Ömer Nasuhi Bilmen ve Kurban Risalesi

Kurban Bayramı münasebetiyle, 20. asrın büyük âlimlerinden Ömer Nasuhi Bilmen'in kaleme aldığı ve şu an baskısı bulunmayan Kurban Risalesi’ni okurlarımızın istifadesine sunuyoruz.

Ömer Nasuhi Bilmen ve Kurban Risalesi

Ömer Nasuhi Bilmen 20. asırda yetişen, övünç kaynağımız olan büyük âlimlerden. Hem Osmanlı medrese geleneğini Cumhuriyet Türkiye’sine aktarması hem de yazdığı eserler sebebiyle yeri doldurulamaz bir şahsiyet.

1883 yılında Erzurum’un Salasar köyünde doğar Ömer Nasuhi Bilmen. Babası hacı Ahmed Efendi âlim ve fazıl bir insan. Annesi Muhîbe Hanım gönül ehli bir kadın… Kur’an eğitimine 4 yaşında başlayan Ömer Nasuhi Efendi’nin kutsal kitabımızla muhabbeti bir ömür kopmadan devam eder. Zira o küçük yaşlardan itibaren, ne olursa olsun, günde en az bir cüz Kur’an okumayı adet edinir.

Babası Ahmed Efendi hac için gittiği kutsal topraklarda vefat edince, Erzurum Ahmediyye Medresesi müderrisi ve nakîbüleşraf kaymakamı olan amcası Abdürrezzak İlmi Efendi himayesine alır küçük Ömer Nasuhi’yi. Abdürrezzak İlmî Efendi, yeğeninin eğitim hayatıyla yakından ilgilenir. Onun Erzurum Müftüsü olan Narmanlı Hüseyin Efendi’den ders almasını sağlar. Böylece iki büyük âlimin elinde şekillenir Ömer Nasuhi Bilmen’in ilk eğitimi.

Kitap ve ilim aşkı o yıllarda oluşmaya başlar. Maddi şartları sebebiyle kitap almakta zorlandığı için ödünç aldığı kitapları el yazısıyla defterlere geçirir ve ciltleyip saklar. Cumhuriyet dönemine ışık tutacak bir âlimin kütüphanesi de böyle oluşmaya başlar.

Kitap aşığı Ömer Nasuhi Efendi’yi okumaktan hiçbir şey alıkoyamaz. Gözleri kanlanır, bazen sağlığı bozulur ama o yine de okur. Validesinin yatması için lambayı söndürdüğü zamanlar dışında, bu okuma ameliyesi gecenin geç saatlerine kadar devam eder. Okumakla yetinmez, aynı zaman da yazmaya da başlar o yıllarda. Hatta İki Şukufe-i Taaşşuk adını verdiği ilk eserini o dönemde kaleme almıştır. Bu eser sonraları üzerinde hiç durmadığı bir romandır.

İlim için İstanbul’un yolunu tutar

İki hocası da vefat edince ilim tahsili için İstanbul’un yolunu tutan Ömer Nasuhi Efendi, bir süreliğine annesi ve kardeşinden kopar. İstanbul günleri Fatih Medresesi’nde başlar. Tokatlı Şakir Efendi’nin derslerini takip etmeye başlar ve 2 yıl süren ders takibinin sonunda icazetini alır. Hukuk eğitimi için imtihanla girdiği Medresetü’l-Kudat’ta büyük bir başarı gösterir ve okulu birincilikle bitirir. Hemen akabinde girdiği sınavla Fatih dersiamları arasına katılacak ve 1912 yılında genç bir fıkıh müderrisi olarak ders vermeye başlayacaktır.

1913’te Fetvahane-i Âli müsevvid mülazımlığına atanır. Bu dönemde uzun süre hasret kaldığı annesini ve kardeşini de İstanbul’a getirtir. Ancak kısa bir süre sonra Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’na girmiş ve Çanakkale Savaşı kapıya dayanmıştır. Ömer Nasuhi Efendi, gönüllü olarak cepheye gitmek için kardeşiyle birlikte, günlerce askerî şubenin yolunu aşındırır. Ancak onlara bir türlü sıra gelmez. Günün birinde kardeşinin kabul edildiğini öğrenirler. Savaşa gidememenin burukluğuna, kısa bir süre sonra, kardeşinin şehadet haberi eklenir. Böylece acısı ikiye katlanmıştır genç müderrisin.

