banner17

Onu ziyaret ederdim, yok şimdi!

19. yüzyıl insanı güzel arkadaşımız Tarık Ablak yakında kaybettiğimiz Ziya Nur Aksun'u anlatıyor.

Onu ziyaret ederdim, yok şimdi!

Ramazan'ın son günlerinde eski Marmaratörlerden Reşat Şen’i aramış, görüşmek istediğimi söylemiştim. Reşat Abi üzgün olduğunu ihsas eden bir sesle, “Tarıkcığım, acımız büyük, Ziya Abi’yi kaybettik” dedi. İnanamamıştım. “Ziya Abi, Ziya Nur Aksun mu?” dedim. Başka bir Ziya olmasını ne kadar isterdim anlatamam. “Evet, Allah rahmet eylesin” dedi. Ölüm haberi ne kadar soğuk, ne kadar acı, ne kadar akılda kalıcı değil mi? Hele de vefat eden kişi cihanın yetiştirdiği nadir isimlerden biri olursa… Evet, ne yazık ki bilge tarihçi Ziya Nur Aksun ebediyete intikal etmişti. Hakkında bildiklerim, dinlediklerim, gördüklerim, ziyaretlerim… Hepsi bir film şeridi gibi gözümün önünden akıp gitti.

Ziya Nur Aksun ve Tarık Ablak
(+)

Mevlânâ diyarından

29 Mayıs 1930 yılında Konya’da dünyaya gelen Ziya Nur Bey, üniversiteye kadarki tahsilini Konya’da tamamlamış ve 1955 yılında Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştu. Daima okur, okuduklarını hafızasında tutardı. Birçok kütüphanedeki belli başlı eserleri tamamıyla gözden geçirip okuduğunu kız kardeşinden öğreniyoruz. Osmanlı tarihi hakkındaki engin bilgisinin yanında Avrupa düşünce ve siyaseti hakkında da derin malumat sahibiydi Ziya Nur Bey.

O kahvehanedeki sohbet halkasında olmak isterdim

Marmara Kahvesi’ndeki sohbetleri adeta efsaneleşmiş Ziya Nur’un. Muzaffer Özak Efendi’nin tasavvufî konularda, Nuri Karahöyüklü’nün felsefede otorite sayıldığı Marmara Kıraathanesi’nde tarih hususunda Mükrimin Halil İnanç ve Ziya Nur Aksun otorite kabul edilirmiş. Mükrimin Halil’in vefatıyla Ziya Nur Bey kahvenin tek tarih üstadı olarak kalmış. Gençler, yaşlılar, profesörler merakla, heyecanla dinlermiş onu. Hele Dündar Taşer ile kafa kafaya verip konuşmaya daldılar mı, sohbete doyum olmazmış.  Unutulan medeniyet gün yüzüne çıkar, kadim kültürümüzün altın ışıklarıyla aydınlanırmış Marmara Kahvesi. Bu sohbetler zaman zaman da Ziya Nur Bey’in matbaasında yapılırmış.

Genç ama felç

1976 yılında, 46 yaşında sağ tarafına inen felç neticesinde konuşma ve yazma kabiliyetini büyük ölçüde kaybeden Ziya Nur’un sohbet ve ilmî faaliyetleri bu acı hadise ile kesilmiş. Ne yazık ki kader daha fazla konuşup yazmasına mani olmuş sanki. Sol elini kısmen kullanabilen ve resim çizmeye de merakın ötesinde tutkusu olan Ziya Nur, bunun sayesinde uzun yıllar resim yapmış, geride yüzlerce tablo bırakmış.

Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, Ötüken Neşriyat
(+)

En doğru ve güvenilir Osmanlı Tarihi

Pek az eser verebilmişti felçten ötürü fakat her biri birbirinden değerli eserler bunlar. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin İslam Tarihi (kendisi de notlarla genişletmişti bu eseri) kitabı, Dündar Taşer’in Büyük Türkiyesi, Siyasî ve Sosyal Açıdan Mezhepler-Tarikatler, Gayri Resmî Tarihimiz/ Osmanlı Padişahları isimlerini taşıyan üç eserinin yanı sıra asıl şaheseri altı ciltlik Osmanlı Tarihi idi Ziya Nur’un.

