Öncü bir Müslüman Türk kadını: Sâmiha Ayverdi

"Böylece attığı her adımı, Peygamber Efendimiz’in sünnete uygun şekilde atmıştır. Aslında bu, Türk’ün Talas Savaşı’yla inancının yön değiştirip töresini de içine alan Müslümanlığı’nın var olma şeklidir." Elçin Ödemiş yazdı.

Öncü bir Müslüman Türk kadını: Sâmiha Ayverdi

Ülkemizde, bu dünya ile işi olmayan ama iş bitmemiş olanlara yoldaşlık edenler, rehber olanlar, mürebbiyeler hiç eksik olmamıştır. Âbide şahsiyetler, ulu zatlar, Allah dostları, Yesrip müridleri, kimi zaman murad olanlar, âşıklar denir onlara. Bir milletin töresini; ahlâk, edep ve gelenekle yoğurup şekil verenlerdir. Her devir aynıdır, her devir var olurlar. Sadece isimleri ile fani bedenleri değişir, tohumlarının nefesleri aynı yerden beslenir. Kökleri aynı yere bağlı gül ağaçlarıdır. “Kimsin” diye sorana cevap verirler: “Bu dünyada işi bitenim.” Varıyla yoğuyla Allah’a göç etmişlerdir. Sırtından bu dünya yükünü atmış, Allah’tan gayri dünyası olmayanlardır.

İnsanı avlayan, avcıdırlar. Ellerinde aşk oku insan avına çıkmış, hedefini şaşırmayan kemankeşlerin cinsiyeti yoktur. Kadın kılığında da, erkek kılığında da dünyaya teşrif etmişlerdir. Hz. Fatma’nın Hz. Rabia’nın izinden giden, devletli hatunlar vardır iklimimizde. “Kimlerdir?” sualine cevap çoktur. Öncelikle irfanla yoğrulmuş ninelerimiz, annelerimizi sayarız. Bu çağda irfan sofralarından beslenmiş, Türk kadınlarını bulmak en zorlu sınavlardan birisidir. Var olanlar ise örtüler içinde gözden ırak tutulmakta, nefeslerini duymak için dağları delmek gerekir. 20.yy’da yaşamış, Müslüman Türk kadınının öncüsü, dertlere derman olmuş bir isim vardır. Sâmiha Ayverdi. O, fikir dünyamız, irfan coğrafyamız için mühim bir şahsiyettir.

Kimdir? Neden bizim için önemli bir isimdir. Fikir dünyamızı nasıl etkilemiştir? Suallerinin cevabı, onun hayatı anlayışında ve amellerinde gizlidir. O yazdıklarıyla mesajlarını ileten bir mütefekkir olmanın yanında, yazdıklarını yaşayan, aktaran bir öncüdür. Sadece kadınlara rehberlik yapan bir zat değil, Türk ve Müslüman âlemine rehber olan isimlerdendir. Vatan Ana ve Bozkurt Ana, Alperen Ana dememizin sebebi şudur: Hayatını; yaratılış nedenimizin peşinden koşmayı bırakmadan ve Muhammedî ahlâk çizgiden ayırmadan, idame etmesinde yatar. Romanlar, hatıralar ve diğer eserler bizlere bir çeşit yol gösterse de bir yanımız eksik kalır. Çünkü bir olay karşısında nasıl davranmamız gerektiğini bize ancak büyüklerin davranışı gösterir.

Evet, Sâmiha Ayverdi bütün yazılarında nereden beslendiğini, nereden ilham aldığını, bize aktarır. Nasıl bir dünya hayal ettiğini, bize gösterir. Büyük Türk İslâm medeniyetinin yeniden dirileceğine inanan, onun için gayret eden biridir. Onu besleyen, büyüten ana kaynak, elbette tevhid inancıdır. Onun görüşüne göre; tevhid, peygambersiz, mezhepsiz olmadığı gibi tasavvuftan da gayrı değildir. Aksine ehlisünnet; tasavvufu ana eksene almış bir inançtır. Türk’ün tasavvuf anlayışı, Horasan erenlerinin tohumunu attığı, Mâturîdî Hazretleri’nin Türk’e inşa ettiği yoldan giden, bir ilkeler bütünlüğüdür. Onun çizgisi, Ahmet Yesevî, Yûnus Emre, Mevlâna, İbn Arabî Hazretleri’nden ayrılmayan bir silsilenin devamıdır. Sâmiha Ayverdi’nin yazılarında, hepsinin izine ve nefesine rastlamak mümkündür. Ona bu yolu açan ve gösteren kimdir?

