Ölümü, savaştaymış gibi ayakta karşıladı

İslam Ordusu’nun başında kılıç salladı ve katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyerek yeryüzünün en büyük komutanlardan biri olarak tarih sahnesinde yerini aldı Hâlid bin Velîd. Metin Erol yazdı.

Ölümü, savaştaymış gibi ayakta karşıladı

Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlar için mühim bir antlaşmadır. Mekkeli müşriklerin İslam Devleti’ni hukuken tanıdığını gösteren Hudeybiye Antlaşması’nın nice bereketinin yanında öyle bir bereketi vardır ki; bu bereket yıllarca İslam Ordusu’nun başında kılıç sallamış ve katıldığı hiçbir savaşı kaybetmeyerek yeryüzünün en büyük komutanlardan biri olarak tarih sahnesinde yerini almıştır: Hâlid bin Velîd.

Bedir Savaşı’na katılmayan fakat Peygamber ordusundan üç katı fazla askerle aynı safta, Uhud Savaşı’na katılarak Müslümanlara karşı kılıç sallayan Hâlid bin Velîd. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in, Hâlid bin Velîd’in emrindeki atlı birlikleri savuşturmak için Ayneyin Tepesi’ne yerleştirdiği ve başlarına Abdullah bin Cübeyr’i görevlendirerek, saadetle “Düşmanı yendiğimizi görseniz de size haber vermedikçe, adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayın. Kuşların cesetlerimizi kapıştıklarını görseniz dahi, ben size adam göndermedikçe yerlerinizden asla ayrılmayın.” buyurdukları elli kadar okçunun, savaşın kazanıldığını sanıp, ganimetten pay almak için Fahr-i Kâinat Efendimiz’in sözünden çıkıp, Ayneyin Tepesi’ni terk etmeleri üzerine fırsatı değerlendirerek, Müslüman ordusunu, emrindeki süvariler ile arkadan sıkıştıran ve bu hamlesiyle Mekkelileri yenilgiden kurtaran Hâlid bin Velîd.

Hendek Savaşı, Kureyşli komutanın Müslümanlara karşı savaştığı son savaş olmuştur. Bu son savaşa kadar, Hâlid bin Velîd, hangi savaşta Cenab-ı Peygamber (s.a.v.)’e karşı mücadele ettiyse, hiçbir vakit olmamıştır ki yenilgiye uğrayacağı kalbine gelmiş olmasın. Bu durumu kendisi aktarır: “Allahü Teâlâ, benim hayrımı dilediği zaman, kalbime İslâmiyet sevgisini düşürdü. Beni, hayır ve şerri anlayacak hâle getirdi. Kendi kendime dedim ki: ‘Ben, Muhammed’e karşı her savaş yerinde bulundum. Bulunduğum savaş yerlerinden hiçbiri yoktur ki, dönerken, aykırı ve yanlış bir iş üzerinde bulunduğumu ve Muhammed’in, muhakkak gâlip geleceğini içimde sezmiş olmayayım!”

Kardeşinin mektubuyla Resûlullah’a koştu

Cenab-ı Rasul’e karşı son savaşı olan Hudeybiye’ye giderken müşrik süvârilerin başında idi Hâlid bin Velid. Usfan’a varılınca Resûlullah ve ashâbına yaklaşıp gözüktü. Fakat Resûlullah, kendilerinden emîn bir sûrette ashâbına öğle namazı kıldırıyordu. Durumu gören Hâlid bin Velid, üzerlerine ani bir baskın yapmayı düşündü fakat bir türlü bu baskını gerçekleştiremedi. Baskını gerçekleştirememesinin zuhuratta hiçbir sebebi yoktu. Fakat bir türlü ani baskını yapamamıştı. İkindi vakti yaklaştığında ise, bir daha göz attı Resûlullah ve ashâbının olduğu cepheye. Resûlullah’ın bu sefer ashâbına ikindi namazını ‘savaşa hazır bir namaz’ olarak kıldırdığını gördü. Bu manzara karşısında Hâlid bin Velid: “Bu zât, herhâlde, Allah tarafından korunuyordur” demekten kendisini alamadı. Mekke’ye döndüğünde, bin bir düşünce içinde tefekkür etmeye koydu Hâlid bin Velid. Bu tefekkür bir yıl boyunca sürdü. Bu süre zarfında Habeşistan’a Necâşî’ye gitmeyi dahi düşündü Hâlid bin Velid. Necâşî’nin Resûlullah’a uyduğunu öğrenince bundan vazgeçti. Bizans ve İran’a gitmeye karar verdi sonra, fakat bunu da yapamadı Hâlid. Ertesi yıl, Resûlullah umre için Mekke’ye geldiğinde, Kureyş’in o koca komutanı, Resûlullah’tan gizlendi. Mekke’ye girişini göremedi Resûlullah’ın. Resûlullah ile birlikte umreye gelen kardeşi Velid bin Velid tüm aramalarına rağmen Hâlid’i bulamadı. Fakat ona bir mektup bıraktı:

Bismillâhirrahmânirrahim.