Savaş yıllarında medresede derslere giren ve farklı vazifelerini devam ettiren Ömer Nasuhi Efendi, 600 yıllık koca bir imparatorluğun yıkılışına ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna şahit olur. O, bu süreçteki sıkıntılara rağmen ders vermekten, öğrenci yetiştirmekten asla vaz geçmez. Darüşşafaka Lisesi’nde, İstanbul İmam Hatip Lisesi’nde ve yeni kurulan Yüksek İslam Enstitüsü’nde ahlak, fıkıh, kelam ve fıkıh usulü dersleri verir. Öğrencilerinin gözünde o herkesten farklıdır, çünkü o “Şeker Muallim”dir.

Sevilen, sayılan bir müftü

Arapça ve Farsçayı çok iyi bilen Ömer Nasuhi Efendi, üç dilde de şiir yazabiliyordu. Yine Fransızcası da tercüme yapabilecek seviyedeydi. Hocalık yanında okuyor, yazıyor ve ilim peşinde koşuyordu. Bu konuda öğrencilerine çok iyi bir örnekti. İlim öğrenme aşkı onu hep zinde tutmuştu. 1926' da İstanbul Müftülüğü Müsevvidliğine atanan Ömer Nasuhi, 1943'te de İstanbul Müftülüğüne getirilir.

Uzun yıllar devam ettirdiği müftülük hayatı boyunca saygın, takdir edilen ve sevilen bir portre çizer. Kurumda yenilikler yapar, bir din görevlisinin nasıl olması gerektiğine dair çalışmalar yürütür. Tek partili dönemin baskılarına rağmen, İslam adına hizmete devam eder. Sürekli takip altındadır. Bu yüzden kendisine yöneltilen soruları layıkıyla cevaplayamaz. Bu acı bir yumru olur boğazında düğümlenir. Ömer Nasuhi Efendi, bu yüzden her gün kendisine gelen onlarca mektubu hiç üşenmeden teker teker cevaplar. Bu mektuplarda insanlar, din adına merak ettikleri konular hakkında ona sorular yöneltiyorlardı. Ayrıca bu soru ve cevapları da muhafaza eder.

Misafirsiz günü geçmeyen Ömer Nasuhi Efendi, her ortamda nezaketi ve inceliği ile öne çıkıyordu. En basit meselede bile kitaba bakmadan cevap vermemeyi âdet edinmişti. Onu tanıma şerefine ulaşanların beyanına göre, Erzurum şivesi onu oldukça sevimli yapıyordu. Kendisiyle aynı fikirde olmayan kişileri bile sabırla dinlerdi ve yumuşak bir dille doğruları anlatmaya çalışırdı. Okumak ve yazmak dışında en büyük haz aldığı şey, dostlarıyla vakit geçirmek ve sohbet meclislerinde bulunmaktı. Bunların arasında “Sahaflar Şeyhi” Muzaffer Ozak da vardı.

Ağır bir imtihan: Türkçe ezan

Ömer Nasuhi Bilmen için tek parti döneminin en ağır imtihanı ezanın Türkçe okunmasıydı. Her namaz vakti omuzlarına büyük bir kasvet çökerdi. Minarelerden yükselen kuru çağrı kulaklarını tırmalıyor, Arapça ezanın ahengini özlüyordu. Ezan-ı Muhammedî’yi özlüyordu... 1950’de Demokrat Parti iktidara gelse de uygulama bir süre daha devam etmişti. O umutla her gün dualar ediyordu müjdeli haberler için.