Mülakatlar kitabında diş hekimi ve felsefe muallimi Şefik Özbay tarafından yöneltilen böyle bir soruya, “Bu cihanda kendi kendine yetişebilecek kimse olmadığı için elbette beni de bir üstat terbiye etmiştir. Terbiyede şart olan, o üstâdın taallümü elinde fâni olabilmektir.” Ona bu yolu açan ve terbiye eden 20 yy. Müslümanlığı’na örnek bir şahıs, bir büyük velî Kenan Rıfai Hazretleri’dir. Hemen belirtmek gerekir ki bütün hayatı boyunca, mürşidi, efendisi olacak, bu büyük veliden tek bir salise bile ayrılmamış, onunla hemhâl olmuştur. Taptuk Emre’de ballar balını bulan Yûnus Emre gibidir. Kenan Rıfaî Hazretleri’nde ballar balını bulmuştur.

Onun hayata bakışı, mürşidinin bakışıdır, yazan kalemi onun nefesidir. Ayverdi elinden tutulup huzura gelmeden önce de evde annesi ve büyükannesi tarafından Türk töresi ile yetiştirilmiş, babasının selâmlık sohbetlerinde fikir ve sanat dünyamıza ait birçok isimle tanışma fırsatı bulmuştur. Manevî gıdayla beslenmiş bir annenin ak sütünü içmiş, kulağına doğar doğmaz Allah ve peygamber aşkı aşılanmıştır. O Budapeşte’de medfun olan Gül Baba’nın torunlarından biridir. Böyle bir kahraman dervişin torunu olmakla öğünmemiştir, öğünmesini söyleyenlere ise abes bir teklif olduğunu söylemiş ve ders niteliğinde şu cevabı vermiştir.

“Onun ferâgatli ve haysiyetli fedakârlığından kendimize pay istemeye ne hakkımız olur ki?” (Ebabil Kuşları sf.251)

Sâmiha anne dünyalık malların varislerinin olmasına karşılık, iman ve manevî zenginliğinin ise kat’î şekilde varislerinin olamayacağını bizlere söylemektedir. O Gül Baba’nın torunu olmayı; mazinin bir ikramı görmüş, ceddinin yolunda, ona benzemeyi kendisine şiar edinmiştir. Bu dünyadan göçüp gittiğimizde, tarih sayfalarına ceddi ile öğünüp, mirasını yiyen torunlar olarak değil, kahramanlıklarını ve fedakârlıklarını gölgede bırakacak, pazara çıkarılacak mallar gibi satışa çıkarılmayan, çıkarsız gayret sâhibi torunlar olmamız gerektiğini, bizlere sıkı sıkı öğütler. Onun bakış açısını, İslâm’ın ilkelerinden ayrı tutulamayacağını, hayatının her adımını bu ilkeler doğrultusunda attığını, nasihatleri kanıtlamaktadır. Böylelikle kendi ile ilgili bu küçük bilgi ışığında, rahatlıkla diyebiliriz ki Kur’anı Kerim’de yer alan:

Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm Suresi 40.ayet) düsturunu iyi anlamış, manasını çözmüş, kendine hâl etmiş ve yanında bulunan evlâtlarına aktarabilmiştir. Onun, bu hakîkatleri görmesini sağlayan kişi, elbette mürşidinden başkası değildir. Kenan Rıfaî Hazretleri’nin dizinin dibinden ayrılmayan, sâdık bir evladıdır, yaptığı her eylemin neticesinin mürşidine varacağının idrâkiyle, hata ve yanlış yapmaktan imtina etmiştir. Kendini okudukça, içinde var olan hakîkatin efendisinden ayrı olmadığını görür. Efendisindeki hakikatin de Peygamber Efendimiz’den ayrı olmadığına şâhid olur. Evliyalullah’ın her nefesinin Muhammedî Nur olduğunu, Habîbullah’ın temsilcileri olduğu kabulümüzdür.

