Ordular saklı şairin ardında çocuklardan

Gökhan Akçiçek, hikâyelerinde ve şiirlerinde acıdan, yoksulluktan, sıkıntılardan demet demet çiçekler büyütüyor. Böylece çocuklar hayatın tam ortasından başlıyorlar derslere. Mustafa Everdi yazdı..

Ordular saklı şairin ardında çocuklardan

Ordu’nun Bülbül Deresi kıyısında bir evin ilk çocuğu; babasını erken kaybedince kardeşlerine ağabeylik, babalık yaptı. Yetmedi bütün çocukların abisi oldu; şair/yazar abisi! Yazar- şair Gökhan Akçiçek… Kitapları büyükler için. Çocuk edebiyatı ile başladı ama çocuksu değil; çocukluk acılarından derleme bütün şiirleri. Hepimizin çocukluğu doğanın, mahrumiyetlerin koynunda bir var olma mücadelesi. Gökhan Akçiçek’de destan. Türkiye’de, Ortadoğu’da veya Filistin’de…

"Şairin ana yurdu çocukluğudur" diyeni haklı çıkaran bir şair Gökhan Akçiçek. Şiirleri "Ordu’nun içinden akan Bülbülderesi” kıyısında geçen bir çocukluğun anılarının buğusunu, buharını, denizin tuzlu nemini ve gözyaşların sağaltıcı iklimini taşır. İşte o toprakların içinde yeşerdi, oradan gün yüzüne çıktı.

Çocukluğunda "acı" ile çok yüzleşmedi. Hepimiz gibi, bitmesi gereken okul, büyütülmesi gereken kardeşler, elbise, ekmek, okul harçlığı bulma gaileleri vardı. Son yirmi yılda dünyamız, bütün acıları nerdeyse kutsadı. Çocuklar aleyhine gelişen bu tablodan etkilenmemesi mümkün değildi şairin. O acıların, şiire dönüşmesinin şairidir; çocuk kalbinde rüzgâra, yaprağa ve umuda dönüşen bir duyarlılıkla. İçindeki acıların şiirle hafifleyeceğine inandı ve şiirsel bir çiçek sunma telaşına kapıldı. Neredeyse çelenge dönüşecek bu kadar kitapla.

Biz Filistinli çocuklar

Güneşi bayrağımıza çizeceğiz”

Bu çiçekleri

Torbasında şiirler, öyküler

Akşam, üzerine yatıyor kelimelerin; sabaha kırışıklıkları düzelmiş bir şekilde üstüne sinen yaşama sevincini sırtlayıp okullara yöneliyor. Her gün bir başka okulda kitaplarını okuyor, imzalıyor, öğrenci sorularını cevaplıyor. Bugün okullarda yarın gönüllerde, zihinlerde ve bilinçlerde. Olacak bu gidişle. Artık emekli… Önce görev olarak okullardaydı; şimdi şiir, öykü, dost ve sevgi olarak, yaptığı ziyaretlerle. Eğitimin mürekkebi bulaşan insanlar emekli olamaz. Koltuğunda kitaplar bütün okulları geziyor. Torbasında şiirler, öyküler.

Okudukları ders kitaplarındaki bir yazarla yüz yüze karşılaşmaları için öğrencilerin ayağına gidiyor, gönüllerine girme umudu taşıyarak ve müfredata. Çocuk bilincinde -suların da gece uykuya yatıp yatmadığını merak eden bir hayretle- rüyaların içinden, masalların içinden, bilinmez dönemlere ait acıların/sevinçlerin içinden, arkaik dönemlere ait sislerin içinden çıkıp gelen bir yazar. Ders kitaplarında adını görüp Kaf dağının ardında ikamet eden, “YAZAR okulumuzda bugün”.

Tek başına müfredatı verecek çocuklara sanki

Okullarda kitap imzalama, şiir ve öykü okuma günleri düzenliyor. Şefkatin kanatlarında yolculukları, sevginin teknelerinde ve içinde okul çocukları hep birlikte kelebekler peşinde. Milli Eğitim'in, okulların, arayıp da bulamadığı sınıflarına gelmiş; hep birlikte şiir nasıl yazılır, şair olmak nasıl bir duygu paylaşıp çocukların zihnine şair olma, yazar olma hayalleri ekiyor. Hasadı yıllar sonra; ama çocuk bilincine mısralar, yazılar şimdiden düşüyor bir damla gibi. Sabah kırağısı gibi, belli belirsiz bir idrak içinde… Elle dokunulmayan, testlere ve sınavlara sığmayan bir bilinçle.