Bir gün beklenen müjdeli haber geldi. Bir sabah kapısı çalındı. Kapıda elinde zarf olan bir polis durmaktaydı. Zarf kendisine uzatıldı. Zarfı açıp gelen pusulayı okuduğunda dünyalar onun olur. Sonun da bitmişti. Ezan asli haline dönecekti.

Hemen Fatih civarındaki cami ve mescitlere haber salınır. Yıllar süren bir işkencenin ardından muhteşem bir heyecan yaşanmaktadır. O sabah Fatih Camii’nin minaresinden okunan ezan bambaşkaydı. İşte bu gerçekten ilahi bir çağrıydı. Yasaktan sonra ilk Arapça ezanı okuyan da İstanbul Müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen olacaktır.

1960 ihtilalinin ardından Diyanet İşleri Başkanlığı’na getirilir. Bu makamda bir yılını tamamlamadan 1961’de istifa eder ve emekliye ayrılır. Ömer Nasuhi Efendi’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kabul etmesi o dönemde herkesi şaşırtmıştır. Zira öncesinde de defalarca kendisine bu teklif yapılmış ama o her seferinde geri çevirmiştir. Peki, bu defa neden kabul etmişti? Onun bu vazifeyi kabul etmesi de, kısa sürede gerçekleşen istifası da dönemin siyasi şartlarıyla yakından alakalıdır. Darbe yönetimi ezanın tekrar Türkçe okunmasını arzuluyordu. Diyanet Başkanlığı döneminde bu talebi defalarca önüne getirmişler fakat ondan istedikleri imzayı alamamışlardı. O kritik günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda onun bulunması, utanç verici bir uygulamanın önlenmesiyle neticelenmiştir. Ancak işin aslı sonradan öğrenilecektir.

İlmini sindirmiş bir âlim

Ömer Nasuhi Bilmen her zaman İslamiyet’in ciddiyetini ve vakarını omuzlamış bir şahsiyetti. Onda mü’minin şerefini ve izzetini görebilirdiniz. Onun bu saygınlığı ve vakarı elbette ilminden geliyordu. İlminin her haline sirayet etmesinden kaynaklanıyordu. İlmini sindirmiş bu büyük âlim ayrıca bir tevazu timsaliydi.

Ömer Nasuhi Bilmen’in el yazısıyla yazıp kütüphanesine koyduğu eserlerinden biri ilginç bir şekilde Türkiye gündemine oturur. Bu eser 15 yılda tamamladığı, sekiz ciltlik Hukuk-i İslamiye ve Islahat-ı Fıkhiyye Kamusu’dur. UNESCO İstanbul Üniversitesi’nden orijinal bir hukuk kitabı ister. Ellerinde önerebilecekleri herhangi bir kitap bulunmadığından, yakın arkadaşı Ebul'ulâ Mardin (1881-1957) Ömer Nasuhi Efendi’nin eserini tavsiye eder. Böylece kitap İstanbul Üniversitesi tarafından yayınlanır. Muhteşem bir kaynak olan bu devasa hukuk kitabı Türkiye’nin övüncü olur o kasvetli günlerde.

Fıkıh alanında rahatça kalem oynatmasına mukabil, Kur’an tefsirine her daim temkinli yaklaşmıştır Bilmen. Bu hassasiyetinden kaynaklanmaktadır. Belki de bunu yapabilecek ilmi olgunluğa eriştiğini düşündüğünden, belki de Türkiye’de dini baskıların bir nebze hafiflemesinden duyduğu coşkuyla ilk tefsir çalışmasını İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü için kaleme alır. Günün anlamına binaen de Fetih suresini tercih etmiştir. Sonraki yıllarda bu çalışmanın arkası gelecek ve ömrünü Kur’an’ın tefsirine adayacaktır.

Ömrünün son arzusu

Ömrünün son yıllarında bu izzetli âlimin tek bir arzusu vardır. O da tefsir çalışması bitmeden ölmemek. Cenab-ı Hakk duasını kabul etmiş olacak ki, sekiz ciltlik kitabı tamamlandıktan kısa bir süre sonra, 12 Ekim 1971 tarihinde Rabbine emanetini teslim eder. Vefat ettiğinde 87 yaşında olan Ömer Nasuhi Bilmen, Edirnekapı’daki Sakızağacı Şehitliği’ne defnedilir.