Böylece attığı her adımı, Peygamber Efendimiz’in sünnete uygun şekilde atmıştır. Aslında bu, Türk’ün Talas Savaşı’yla inancının yön değiştirip töresini de içine alan Müslümanlığı’nın var olma şeklidir. Türklük, peygambersiz, sünnetsiz bir dünya hayal etmez. Türk’ün ruhuna aşk, Peygamber’e duyduğu muhabbetle gelmiş ve gönül tahtına oturmuştur. Devlet kurmaktan, misafir ağırlamaya, sa’natına, mimarisine, hayatın her alanına da bunu yansıtmıştır. Sâmiha Ayverdi, bayrağının içine inancını remz edecek, onu sırlayacak kadar edep sâhibi olmayı başarmış, bir milletin ferdidir. O, ferdlik vazîfesini en ince ayrıntısına kadar yerine getiren, büyüklerdendir. Bireylikten insanlığa geçişi yapanlardandır. Onun Peygamber ahlâkını hayatında nasıl hâl ettiğini, yakın çevresinde olan yetiştirdiği, “evlâtlarım” dediği, insanların hatıralarında bulmak mevcuttur. Bunlardan bir iki hatırayı paylaşmak daha açıklayıcı olacaktır.

Emine Yüksel Bağlı(Emekli bürokrat, Türkkad Genel Başkanı) hanımefendinin, “Sâmiha Ayverdi ilk karşılaşmanız nasıldı?” sualine cevap olarak bizlere aktardığı hatırası bir nebze bize ışık tutacaktır.

Türkiye’nin sayılı mimarlarından, Ekrem Ayverdi’nin talebelerinden olan abisi, İ.Aydın Yüksel’i ziyaret için İstanbul’a gider. Henüz 14, 15 yaşlarında olan Emine Hanım abisinin küçücük evinde otururken, pencerenin çalındığı duyar. Perdeyi hafif aralayıp baktığında Sâmiha Ayverdi’yi görür.  Ona hoşgeldine gelmiştir. Emine Hanım, “kapıyı açıp içeri aldığımda heyecanım, hayranlığım bambaşkaydı. Kendimi o kadar değerli bulmuştum ki küçük bir kıza hiç üşenmemiş, boş vermemiş ve hoş geldin ziyâreti yapmıştı,” diye aktarmaktadır.  İşte o, kendisinden otuz altı yaş küçük birisine kıymet vermiş ve Türk’ün misafirlik, komşuluk töresini yaşa bakmadan herkese uygulamıştır. Böylece bir kemankeş okunu çekmiş ve onu tam on ikiden, gönülden vurmuştur. Bu hatıra aklımıza, Peygamber Efendimiz’in çocuklara olan davranışlarını getirmiyor mu? Çocuklarla şakalaşan, sohbet eden, gülümseyen, selâm veren, o görklü Peygamber’i örnek aldığını göstermiyor mu? Türk’ün töresinin ana kaynağını işaret etmiyor mu? Beş yaşındaki Zeyd’in çok sevdiği kuşu Umeyr’in ölümü üzerine, taziyeye gitmesinin izlerini, bu davranışta görmüyor muyuz? “Biz nasıl davranmalıyız?” sualine verilen en güzel cevap bu olsa gerek. Onun izinde gidiyorum demek için, onu hâl etmek gerekir. İşte Sâmiha Ayverdi’nin yaptığı tam olarak bu değil midir?  Ramazan ayında çocuklarla birlikte kıldığı akşam namazları, çocuk iftarlarıyla da yaptığı tam olarak budur.

Talebelerinden olan İnci Palsay’a, eşinin eğitimi için Fransa’da bulunduğu bir vakit ziyaretine gitmiştir. Talebesi İnci Hanımın yaşadığı ev tek göz odalı, apartmandaki diğer sakinlerle ortak tuvalet kullanımlıdır. “Ev demeye şahit gerekir” denilen mekânda, çocuklarıyla yaşayan evladını gördüğünde, derhal kendisine bu halde bir kalacak yer ister. “Neden böyle bir ev istiyorsunuz?” diye sorduklarında “Evladım bu hâldeyken benim böyle bir odada kalmam doğru değildir.” der. Bu hatıra da bize kadınların en ulusu, peygamberimizin “babasının anası”diye sevdiği Fatma Annemiz’le ilgili olan hadisleri, yaşananları hatırlatıyor. Peygamber Efendimiz solgun yüzüyle kızını gördüğü vakit, Muhammed’in kızı, hâlini biliyorum. Ama biz Muhammed ailesi böyle olmak zorundayız. Bize temiz bir hayat için ancak doyasıya yemek; ancak doyasıya…” derken yahut “Medine’nin bir numaralı hanımefendisi; sen halktan daha mütevazı yaşa. Onlarda yoksa elindekini onlara dağıt.” dediğini aklımıza getiriyor, tam olarak da Sâmiha Anne’nin gerekeni yaptığını, bu sözleri hâl ettiğini göstermiyor mu? Seksen darbesinde içeri atılan talebesi olduğu için yazlığa gitmeyen, bu durumda tatili kendisine hak görmeyen, 20.yy hanımefendisini, Hz.Fatma’nın yansıması olarak görmememiz mümkün değildir. Onun beslendiği kaynak; yüce kitabımızdır.  Yüce kitabımızı yaşatan Peygamber Efendimiz’dir. Yaşayan Kur’an olan Efendimiz’i kendisine rehber edinmiştir. Ve dinin güzel ahlâktan geçtiğini bilir. Müslümanın her dem çalışması gerektiğini, dinlenmenin yeni bir işe başlamayla olduğunu söyler. Onun bunu nasıl yaptığını da yine yakından görenlerin aktarmasıyla görüyoruz. Kendilerini ziyaret ettikleri bir vakit fındık ve ceviz kırdığını görürler. İşlerini bitirmiştir ama o boş oturmaz, çocukların yemesi için bunları kırmaktadır.

