sünnet diyordu, ümmet diyordu, ilim diyordu. Uzaktan yakından kendisini ziyarete gelen dostları, akrabaları “Hocam, ne olur biraz daha oturun da şöyle ağız tadıyla birkaç kelam sohbet edelim.” dediklerinde hürmetle özür beyan ederek “Ümmetin çocukları bizi bekliyor dostlar, onlara Allah’ın dinini kim anlatacak?” deyip müsaade istiyordu. Kimse de kırılmıyordu onun bu yaptıklarına, gönül koymuyordu. Zira samimiyetinden kimsenin kuşkusu yoktu. Niyeti kalp kırmak değil, kalpler kazanmak, inkılaplar gerçekleştirmekti.

“Dava delisi Kerimler”, davet sevdalısı Davutlara inkılap etmişti sanki. Sahi, Asımlar başka daha nasıl olabilirdi? Tahalar kimdi, diriliş erleri, diriliş erenleri kimlerdi?

Kimi insanlar bizatihi varlıklarıyla dahi şifadırlar çevreye, zamana, mekâna. İnsanı iyi hissettirirler kendine, ağırlık etmezler kimseye. Yükte hafif, pahada ağırdırlar. Esenlik bildirisi sunup serinletirler, rahatlatıp dinlendirirler insanı her dem. Hoca da Allah’ı ve Resulünü hatırlatıyordu sürekli. Konuşsa da sussa da böyleydi, lisan-ı hâli hep bunu terennüm ediyordu.

Herkes onun iyi bir mümin, iyi bir dost olduğuna şahitti. İstanbul ve Bursa’da cenazesine gelen yüzlerce seveni, talebesi, eşi, dostu, akrabası buna şahitlik etmişti. Yürekten ve yüksekten bir sesle kendisini iyi bildiklerini, varsa haklarını helal ettiklerini dua makamında arz etmişlerdi Âlemlerin Rabbine.

Hasta yatağında, ölüm döşeğindeyken bile sayıklar bir hâlde “Namaz vakti geldi mi? Abdest alayım mı?” diyordu elini kolunu suya tutarmış gibi yaparak.

Erzurumluydu Davut Hoca ama daha çok da Kilisli. Merhum babası Şevket Hoca, uzun seneler önce Musabeyli ve Kilis’te imamlık yapmış, herkesin takdir ve teveccühünü kazanmış önemli bir ilim ve irşat ehliydi. Sevilir, sayılır, ismi bir efsane gibi dolaşırdı dillerde. Babasının yolundan gidiyordu kendisi de. İlk gençlik yılları oralarda geçmişti. Baba ocağında tomurcuklanan ilim aşkı kadim Şam-ı Şerif’te filiz vermiş, sonraki yıllarda dallar meyveye durmuş, daha sonraları ise Türkiye’nin farklı bölgelerinde başlayan imam-hatiplik yolculuğu İstanbul Sancaktepe’de, meftunu olduğu sahabelerden birinin ismini taşıyan camide, Hz. Ömer Camii’nde son bulmuştu. Cami de cemaat de talebeler de öksüz kalmıştı.

Onunkisi bir nevi gurbet hayatıydı. Doğduğu yerde değil de doyduğu yerde göç etmeyi tercih etmişti Rabbine. Bu doyum maddi bir doyum değil, ilim, irfan, dava ve davet gibi maneviydi. Değil mi ki herkes tercihinin sonucuydu. Değil mi ki insana sadece niyetinin ve çalıştığının karşılığı vardı. Davut Hoca da tercihine göre yaşadı, tercihine göre vefat etti ve niyeti neyse ona kavuştu.

Gençlere mektep olan şirin bir ev

İlk, 1990’larda, liseli yıllarımın erken dönemlerinde ruberu görüşüp mülaki olmuştum kendisiyle. Askerden yeni dönmüştü. Kilis’in manevi iklimine ruh üfleyen bereketli, şirin ve o zamanlar için gençlere mektep vazifesi gören bir sohbet evinin alt katında, etrafında kümelenmiş üç beş kişiye, kâh gülerek kâh kızarak ama çoğu zaman da şen şakrak, ajandasına karaladığı askerlik hatıralarını anlatıyordu tiz sesiyle. Yüreğinde bir şeylerin kaynadığını fark etmemek için ya kör olmak gerekirdi ya da sağır. Konuşmasının sonlarında söylemişti: “Bunları kitaplaştırmak istiyorum inşallah.” Söylerken gözleri parlıyordu.