20. yüzyılın büyük âlimlerinden olan Ömer Nasuhi Bilmen, yukarıda zikredilen bu iki devasa çalışmanın yanında, ardında pek çok önemli eserler bırakmıştır. Büyük İslam İlmihali, Kur’an-ı Kerim’den Dersler ve Öğütler, Hikmet Goncaları, Muvazzah İlm-i Kelam ve Yüksek İslam Ahlakı bunlardan bazılarıdır.

Kurban Bayramı münasebetiyle, Ömer Nasuhi Bilmen'in Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan ve şu an baskısı olmayan Kurban Risalesini istifadenize sunuyoruz. 

KURBAN RİSÂLESİ

Kurbanın Mahiyeti, Vücubu
1.Kurban Yüce Allah'ın rahmetine yaklaşmak için ibadet niyeti ile kesilen özel hayvandır. Kurban bayramı günlerinde (ilk üç günde) böyle Allah rızası için kesilen kurbana (Udhiyye), bunu kesmeğe de "tazhiye" denilir.

2.Kurban Bayramında ibadet niyeti ile kurban kesmek, hür, mukîm (yolcu olmayan), müslim ve zengin kimseye vacibdir. Zenginden maksad, temel ihtiyaçlarından başka, artıcı olsun olmasın, en az iki yüz dirhem gümüş değerinde bir mala sahib olan, fitre vermekle yükümlü olan kimselerdir. Kurban kesme günlerinde (kurban bayramının ilk üç gününde) kurban kesmeğe gücü varken kurban kesmeyip de sonra fakir düşse, buradaki vücub üzerinden düşmüş olmaz.

3.Kurban kesme yükümlülüğü için, İmam-ı Azam ile İmam Ebu Yusuf'a göre, akıl ve buluğ şart değildir. Bundan dolayı zengin olan bir çocuğun veya bir delinin malından bunların velisi kurban keser. Bu çocuk veya bu mecnun o kurbanın etinden yer. Geri kalan kısmı da, elbise gibi aynından faydalanacakları bir şeyle değiştirilir. Fakat İmam Muhammed'e göre, kurban yükümlülüğü için akıl ve buluğ şarttır. Bundan dolayı çocukların ve mecnun olanların mallarından kurban kesilmesi gerekmez. Fetva da buna göredir. Velileri onlar adına mallarından kesecek olsalar, kurban bedelini onlara ödemeleri gerekir. Ancak bir kimsenin kendi malından çocuğu için kurban kesmesi mendubdur. (İmam Malik ile İmam Şafiî'ye göre, kurban vacib değil, müekked bir sünnettir.)

Şer'î Hikmeti
4.Vacib olan kurban görevi, Hak yolunda fedakârlığın bir nişanıdır. Yüce Allah'ın verdiği nimetlere karşı yapılan bir şükürdür. Bunun sonucu da sevaba ulaşmak ve birtakım belalardan korunmaktır. Şu gerçek de bilinmeli ki, insanların ihtiyaçları için yeryüzünde yüz binlerce hayvan kesiliyor. Fakat bunlardan yalnız durumları yeterli olanlar yararlanıyor. Kurban Bayramında ise, Hak rızası için birçok hayvan kesiliyor. Bunların etlerinden ve derilerinden çok fakir kimseler de yararlanıyor. İktisadî olan mesele, dinî ve ahlakî bir mahiyet kazanıyor. Şahıs menfaati yerine toplumun menfaati bulunmuş oluyor. Bunun için kurban kesilmesi, İslam’a ait insanî ve sosyal büyük bir fedakârlık demektir.