Bu Osmanlı Tarihi’nin en doğru ve güvenilir tarih kitabı olduğunu Üstad Kadir Mısıroğlu’ndan defalarca işitmiştim. Özellikle tarih konusunda çok müşkülpesent olan Kadir Mısıroğlu’nun bir tarih kitabına toptan “güvenilir” demesi beni o zamanlar şaşırtmıştı. Ziya Bey’i tanıdıkça Kadir Mısıroğlu’nun bu tespitinde de haklı olduğunu daha iyi anladım. Bunu Ziya Bey’e de söylemiştim, yine her zamanki gibi sadece gülmüştü. Yalnız Üstad Kadir Mısıroğlu bu kitabın bilgi ve değerlendirmelerini tamamen doğru buluyor, sadece iki noktayı tenkit ediyordu. Birincisi, eski vesikaları sadeleştirmeden koyması, ikincisi çok az kaynak göstermesi. Bunu da söylediğimde Belma Hanım konuşamayan abisi adına cevap verdi: “Evlatçığım, abim o kitabı okuyamadı ki. Müsveddelerini yazdı, bitirdi; hemen felç geçirdi. Bir kere bile okumak nasip olmadı. Yoksa daha neler neler yapacak, hem o metinleri sadeleştirecek, hem de dipnot koyacaktı. Bir de kitabın başına Osmanlı kültür, medeniyet ve idare sistemi hakkında bir cilt ekleyecekti.”

Daha kırk altı yaşında, bir kere bile okuyamadığı kitabı bu kadar kaliteli. Düşünüyorum da, ya okusa ne olacaktı. Yetmiş yaşına kadar çalışmalarını sürdürüp de yazdığı bir tarih nasıl bir eser olurdu.

Ziya Nur Aksun ve Tarık Ablak
(+)

İlk ziyaretimde yaptığı bir tabloyu hediye etmişlerdi

İlk defa Üstad Kadir Mısıroğlu’ndan sitayişle işittiğim, sonra Mehmed Niyazi’nin Dahiler ve Deliler romanında okuduğum, hatta diğer roman kahramanlarıyla beraber dinlediğim bu çelebiyle, yaşayan en büyük Marmaratörle tanışmalıydım. Ama nasıl, ne şekilde mümkün olacaktı ki?

Nihayet, uzun uğraşlar neticesinde kardeşi Belma Aksun Hanımefendi’nin telefon numarasına ulaşabildim. Telefonda selam ve arz-ı hürmetten sonra tanışmak istediğimi söyledim. “Tabii, hayhay. Ben bir bakayım, size haber veririm” dedi. Böylece aradan iki ay geçtikten sonra, Kurban bayramının üçüncü günü aradığımda, “Evlatçığım, buyur gel; bekliyorum” dedi. Ağabeyinin imzalı kitabına göre 10 Aralık 2008 tarihindeydi. Heyecanla verdiği adrese, Akatlar’a gittim.

Kapıyı olanca neşesiyle Belma Hanım açtı. Beni içeri buyur etti. Gösterdiği odaya girdiğimde bilge tarihçi, bahçeye bakan pencerenin önündeki koltukta oturuyor, sessizce dışarıyı seyrediyordu. Elini öpmek istedim, gülümsedi, müsaade etmedi. Oturdum. O gün benden başka bir misafiri daha vardı, Türk Edebiyatı Vakfı müdürü Cemal Aydın. Uzunca bir süre gündemden, Arap âleminden bahsedildi, ben dinledim. Ziya Nur Aksun maalesef hiç konuşamıyor, sadece gülüyor, başını sallıyordu. Gayet neşeliydi. Bazen bir şeyler söylese de hiçbir şey anlaşılmıyordu. Biraz sonra Cemal Bey gitti. Biz Belma Hanım ile sohbete devam ettik. Mahut mesele açıldığı zaman bir şey söyledi. Anlamamıştım. Meğerse hep aynı şeyi söylermiş. Muhtemelen söyleyebildiği tek şey de buydu. Tanıyanlar ne olduğunu bilirler.