Her gece el ayak çekilince dağarcığındaki kelimeleri bölüyor, topluyor, büyütüyor, saksılardan toprağa, doğanın ve sevdanın sıcak koynuna ekleyip diziyor satırlara. Şair olmak böyle bir şey değil mi? Kim ipliyor kelimeleri. Hiç kimse veya okullarda sıraları dolduran her çocuk, her kimse… Biri var işte bir ilçenin, bir kasabanın okulunda ders kitaplarının arasında daha yüksek, daha aşkın bir kelime arayan çocuğun gelişmeye aday zihninde. Dağarcığına ekleyecekleri kelimeleri Gökhan Akçiçek’in kitaplarından seçiyorlar.

Kelime kendini aşmış, büyümüş, zenginlemiş, derunileşmiş ve bambaşka dünyalar kuruyor. “Üzerimizden uçan kuşun, gün kararmadan yuvasına varmasını isteyen” bir şair çocuklara neler vermez ki? Bu umutla okuyorlar kitaplarını ve haftaya gelmesini şair-yazar Gökhan Akçiçek’in; merak, özlem ve iştiyakla. Bütün okullar bir sevgi halesine dönüşmek için nöbette. Tek başına müfredatı verecek çocuklara sanki. Sadece çocuklara mı? Şiiri büyükler için. Büyümüş de küçülmüş bir eda ile bakmadığı gibi çocuklara; büyüklere masallar anlatmıyor. Şiirin içinden, kelimelerin içinden, yüreğindeki dünyaların içinden bir rüya getiriyor.

Oysa şairdir küçüklere ve büyüklere

Gökhan Akçiçek, 1961 yılında Ordu'da doğdu. Aslen Alucra’nın Karaağaç Mahallesi’nden… Ozan Arif’in memleketinden… Yazı ve şiirleriyle birçok dergide göründü. Dergâh, Hece, Türk Edebiyatı, Mühür bunlardan birkaçı… Memuriyetten emekli ama şairlikten değil. Zaten “Bulutlar Örtmese Güneşi” ile 1992 Yılı Milli Eğitim Bakanlığı Çocuk Kitapları Şiir Ödülü’nü aldı. Bu kitabın Milli Eğitim Bakanlığı’nca yayımlanmasıyla da Türkiye Yazarlar Birliği’nin 1995 Yılı Çocuk Edebiyatı Ödülü’nü. Şiirleri ders kitaplarına seçildi. Halen Millî Eğitim Bakanlığı Eğitim ve Kültür Yayınları Yayın Danışma Kurulu üyesi.

Ulusal ve uluslar arası birçok etkinliğe katıldı yazar ve şair olarak… İlk kitap kaderdir denir ya, MEB Çocuk kitapları Şiir Ödülü ve ardından TYB Çocuk Edebiyatı Ödülünü alınca herkes şiirlerinin çocuklarla sınırlı olduğuna dair bir algıya kapıldı. Oysa şairdir küçüklere ve büyüklere. Küçüklere yazdığı şiirler bile içimizdeki çocukları besleyen bir safiyet taşır olgunluk çağlarımızda. Has şiire dair cevher onu sürekli genç/şair ve âşık kılıyor. Bu nedenle kelimelerin ardına Ferhat gibi düşer. Bizlerin Mecnun’u anlamak için çöle gitmemiz gerekmediğini hatırlatır. Şiirleri gece, kum ve denize hayat veren ırmaklar gibidir. Bu nedenle en çok rüzgâr eser şiirlerinde. Med cezir vakitlerinde. Karadeniz’in kıyılarında.