5.Kurban kesilmekle, kesilen hayvanların sayısı çok artmış olmaz; çünkü kurban kesilen günlerde kasapların kestiği hayvan sayısı azalır ve böylece o günlerde aynı miktar hayvan kesilmiş olur. Kendi zevkleri için her gün binlerce hayvanın kesilmesini çok görmeyenlerin, senede bir defa Allah rızası için bir miktar hayvanın muhtaçlar yararına olarak Kurban adı altında kesilmesini çok görmeleri, doğrusu büyük bir düşüncesizliktir. Sonuç: Kurbanın meşru olması, din, ahlak ve toplum yararı bakımından birtakım hikmet ve hacetlere dayanır. Bunu değerlendiremeyecek bir akıl sahibi olamaz.

Kurbanın Cinsi ve Kusurlu Olup Olmaması
6.Kurbanlar yalnız koyun, keçi, deve ve sığır cinsi hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır cinsindendir. Bunların erkekleri ile dişileri eşittir. Ancak koyun cinsinin erkeğini kurban etmek daha faziletlidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetçe eşit olsalar, dişisini kesmek daha faziletli olur. Aynı şekilde devenin veya sığırın erkeği ile dişisi et ve kıymet bakımından eşit olsalar, dişisinin kurban edilmesi daha faziletlidir.

7.Koyun ile keçi ya birer yaşını doldurmalı veya koyunlar yedi sekiz aylık olduğu halde birer yaşında imiş gibi gösterişli bulunmalıdır. Deve, en az beş yaşını, sığır da en az iki yaşını bitirmiş bulunmalıdır.

8.Tavuk, horoz ve kaz gibi evcil hayvanlar kurban olamaz. Bunları kurban niyeti ile kesmek tahrimen mekruhtur. Çünkü bunda Mecusilere benzeyiş vardır. Etleri yenilen vahşî hayvanlar da kurban edilmez.

9.Koyun ve keçiden her biri yalnız bir kişi adına kurban edilir. Bir deve veya bir sığır, bir kişiden yedi kişiye kadar kimseler için kurban edilebilir. Ancak bu ortakların hepsi Müslüman olup her biri kendi hissesine malik olmalı ve Allah rızası için bir ibadet niyeti taşımalıdır. Ortaklar kesilen kurbandan hisselerini tartı ile ayırırlar, göz kararı ile ayıramazlar. (İmam Malik'e göre bir sığır, bir manda veya bir deve bir aile halkından yedi ve daha çok kimse için kurban olabilir, bu caizdir. Fakat başka başka aileler için, yediden az olsalar da caiz olmaz.)

10.Kurbanlık hayvanın şaşı, topal, uyuz ve deli olmasında, doğuştan boynuzlu veya boynuzsuz veya boynuzunun azı kırık bulunmasında, kulaklarının delinmiş veya enine yarılmış olmasında, kulaklarının uçlarından kesilip sarkık bir halde bulunmasında, dişlerinin azı düşmüş olmasında, cinsel organı bulunmamasında, burulmuş olarak bulunmasında bir sakınca yoktur; bu hayvanlar kurban edilebilirler.

11.İki gözü veya bir gözü kör, dişlerinin çoğu düşmüş veya kulakları kesilmiş, boynuzlarının biri veya ikisi kökünden kırılmış, kulağının veya kuyruğunun yarıdan fazlası veya memelerinin başları kopmuş, kulakları veya kuyruğu yaratılışında bulunmayan bir hayvan kurban olamaz.

12.Kurbanın semiz olması daha faziletlidir. Kemikleri içinde iliği kalmamış derecede zayıf veya aksak ayağını yere basıp kesileceği yere kadar topal veya aşikar bir halde hasta bulunan bir hayvan da kurban olamaz.

13.Kurban kesmekle yükümlü olan bir kimsenin satın aldığı kurbanda yukardaki kusurlardan biri sonradan meydana gelse, yerine başkasını alıp kesmesi gerekir. Fakat fakir bir kimsenin aldığı kurban böyle kusurlanırsa, yine kurban olarak kesilmesi caiz olur, yerine başkasını alması gerekmez. Hatta böyle kusurlu bir hayvanı satın alıp kurban kesmesi de yeterli olur. Çünkü bu kurban o fakir için bir nafiledir. Nafilelerde ise, genişlik ve kolaylık vardır. (Üç imama göre, zengin için de yeterli olur. Başkasını almaya gerek yoktur.)