Kahvelerimizi içtikten sonra Ziya Bey kitaplarından birkaçını benim için imzaladı. Bir de, Ziya Bey’in yaptığı tablolardan bir tanesini hediye ettiler. Evet, hediyelerin en kıymetlisi, Ziya Bey’in suluboya bir sebil tablosu. Bu ziyaretin ebedî yadigarı… İlk ziyaretim böyle gerçekleşti.

Ziya Nur Aksun, Dündar Taşer ve Büyük Türkiyesi, Ötüken NeşriyatSon ziyaret

Bu ziyaretimden sonra irtibatı koparmamış, birkaç kere telefon açmıştım. Tam bir sene sonra, 2009’un Kurban bayramında ikinci ve son ziyaretimi yaptım.

Bermutad vardığımda kapıyı Belma Hanım açtı. Buyur etti. Bu sefer girdiğimde salon boştu. Oturdum. Salonun duvarları boydan boya tablolarla doluydu. Sebil, Osmanlı çelebisi, dervişler, mevlevihane, Sultan Abdulhamid, nehir, eski Osmanlı şehri, natürmortlar… hatırlayabildiğim tablolardan yalnız birkaçı. “Abim istirahat ediyor, birazdan getiririm” dedi. Bu arada biz sohbete daldık. Kitaplar, televizyonun zararları ve o günlerde gündemde olan katsayı meselesi… Bir buçuk saat kadar sonra içeri geçti. Biraz sonra da kapıda Ziya Nur Bey göründü. Bir elinde metal bastonu, diğer kolunda kardeşi. Ağır adımlarla yürüyüp sandalyesine oturdu. Yine gülüyordu. Elini yine öptürmedi. Her zaman olduğu gibi sol eliyle sağ bileğini tutuyor, sanki bıraksa düşecek gibiydi.

Belma Hanım ile ağabeyi üzerine konuştuk. Hatıralarını anlatıyordu. Ona döndüğümüz zaman yine gülüyor, bazen omuzlarını kaldırarak sanki gözleriyle, “Ben bilmem, konuşamıyorum da. Siz keyfinize bakın” diyordu. Ne tatlı bir gülümseme ya Rab, ne muhabbet dolu bakış. Belma Hanım ile gençlik üzerine, tarih şuuru üzerine sohbetimiz devam etti, çaylar içildi. Zaman zaman da duyduğum tarihî olayları anlatıyordum. Şaşkındım, üzgündüm. Karşımda Türkiye’nin en büyük tarihçisi oturuyordu ve ben ona tarih anlatıyordum, o da sadece gülüyordu. Konuşabilse söyleyecek milyonla sözü, yazabilse yüzlerce cildi dolduracak bilgisi vardı. Fakat ne yazık ki o susuyordu, ben konuşuyordum. Mevzu Osmanlıca’dan açıldığında Belma Hanım, ağabeyinin kitabını getirdi ve okumaya başladı. Ziya Bey susuyor, kitabı konuşuyordu. Ona döndüğümüzde ise yine sadece gülümseyebiliyor ve omuzlarını kaldırıp, elini hafifçe açarak, “bilmem, yaa öyle miymiş” der gibiydi. Sohbet bu minval üzere uzayıp gitti.

Ayrılma vakti gelmişti. Her bayramın ikinci günü beklediklerini söyledi Belma Hanım. Ben de yeniden görüşmek ümidiyle ayrıldım.  Nereden bilebilirdim ki kader bu görüşmeye müsaade etmeyecek, Ziya Nur Aksun Beyefendiyi aramızdan alıp götürecek.

 

M. Tarık Ablak tarihle hemhal olmuş bir tarihçiyi anlattı

Güncelleme Tarihi: 18 Eylül 2010, 21:45
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20