Bu kadar akıllı olduğun hâlde İslam’a girmekten kaçman kadar acayip bir şey görmedim. İslamiyet gibi bir dinden kim uzak kalabilir? Resûlullah bana seni sordu ve ‘Hâlid nerede?’ dedi. ‘Allah onu getirir.’ dedim. ‘Onun gibiler İslam’a uzak kalabilir mi? Mücadele ve gayretini Müslümanlar için kullansaydı onun için daha iyi olurdu.’ dedi. Kardeşim, çabuk ulaş, fırsatları kaçırma!”

Mektubu alan Hâlid bin Velid, Müslüman olmaya karar verir fakat Hâlid bin Velid’in üzerindeki endişe yatışmadı ve yanına bir refik aradı. Osman bin Talha’ya niyetini açtı Hâlid. Osman bin Talha muhasebesini yaptıktan sonra, Hâlid ile birlikte Medine’ye giderek Resûlullah’a bağlanmayı kabul etti. Beraberce Resûlullah’a gitmeye karar verdiler. Hidde’ye vardıklarında, Habeşistan’dan gelen Amr bin Âs’ı gördüler. Amr bin Âs’a Medine’ye Resûlullah’a gittiklerini söylediler ve Amr bin Âs da onlara katıldı. Beraberce Medine’ye gittiler. Medine’ye vardıklarında, Hâlid bin Velid’in kardeşi Velid bin Velid karşıladı ve Resûlullah’ın kendilerini bekledikleri müjdesini verdi. Resûlullah ise bu esnada Ashabına şöyle demekteydi: “ Mekke, ciğerparelerini kucağımıza attı.”

Resûlullah’ın duası ve Allah’ın kılıcı

Hâlid bin Velid İslam’a girdiğinde Resûlullah’ın mübarek ağızlarından Hâlid bin Velid’e hitaben şu sözler döküldü: “Seni hidayete erdiren Allah’a hamd olsun! Sen akıllı birisin. Allah’tan sana hayırlı hizmetler yaptırmasını niyaz ediyorum.” Kureyşli komutan ise eski günahlarını hatırlayıp bütün mahcubiyetiyle, Resûlullah’dan eski günahlarının affı için dua etmesini istedi. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v.) “İslam daha önce yapılanların hesabını sormaz.” diye cevap verdi. Fakat, Kureyşli komutanın kalbi yatışmamıştı. Resûlullah’a ısrar edince Resûlullah ellerini kaldırdı ve “Allah’ım! İnsanları Senin yolundan çevirmek için şimdiye kadar işlediği günahlarını affet!” buyurdular. Kureyşli bu koca komutan, Resûlullah’ın duasına mazhar olacak ve kılıcını bundan gayrı İslam için sallayacaktı. En büyük duası cenk meydanında, cihat meydanında, şehit olarak ölmek olan Hâlid bin Velid, Fahr-i Kâinat Efendimiz’den “Allah’ın Kılıcı” unvanını alacaktı.

Sancağı Hâlid bin Velid aldı. İşte şimdi ocak tutuştu, savaş kızıştı.”

Hâlid bin Velid’in katıldığı ilk cihat, Mute Savaşı oldu. Fahr-i Kâinat Efendimiz’in Rum kayserine gönderdiği Hâris bin Umeyr’in (r.a.), Şam valilerinden Şurahbil bin Amr tarafından şehit edilmesi üzerine, Resûlullah üç bin kişilik bir ordu hazırladı. Ordunun kumandanı olarak Fahr-i Kâinat Zeyd bin Hârise (r.a.) atadı. Fakat Resûlü Ekrem, buyurdular: “Şayet Zeyd şehit olursa Câfer bin Ebî Tâlib (r.a.) kumandayı ele alacak, o da şehit olursa Abdullah bin Revâha kumandan olacaktı. Şayet o da şehit olursa aranızdan birini seçin.”