14.Zengin kimsenin aldığı kurban henüz kesilmeden ölse, yerine başkasını alması gerekir. Fakir kimsenin aldığı kurban ölse, başkasını alması gerekmez.

15.Zengin kimsenin aldığı kurban kaybolduktan veya çalındıktan sonra yerine başkası kurban edilmiş olsa ve ondan sonra da kaybolan kurban bulunsa bunu da kesmesi gerekmez. Çünkü üzerine düşen vacibi yerine getirmiştir. Fakat bu duruma düşen fakirin o bulunan kurbanı kesmesi gerekir; çünkü fakirin satın aldığı kurban, kurban olmak üzere belirlenmiştir; kendisine vacib olmadığı halde, bunun kurban olmasını kendisine gerekli kılmıştır.

16.Kurban için alınan hayvan çalındıktan veya kaybolduktan sonra onun yerine başkası alınıp ondan sonra nahr (kurban kesme) günleri içinde bulunsa, bakılır: Sahibi zengin ise bu iki kurbandan dilediğini keser. Ancak sonradan almış olduğu hayvanın kıymeti ilk hayvandan daha az olur da bunu kesmiş olursa, aradaki kıymet farkını sadaka olarak vermesi gerekir. Fakat kurban sahibi fakir ise o iki hayvanı da kesmesi gerekir. Çünkü bu kurbanlar fakir hakkında birer adak yerindedir. Bir görüşe göre de, bunlardan yalnız birini kesebilir.

17.Kaybolan kurbanlık yerine alınan ikinci kurbanlık hayvan daha kesilmeden nahr günlerinden sonra önceki kayıp hayvan bulunsa, bunların sahibi hiç birini kesmez, bunların en kıymetlisini sadaka olarak verir.

18.Bir kimse aldığı kurbanlık hayvanı satıp onun yerine dengini almış olsa, İmam Ebu Yusuf'a göre caiz olmaz. Çünkü bunun aynına Allah'ın hakkı geçmiştir. Fakat İmam Azam ile İmam Muhammed'e göre, bu kerahetle caiz olur.

19.Kurbanlık bir hayvan kesilmeden önce doğursa, yavrusu da kendisi ile beraber kesilir. Çünkü yavru anasına bağlıdır. Eğer yavru kesilmeyip satılırsa, parasını sadaka olarak vermek gerekir.

Kurbanın Kesim Vakti
20.Kurbanın kesilecek zamanı, eyyam-ı nahr’dır, yani kurban bayramının birinci, ikinci ve üçüncü günüdür. Fakat birinci gününde kesilmesi daha faziletlidir.

21.Kurbanlar, şehirlerde veya bayram namazı kılınan diğer yerlerde namazdan sonra, bayram namazı kılınmayan köylerde, göçebelikte de bayram gününün fecr (şafak)ından sonra kesilir, ilk vakti budur. Kurbanı geceleyin kesmek tenzihen mekruhtur. (İmam Şafii’ye göre kurbanlar, bayramın dördüncü gününde de güneşin batış vaktine kadar kesilebilir)

22.Kurbanlar, kıbleye karşı yatırılarak (Bismillahi Allahüekber ) diye kesilir. Bunu elinden gelirse, sahibi kesmelidir, elinden gelmezse, münasip bir Müslümana emredip kestirmeli, kendisi de başında bulunmalı ve: İnne salâtî ve nüsükî ve mahyâye ve memâtî lillâhi rabbi’l-âlemin. Lâ şerike leh. "Muhakkak benim namazım, kurban ve diğer ibadetlerim hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi olan ALLAH içindir. Onun hiçbir ortağı yoktur.” ayet-i celilesini okumalıdır. Yalnız kurban sahibinin besmelesi yeterli olmaz, muhakkak kesen, ( بِسْمِ اللهِ اَللهُ اَآْبَرُ = Bismillahi Allahüekber ) demelidir. Kasten besmeleyi terk ederse, kurbanın eti yenilemez. Kurban sahibi elini kasabın eli üzerine koyarak kurbanı kesseler, ikisinin de besmelede bulunmaları icap eder. Birisi terk etse, kurbanın eti yenilmez.