Kitaplaştırdı mı bilmeyiz, ama biz, kuru çöl sıcağının öğleye doğru iyiden iyiye bastırdığı saatlerde o etkileyici hatıralarla serinlemiş, aklımız yettiğince de dersler çıkarmıştık kendimize. Mesela namaz vurgusu yaptığını hatırlıyorum o vakitlerde. Hiç aksatmadığını ve bunun için de Rabbine çokça hamd ettiğini.

Sonra Kilis’teki meşhur bir kitapevinde, ayaküstü tartışmasını hatırlıyorum hocanın. Orası da tıpkı Ayşecik Parkı’nın arkasındaki “mektep ev” gibi, öğrencisinden öğretmenine, küçüğünden büyüğüne herkesin uğrak yeriydi. Dolup taşar, bir kalp gibi sürekli kan pompalardı küçük şirin şehre. Ödünç kitaplar alınır, ilmî, fikrî tartışmalar yapılır ve sıcak sohbetler edilirdi fiziken küçük, manen büyük o mekânda. Hocanın; kitaplar için mi tartışmak için mi geldiği kestirilemeyen bir adamın olur olmaz sataşmasına, Müslümanlara sert ve ağır eleştiriler yöneltmesine daha fazla dayanamayıp yüksek perdeden çıkıştığını, eleştirilere ayet ve hadislerle cevaplar verdiğini ve fıkhi izahlar getirdiğini hatırlıyorum bugünkü gibi. Sesi duvarlarda yankılanıyordu. O an, yüksek tavanlı o kitapevinde derin bir sessizlik kaplamıştı her yeri. Kimler vardı? Çok kimse yoktu sanki. Güneşin yavaş yavaş öğleye devrildiği saatlerdi, dükkân tenha ve sakindi. Aklımda kaldığı kadarıyla kitapevi sorumlusu, kendisi ve o adam. Ve bir de ben. Diyecek bir şey bulamayan adam lafı eveleyip gevelemiş, bir süre sonra da hışımla çekip gitmişti.

Davut Hoca, candandı ve muhabbet ehliydi. Dilinde espri, yüzünde tebessüm eksik olmazdı. Hastalığını öğrendiğimiz zamanlarda Kilisli dostları olarak -ki hatırlayabildiğim kadarıyla İstanbul’dan Dr. Öğretim Üyesi Süleyman Kablan, iki mahdumu ve ağabeyi Nusret Kablan, Halil Özdemir, Mehmet Erol Ağırdil, Kastamonu’dan Feyyaz Çalışkan, Karasu’dan Murat Bayram Özçil ve Çetin Turhan- öğle suları buluşup kendisini ziyarete gitmiştik geçtiğimiz yıllarda.

Mevsim kıştı ve hava soğuktu. Önce camisinde görüşmüş, sonra evine geçmiştik. Bizleri kapıda karşılaşmıştı tatlı tebessümlerle. Ne çok sevinmiş, ne çok mutlu olmuştu bizleri görünce! Memnuniyetini solgun yüzüne konan tebessümden, gözlerinden yansıyan parıltıdan anlamak mümkündü. “Ben Kilisli dostlarımı sahiden çok seviyorum. Yanımda çok özel yerleri var hepsinin. Allah sizlerden razı olsun kardeşler!” demişti. İzzet ve ikramdan sonra laf lafı açmış, ülke gerçeklerinden, siyasetten, seçimlerden, oydan, terör örgütlerinden ümmetten, hâl-i pürmelalimizden bahsetmiştik uzun uzun. Mevzu açılınca bir de M. Beşir Eryarsoy Hocaları sormuş, ne yapıp ettiklerini öğrenmek istemişti.

Gayemiz hastalığını konuşmak değildi fakat konu ister istemez oraya geliyordu. Süleyman Hoca mevzuyu değiştirmek gayesiyle işi ne kadar latifeye vurduysa olmadı. Mevzu dönüp dolaşıp hastalığına geldi. “Çok acılarım var.” demişti söz arasında, çok acılarım... “Tarifi de katlanılması da hakikaten zor.”

Fakat bunları söylerken hep hamd makamındaydı hoca. Mutfakta ikram hazırlığıyla meşgul olan hanımını işmar ederek sarf ettiği şu cümleleri çok dikkat çekiciydi: “Ben bu mübareğe üzülüyorum, acılarım arttığında bazen tahammülü güç biri olabiliyorum, acaba kırıcı mı oluyorum diye kaygılanıyorum.”