Hâlid bin Velid (r.a.), Kureyşin komutanı olarak İslam Ordusu’na katılsa da, Mute Savaşı’na herhangi bir yetki ile değil yalnızca bir nefer olarak gitmişti. Medine’den hareket eden mücahitler, Bizanslılarla Mute mevkiinde karşılaştılar. Bizans ordusunun sayısı bir rivayete göre 100 bin, diğer bir rivayete göre 200 bin civarındaydı. Üstelik İslam Ordusu’ndan çok daha iyi bir şekilde silahlanmışlardı. Fakat ne Bizans’ın asker sayısı ne de onların silahları, Allah için şehit olma arzusu, isteği ve niyetiyle kılıçlanan İslam Ordusu’nun mücahitlerini ne kadar etkileyecekti? Mücahitler, Zeyd bin Hârise (r.a.)ın arkasında “Allah, Allah!” sesleriyle şahlandılar. Savaş başlamıştı. Bir müddet sonra Hz. Zeyd sancak elinde şehit düştü. Sancağı Hz. Câfer bin Ebî Tâlib (r.a.) aldı. Bir müddet Hz. Câfer komutasında İslam Ordusu Bizans kuvvetleriyle çarpıştı. Bir müddet sonra Hz. Câfer de şehit oldu ve sancağı Hz. Abdullah bin Revaha (r.a.) aldı. Hz. Abdullah da kahramanca çarpıştı ve şehit oldu. İslam ordusu kumandansız kalmıştı. Bunu fırsat bilen Bizanslılar son vurgun için atağa geçtiler. Cenk meydanında Sâbit bin Akrem (r.a.), sancağa sarılarak, dağılan askeri toplamaya uğraşıyordu, “Ey Müslümanlar! İçinizden birini kumandan olarak seçin ve onun çevresinde toplanın.” diye bağırdı Sâbit bin Akrem. Mücahitler savaşın atmosferiyle “Biz seni kumandan seçtik, sana razıyız.” dediler. Fakat Sâbit bin Akrem (r.a.), bunu kabul etmedi ve sancağı Hâlid bin Velid’e uzattı. Hz. Hâlid bir nefer olarak katıldığı bu savaşta kumandanlığı kabul etmek istemedi. Fakat Sâbit bin Akrem’in, “Sen savaş usulünü benden daha iyi bilirsin.” demesi üzerine sancağı eline aldı.

Cenk meydanı Resûlullah’ın önünde

Mûte Savaşı’nın yaşandığı esnada Fahr-i Kâinat Efendimiz, Ashab-ı Güzin Efendilerimizle birlikte idi. Zaman ve mekân perdesi ortadan kalkınca, Hz. Fahr-i Âlem, tıpkı Miraç hadisesini anlatırken Cibril-i Emîn’in Kudüs’ün maketini gözünün önüne getirmesi gibi Mute’nin cenk meydanı Fahr-i Âlem’in gözleri önüne geldi. Savaş meydanını olduğu gibi müşahade eden Fahr-i Kâinat, Ashâb-ı Güzin Efendilerimize o esnada yaşananları anlatmaktaydı: “Onlar düşmanla karşılaştılar. Zeyd şehit oldu. O şimdi cennete girdi. Orada koşup duruyor. Sonra sancağı Câfer aldı. O da şehit oldu. Şimdi o, yakuttan iki kanadıyla uçuyor. Câfer’den sonra sancağı Abdullah bin Revâha aldı. O da elinde sancak olduğu hâlde şehit edildi. Abdullah bin Revâha’dan sonra sancağı Hâlid bin Velid aldı. İşte şimdi ocak tutuştu, savaş kızıştı.”

Fahr-i Kâinat, sancağı Hâlid bin Velid alınca, ellerini kaldırarak, “Ey Allah’ım! O, Senin kılıçlarından bir kılıçtır, ona yardım et.” diye dua etti. İslam ordusu Fahr-i Kâinat’ın duasıyla derlenip toparlandı. Hâlid bin Velid’in kumandasında düşmanla çarpışmaya devam etti. Bir müddet sonra Rumlardan bir bölüğü bozguna uğrattı. Cenk meydanında vakit ilerlemiş ve karanlık iyice bastırmıştı. İki ordu birbirinden ayrıldı ve dinlenmeye çekildi. Bir savaş dehası olan Hz. Hâlid için bu, bulunmaz bir fırsattı. Bir avuç askerle, kalabalık Bizans ordusuna ağır bir darbe indirmenin planını yaptı. Karargâhı dolaştı, İslam askerine hal ve kal ile moral verdi. Kafasında çizmiş olduğu yeni savaş planını uygulamaya koydu. Ordunun sağ kanadındaki mücahitleri sol kanada, sol kanattakileri sağa, arkadakileri öne ve öndekileri de arka safa yerleştirdi. Böylece “taze kuvvet” imajını vererek düşmanın halet-i ruhaniyetini sarsmayı amaçladı. Sabah olmak üzereyken “hücum” emrini verdi. Rumlar, karşılarında farklı şekil ve kıyafetlerden askerleri görünce “yardımcı kuvvetler geldi” hissiyle korku ve paniğe kapıldılar. Bu paniği fark eden İslam askeri âni bir hücumla düşmanı bozguna uğrattı. Hâlid bin Velid, yeni bir düzene koyduğu İslam ordusunun komutanı olarak en ön safta kılıç sallıyordu. O gün Hâlid bin Velid’in elinde dokuz kılıç kırılmıştı. Fahr-i Kâinat’ın “senin kılıçlarından bir kılıç” duasına mazhar olan Hâlid bin Velid, Bizans ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Bu savaştan sonra “Seyfullah” yani “Allah’ın Kılıcı” lakabıyla anılmaya başladı.