23.Kurban bayramında kesilmek üzere satın alınmış olan kurban hayvanı, kesilmeyip de kurban kesme günleri geçmiş bulunsa, o hayvanın, mevcut ise bizzat kendisini, ölmüş ise kıymetini fakirlere sadaka olarak vermek icap eder. Ertesi seneye bırakılmaz.

24.Kurbanın vacip olmasında kurban kesme günlerinin sonu muteberdir. Bundan dolayı kurban bayramının üçüncü günü güneşin batışından evvel zengin olan mükellef bir Müslümana kurban vacip olur. Hatta ondan evvel fakir olsa bile. Bilakis o günün güneşin batışından biraz evvel fakir düşen veya vefat eden Müslümanlardan da vacip olan kurban vazifesi düşer.

25.Zilhiccenin onuncu günü olduğuna şahadet edilip de bayram namazı kılındıktan ve kurbanlar kesildikten sonra, o günün henüz arife günü olduğu ortaya çıksa, Müslümanların ibadet ve itaatlarını korumak için kılınan namaz ile kesilen kurbanlar, yeterli olmuş olur. Çünkü bu gibi hatalardan kaçınmak daima mümkün değildir.

26.Zilhiccenin onuncu günü olduğu zeval (öğle) vaktinden evvel sâbit olsa, bayram namazı kılınır. Daha sonra kurbanlar kesilir. Fakat zeval vaktinden sonra sâbit olsa, o gün bayram namazı kılınmaz, kurbanlar kesilebilir. Ertesi günü de bayram namazı kılınır.

Kurban Nasıl Kesilir?
27. Hayvanı kesileceği yere yumuşaklıkla götürmelidir ve keskin bıçak ile kesip, kendisine zahmet vermemelidir. Fazla acı çekmesine sebebiyet vermemek için debelenmesi sona erdikten sonra soymalıdır. Kurban sahibi, kurban kesildiği gün ilk yemeğini kurbanın ciğerinden seçmelidir. Bu, menduptur.

Kurbanın Eti ve Derisi Üzerinde Yapılacak Şeyler
28.Adak olarak kesilmeyen kurbanın etinden sahibi zengin olsun olmasın, yiyebileceği gibi fakir olmayanlara da yedirip dağıtabilir. Fetva bu şekildedir. Bununla beraber üçte birini fakirlere sadaka olarak vermelidir. Eğer kurban sahibi orta halli olur da, geçimlerini karşılamak zorunda olduğu kimseler kalabalık ise, o halde kurbanın etini onların yemeleri için alıkoyabilir, bu mendubtur. Diğer bir görüşe göre, kurban bayramında kesmek üzere bir fakirin satın aldığı kurbandan kendisi yiyemez. Çünkü kendisine kurban vacib olmadığı halde böyle kurbanlık alıp kesmesi, bir adak sayılır. Adak yapan kimse ise, kendi adağından yiyemez. Onun etini zevcesine, usul ve furüuna ve zengin kimselere yediremez. Bunlara yedirirse, yedirdiğinin kıymetini fakirlere vermesi gerekir.

29.Kurbanlık hayvanın sütünden yararlanmak, etini veya postunu satıp parasını almak veya demirbaş olmayacak bir şeyle değiştirmek mekruhtur. Böyle bir iş yapılırsa, kıymetini sadaka vermek gerekir. Kurbanlıktan kasap ücreti de verilmez.

30.Kurbanın postu sadaka diye verilir veya ondan seccade ve sofra gibi evde kullanılacak eşya yapılır. Kurban edilecek hayvanı kesilmeden önce kırkmak mekruhtur. Yünleri kırkılacak olursa, sadaka olarak verilmelidir. Fakat hayvan kesildikten sonra yünleri kırkılabilir ve kullanılabilir.