Diller hamuş, gönüller pare pare

Muzdariptik, acıyı yudumlar gibiydik. Ne var ki biz de aciz biz de fakir biz de çaresizdik. Sadece yutkunduk. Sadece sustuk… Diller hamuş, gönüller pare pare…

Birkaç saat sonra veda vakti gelmişti. Tek tek kucaklaşmış, toplu fotoğraflar çektirmiştik. Kapıdan çıkarken “Ailece de beklerim!” demişti kendine has şivesiyle. “Ne zaman isterseniz buyurun, ama bir gün öncesinden haberim olsun.” Baba dostumuzdu ailesi, çok eskiye dayanan bir hukuk ve muhabbet vardı ailelerimiz arasında. Muhabbetimizin bir kalın damarı da buradan geliyordu. “İnşallah hocam, seve seve… Müsait bir günde ailece de geliriz. Neden olmasın?” Ne yazık ki olmadı, ne yazık ki görüşemedik!.. Neden olmadı? İstanbul’un azizliği. Ne zaman ne mekân ne trafik ne de işler müsaade etti. Sahiden sebep bu muydu? Sahiden bu, sebep miydi? İşin doğrusu çok da inandırıcı gelmiyor insana bunlar. Belki de birer bahaneydi hepsi de.  Belki de sadece kendi ihmalkârlığımızdı. Kim bilir?

Sesi, tınısı, aroması farklıydı hocanın, meselelere bakışı da öyle. Konuşması, hâli, tavrı özgündü. Dilde tat, zihinde iz bırakan bir özelliği vardı. Tepeden tırnağa maneviyat doluydu.

Tevhid ve itikat üzerinde hassasiyetle duruyordu. Bu alanları zedelemedikçe birtakım fıkhi, içtihadi ihtilafları büyütmemek, en azından anlayışla karşılamak gerektiğini söylüyordu. Hoca, realiteleri hesaba katmadan, hayatın gerçeklerini göz önüne almadan hayali ve afaki bir düşünce heyulası inşa eden ilim ve düşünce adamlarından değildi. Sabiteleri naslardı, bunlardan taviz vermezdi, ayaklarını naslara çivilemişçesine mücadele ederdi “öteki” diye tesmiye ettiği güruhla. Ötekisi kimdi? Kuran-ı Azimüşşan’ın ötekisi kimse oydu, asla Müslümanlar değildi. Kısır iç çekişmelerle ömür tüketmek yerine, esaslı konularla iştigal edip kalıcı eserler vücuda getirmenin gayretindeydi: İlim, ilim, ilim…  Öğrenmek ve öğretmek. Ve tabii ki öğrendiklerini yaşamak ve yaşatmak. Talebe yetiştirmek. Her yönüyle iyi yetişmiş, yetenekli, hedefine odaklanmış, donanımlı talebelerle toplumsal değişim ve dönüşümlerin daha mümkün olabileceğine kaniydi. Mahalleden, çevreden tanışıp rahle-i tedrisinden geçirdiği talebeleri ilgi ve istidatlarına göre çeşitli bölümlere yönlendiriyor, akademik hayatlarında da en yüksek seviyelere yükselebilmeleri için onları sürekli teşvik ediyordu.

Kitaplar, makaleler yazıyordu hoca. Kuran ve Sünnete Göre Müminlerin Özellikleri ve Delilleriyle Ehl-i Sünnet Akaidi adlı eserleri ile Arapça sarf ve nahiv kitapları, çocuklar ve gençler için yazdığı eğitici kitaplar bunlardan sadece birkaçıydı. Ziyaret esnasında bizlere Kuran ve Sünnete Göre Müminlerin Özellikleri kitabını hediye etmişti tevazu elbisesine bürünerek.

Amcası İlyas Gürgen Hoca, aralarında geçen şu mükâlemeyi vaaz kürsüsünde anlatmıştı camide, ağlamaklı ve titrek bir ses tonuyla:

  • Amca, namazımı senin kıldırmanı istiyorum, olur mu?
  • Evladım, Davut Hoca, dur hele, acelen ne böyle, iyileşeceksin sen Allah’ın izniyle. Belki de sen benimkini kıldıracaksın. Kim bilir?