Derelerin, çağlayanların hikâyesini en güzel Gökhan Akçiçek anlatabilir

Dijital bir çağda, ellerindeki küçücük telefonların, tabletlerin sunduğu dünyanın sanal gerçekliğinde oyalanan çocuklara, derelerin, çağlayanların, incir ağacı altında çoğalan kurbağaların hikâyesini en güzel Gökhan Akçiçek anlatabilir. Bir çocuğun dünyasında doğanın resmini çizmez, rüyasını aşılar, gerçeğini, güzelliğini. Siğiller elimizde biz onu incirin sütleri ile tedavi ederiz şairin kitaplarında. Ama bir çocuğun cinsiyeti ne olursa olsun: Bir kere "gerçek" sevgi olarak gösterilen istismar edici sevginin nesnesi olduysa, yaşam karşısındaki tutumu temel bir bozulmaya uğrar. Kendine acı veren annenin haksız olduğunu değil, kendi varlığının "hatalı" olduğunu yaşar. Böylece yanlış sevgiyi haklı çıkartmak, yaşam içeriği haline gelebilir çocukta. İnsanlara baskı yapan ve acı veren, onların iyiliğini istiyordur. İstismar eden, kandırarak yöneten, baskı uygulayan bir annenin toplumda iyi anne olarak savunulması bunun çok somut bir göstergesidir. Bu anlayış eğitime yön verir, öğretmenlere, yöntem ve programlara.

Bizim toplumumuzda, çocuklarımıza aşırı korumacı davrandığımız, bunu sevgi adına yaptığımız açıktır. Bütün kararları anneler veriyor, hayatının en küçük anına bile müdahale ediyor ebeveynler. Ne isterse anında veriyorlar ellerine. Hiçbir emek sarfetmeden almaya alıştılar. Bu nedenle çocuk en küçük bir olayda kilitlenip kalıyor, tepki bile gösteremez halde. Elbette çocuk annesini suçlamayacak, ebeveynleri, eğitim sistemini, kendi varlığını hatalı bulacaktır.

Gökhan Akçiçek, hikâyelerinde ve şiirlerinde acıdan, yoksulluktan, sıkıntılardan demet demet çiçekler büyütüyor. Böylece çocuklar kurmaca bir hayatın didaktik şiirleri ile değil, hayatın tam ortasından başlıyorlar derslere. Bu nedenle şiirlerinin ana temasını "çocuk acıları" oluşturuyor. Bunda yaşadıklarının da etkisi var elbette ama çocuk edebiyatı gerçek işlevine kavuşuyor böylece Gökhan Akçiçek’de. Anlatılacak bir hikâye, okunacak bir şiir haline dönüşünce. Ziya Osman Saba’dan bu yana şiirimizde, Kemalettin Tuğcu'dan bu yana öykülerimizde ihmal edilmiş bir duyarlılık, yani bir merhamet eksikliği vardı. Kendi masallarıyla, hayat gerçeğiyle, özünden kahramanlarla büyümeyen bir nesil yetiştiriyoruz. Ve bu çağ bir yangın yeri. Savaşlar, hastalıklar, ölümler... Bunların hiçbiri bu çağda olduğu kadar yağmadı çocukların üstüne.

Buna karşı yol gösteren yazdıkları ile Gökhan Akçiçek elbette.

Beni en yakın

Yağmurda bırakın

Ama

Ellerimi ceplerimden

Çıkarmamı istemeyin sakın.

Çünkü tırnakları derin kesilen

Bir çocuğum ben

Avuçlarımı yağmura

Tutamam bu yüzden.”

Anadolu’nun bütün renkleri, tatları, kokuları, sevinçleri, acıları, umutları ve hayalleri şiirine sinmiştir. Sevgi, sevinç ve biraz da hüzün dolu çocukluğunun masmavi günlerinden kopup gelen şiirler bunlar. Şiirleri rüzgârın ardına düşüyor. Çocuk edebiyatı yerli duyuşlarla içeriden bir sese kavuşuyor, milli bir boyaya… Bu nedenle sadece çocuk edebiyatı alanında vermiyor eserlerini. Çocuk edebiyatının poetikasını, anlamını ve bağlamını da barındırıyor içinde. Çocuklar bu kitaplarla itiş kakış, şen şakrak, üzgün ve acılarla yüzleşip dünyayı yeniden inşa ediyorlar. Kendi acılarımızdan ve sevinçlerimizden oluşan tuğlalarla… Sanki Horasan harcı gizli bir formülle, saklı bir şifre ile Gökhan Akçiçek’in eserlerine sinmiş. Bir sanatçının bundan daha büyük ödülü ne olabilir ki?

 

Mustafa Everdi yazdı

Yayın Tarihi: 18 Kasım 2014 Salı 17:17 Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2015, 12:21
YORUM EKLE

banner19

banner36