31.Birkaç kişi yanlışlıkla birbirinin kurbanını kesecek olsalar, her kesilen hayvan, sahibinin kurbanı olmak üzere caiz olur. Birbirlerine bir şey borçlu olmazlar. Bu durumda herkes kendi hayvanını, eğer mevcutsa, alır. Kesilen hayvanlar yenmiş veya dağıtılmış ise, aradaki kıymet farkını birbirlerine helal ederler. Eğer cimrilik gösterirler de helal etmezlerse, her biri diğerine ait kurban etinin kıymetini öder. Bu durumda, bu kıymet farkını da sadaka olarak vermek gerekir. Çünkü bu, kurban etinin bedelidir.

32.Bir kimse, kendisine bırakılan bir kurbanı, sahibinin izni olmaksızın bayram günü sahibi adına kesecek olsa, bunu ödemesi gerekmez. Sahibinden kurban yükümlülüğü düşer. Çünkü buna delalet yolu ile izin vardır.

33.Bir kimse zorla ele geçirmiş olduğu bir hayvanı kendi adına kesecek olsa, diri halindeki kıymetini ödemek şartı ile sahih olur. Fakat bir insan, kendisine emanet sureti ile bırakılan bir hayvanı böyle kurban kesecek olsa, sahih olmaz; çünkü hayvana kesimden önce tazmin etme hükmü ile sahip olmamıştır. Rehin olarak bırakılan hayvan da, rehini elinde bulunduran kimseye nazaran kurban hususunda bir görüşe göre gasp edilen (zorla alınan), diğer bir görüşe göre de emanet (vedia) hükmündedir.

34.Bir kimse kendi malından sevabını ölüye bağışlamak niyeti ile bayram günü kestiği kurbanın etinden yiyebilir, başkalarına da verebilir. Tercih edilen hüküm budur. Fakat bir kimse, murisin emri ile murisi adına keseceği kurbanın etinden yiyemez. Bunun tümünü sadaka vermesi gerekir.

35.Bir kimse, tek başına kesmek niyeti ile satın aldığı kurbanlık bir deve veya sığıra sonradan altı kişiyi ortak yapmaya razı olursa, bunu birlikte kurban olarak kesmeleri caiz olur. Ancak bunda kerahet vardır. O kimse verdiği sözden caymış sayılır. Ortaklarından alacağı parayı sadaka olarak vermelidir. Bir görüşe göre de, adam fakir olduğu takdirde başkalarının ortak olmasına razı olamaz. Çünkü onun keseceği bu kurban, bir adak yerindedir. O fakir bu kurbanı satın almakla kendine onu vacib kılmıştır.

36.Udhiyye'nin (Kurban kesmenin) rüknü kan akıtmaktır. Hayvan boğazlanmadıkça vacib olan kurban ibadeti yerine getirilmiş olmaz. Onun için kurbanlık hayvanın kesilmeden sadaka olarak verilmesi caiz olmaz. Fakat alınan kurban herhangi bir sebeple bayramın kurban kesme günlerinde kesilemezse, bunun diri olarak sadaka edilmesi gerekir. Çünkü bu halde, kan akıtma işi sadaka vermeye dönüşmüş olur. Artık bunun etinden sahibi yiyemez.

37.Bir kurbanı kitap ehlinden olan birinin (bir gayrimüslimin) kesmesi mekruhtur. Mecusîlerin, putperestlerin kesmesi ise caiz değildir. Fakat kurban etinden herhangi bir gayr-i Müslime bağış yolu ile vermekte bir sakınca yoktur. Kurban, Hicretin ikinci yılında meşru kılınmıştır. Bunun meşru olması, kitap, sünnet ve icma ile sabittir. (Şafiîlere göre, kurban, tek bir şahıs için sünnet-i ayndır. Bir aile halkı için ise, sünnet-i kifayedir. Ailenin geçimini sağlayan kimse, kurban kesince, artık diğerlerinin üzerinden sünnete uyma borcu düşer.)

Hazırlayan: Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 31 Temmuz 2020, 13:38
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26