“Kim bilir?” değil, Allah bilir. Bildi de. Kader bu! Yazıldı, çizildi, hüküm verildi. Namazı kıldıran amca oldu, namazı kılınan yeğen. Ne büyük bir bahtiyarlık! Amca da hocaydı, yeğen de. Baba da, kardeşler de. Gürgen ailesi neredeyse hepsi de ehl-i ilimdi, hacıydı, hocaydı, hafız-ı kelamdı.

Hep Firdevs istiyordu

Cenazesi önce öğleyin Sancaktepe’de Hz. Ömer Camii’nde kılındı, sonra da ikindi namazında Bursa Şirinevler Mücahitler Camii’nde. İstanbul’da amcası İlyas Hoca kıldırdı namazını, Bursa’da Almanya’dan gelen kardeşi Harun Hoca.

Harun Hoca, cenazede birkaç kelam ederken şu hatırayı paylaştı gözyaşları içinde:

Babam merhum Şevket Gürgen Hoca vefatından kısa bir süre önce demişti ki:

  • Oğlum, Allah’a hamdolsun, görüyorum ki sizler beni ilminizle, hizmetlerinizle geçtiniz. Ne mutlu bana!
  • Estağfirullah baba, o nasıl söz, bizim yaptıklarımız da ortada, seninkiler de. Sana yetişebilmek ne mümkün?

Harun Hoca bunu aktardıktan sonra merhum ağabeyi Davut Hoca’nın cenazesini işaret ederek:

  • Kardeşlerim, dostlarım! İşte belki de geçmişse bu geçmiştir. Onun yirmi kadar eseri, yüzlerce talebesi, sayısız hayır hasenatı var. Ömrünü davaya, davete, İslâm’a adadı. Biz onun gibi olamadık. Vallahi o bu konuda bizden çok öndeydi.

Cenaze evine, kabristana giderken sokakta koluna girip birlikte yürüdük Harun Hoca’yla. Nusret ağabey de yanımızdaydı. O kısa yürüyüşte demişti ki:

  • Hep Firdevs istiyordu mübarek, hep Firdevs, hep Firdevs… Başka da bir şey istemiyordu.

Duamız, Davut Hoca’mızın sevdikleriyle haşrolması ve yegâne isteği Firdevs’e kavuşmasıdır.

Cenaze arabasında iken, yürümeye mecali kalmamış muhterem valideleri biricik yavrusunu ebediyete uğurlarken dünya gözüyle son bir kez daha görmek istedi ciğerparesini. Doya doya öpmek, koklamak, sarılmak… Ne var ki öpmek nasip oldu ancak. Tabutun üstü açılıp yüzü gösterildi validesine. Yaralı yürek, kemal-i hürmetle eğilip öptü nurlu alnından.

***

Merhum, hayattayken dizleri dibinde yetiştiği kıymetli babasının, ölürken de dizleri dibine, ayakucuna uzanıverdi. Hayat ve ölüm nasıl da tamamlıyordu birbirini…

Kadere bakın ki “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” hadis-i şerifi sanki daha bu dünyadayken tahakkuk etmişti.

Rabbim onu da bizi de Firdevs’e nail olanlardan, rıza-i ilahiye, Cemalullah’a kavuşanlardan eylesin.

Geride kalanlara, acılı cefakâr validesine, kardeşlerine ve hassaten dert ortağı, hayat arkadaşı emektar ve vefakâr zevcesine ve de ruhunu teslim edinceye kadar hizmetlerini görmekten bir an olsun geri durmayan kayınbiraderi İsa Gürgen’e, dostlarına, talebelerine sonsuz teşekkürler, sonsuz sabr-ı cemiller…

Ruhu şad olsun!

Ten fanidir can ölmez çün gitdi geri gelmez

Ölür ise ten ölür canlar ölesi değil

Mustafa Gülali

Yayın Tarihi: 11 Eylül 2019 Çarşamba 13:00 Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2019, 10:20
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Aydın Çay
Aydın Çay - 2 yıl Önce

Muhterem kardeşim çok güzel yazmışsınız. Mekanı cennet olsun inşAllah.Davut hocamızın Maltepedeyken mahallemizde gençlerin yetişmesinde çok büyük katkıları oldu. Biz onun Allah yolunda hizmetlerine şahidiz. Allah rahmet eylesin

Mevlüt Havranli
Mevlüt Havranli - 2 yıl Önce

Allah rahmet eylesin

banner26