Bu birkaç hatırat bize, onun nasıl bir insan olduğunu açıklamak için ön bilgi olacaktır. O imanın sadece “Kelime i Şehadet” olmadığını, her yapılan eylemin içinde var olduğunu gösterir. O inandığı tüm prensipleri, kendisine hal etmiş, yanında bulunan talebelerine göstermiştir. Bir insan yetiştirici olduğunu, terbiyeci olduğunu inkâr edemeyiz. Sadece millî meseleler ve kültürel değerlerimiz için savaşmamış, günlük hayattaki davranışlarımızın da manevî bir pota içinde yer alması için mücadele vermiştir. Aslında millî değerlerin muhâfaza edilmesi, bizlerin hayata bakışı ve günlük davranışlarımızla korunmaktadır. Türk’ün ihtiyacı olan, şeriatı(kuralları) reddetmeden, şekil ve yüzeylere takılmadan, derûnî ve Bâtınî taraflarıyla İslâm’ı anlamaktan geçer. Bugün insanlığın kurtuluşu İslâm’ın içinde gizli olan sırda olduğunu söyler. Onun sözüyle söyleyecek olursak “İslâmiyet, dünyanın direğidir.”

Bugün kaybettiğimiz işte bu Türk’ün elinde olan kadim sırdır. Sırrına kavuşacak günün hayalini kuran, yüce milletimize ışık tutacak olanlar ise kendilerine seslenmemizi, bize yol göstermelerini istememizi beklemektedir.

Sâmiha Ayverdi geride, kaleme alınmış eser bırakmamış olsaydı bile yine bir vatan ana olmayı başarmış kişilerden olacaktı. Çünkü, mütemadiyen topluma insan yetiştirmeye adamış, hizmet ehli bir Müslüman Türk kadınıdır. O cinsiyetini bir tarafa bırakmış, er kişi olmayı başarmış büyüklerdendir.

'Kimsin, diye sordular. Bu dünyada işi bitenim! Dedim. Öyle de neden sefere çıkmazsın? Dediler. İşi bitmemiş olanlarla yoldaşlık etmem muraddır, dedim. Senin için mürid diyenler de, murad diyenler de var, hangisisin sen? Dediler. İşte buna gülesim geldi Yesrip’lim! Kâh müridin, kâh muradın olduğumu onlara söyler miyim hiç?'' (Hancı)

Sâmiha Ayverdi bu yüzyıla ışık tutan, evlatlarını nefs denen avcıya teslim etmeyen bir annedir. O Hz. Fatma ve onun izinden giden ulu annelerimizin bugünkü kokusudur. Ruhaniyetine selâm olsun.

Elçin Ödemiş

                                             

Yayın Tarihi: 22 Mart 2022 Salı 09:00 Güncelleme Tarihi: 22 Mart 2022, 11:10
YORUM EKLE
YORUMLAR
Semahat Yüksel
Semahat Yüksel - 11 ay Önce

Değerli Elçin Ödemiş Hanımefendi,
Kaleminize elinize sağlık, vaktinize nefesinize bereketler dilerim. Sâmiha Ayverdi Hanımefendiyi bu kadar sıcak samimi, ama bir o kadar da kuşatıcı ve isabetle anlattığınız, tanıttığınız için teşekkürler,
teşekkürler...Temennimiz, O'nun eserlerini okuyup zevk alanların, söyleyip yazanların, "hâl"ini beğenip rengine boyanmaya çalışanların çoğalması...

Elçin Ödemiş
Elçin Ödemiş @Semahat Yüksel - 11 ay Önce

Teşekkür ederim güzel düşünceleriniz için. Muhabbet ve selam ile.

banner19

banner36