Halid’in en çok zevk aldığı şey Allah ve Resûl’ü yolunda kılıç sallamaktı

İnsanı dünya üzerinde mutlu eden bin bir an vardır şüphesiz. Her insan için mutluluğun tarifi başkacadır. Fakat bütün insanlık içinde “Allah yolunda ölmekten –ki Allah yolunda ölenlere ölü demeyeniz, onlar diridirler fakat siz bilmezsiniz- tat alanların” sayısı nicedir? Fahr-i Kâinat’ın duasına mazhar olarak ‘Seyfullah’ lakabını alan Hâlid bin Velid’in dünyada en çok lezzet aldığı şey “Allah ve Resûl’ü yolunda cihat etmekti.” Kendisi bir cenk meydanında günün ağarması ve cengin başlamasını beklerken şöyle diyordu: “Resûlullah tarafından gönderilen bir askerî birlik içerisindeydim... Ayaz ve buzlu bir geceydi. Düşmanla karşılaşmak için sabırsızlıkla sabahı bekledim. Yeryüzünde benim için o geceden daha tatlı bir an yoktur. Kazançlı olmak istiyorsanız cihada sarılın.” Cihadın “çok sevdiği bir kadınla evlendiği geceden veya bir erkek çocukla müjdelendiği günden daha lezzetli olduğunu” söyleyen Hz. Hâlid bin Velid’in en büyük dualarından biri de cihad ederken cenk meydanında şehit düşmekti.

Hz. Ömer’in emrine karşı gelmedi

Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ahirete teşriflerinden sonra Hâlid bin Velid gerek Hz. Ebû Bekir gerekse de Hz. Ömer’in hilafetleri zamanında ordu kumandanlığı vazifesine devam etti. Onun komutasında cenk eyleyen İslam ordusu hiçbir savaşı kaybetmemişti. Bu şanı İslam düşmanlarının kulaklarına yerleşmiş ve kalplerine büyük bir korku salmaktaydı. Fakat Müslümanlar arasında artık, “Hâlid’in girdiği savaştan mutlaka galip çıkarız.” gibi fikirler iyice yer etmeye başlamıştı. Bilhassa Hz. Ömer zamanında artık İslam askeri, Hâlid bin Velid komutasında savaşmayı, savaşı direkt kazanmak olarak görmeye meyletmişti. Hz. Ömer, İslam askerinin hâlini fark etmiş ve bundan tedirgin olmuştu. Çünkü yeryüzünde her iş Allah’ın takdiri ve kontrolüyleydi. Müslümanların gaflete düşerek, Allah’ın yardımını unutup bütün galibiyeti Hz. Hâlid’e yüklemelerinden çekinmekteydi. Bu sebeple, Hz. Ömer, bir insanın yalnız başına her şeyi yapmaya muktedir olmadığını göstermek ve endişe duyduğu durumun vuku bulmaması için Hz. Hâlid’i kumandanlıktan azlederek yerine Ebû Ubeyde bin Cerrah (r.a.)’ı tayin etti. Bu emir Hz. Hâlid’e tebliğ edildiğinde, büyük kumandan nefsine karşı verdiği savaşta da galibiyetini gösterircesine, karara hiç itiraz etmedi ve Hz. Ömer (r.a.)’ın kararını hemen kabul ederek Hz. Ebû Ubeyde’nin emrine girdi. Komutanı, kumandanı olduğu orduda artık bir asker olarak savaşacaktı Hâlid bin Velid. Bu yaşananlar, gelecek nesiller için adeta bir örnek teşkil ediyordu. Yenilmez komutan, Hz. Ömer’in büyük bir incelikle farkına vardığı durumu anlamış ve kendisini komutanlıktan almasına hiçbir şekilde karşı çıkmamıştı.

Efendimizin mübarek saçını sarığında taşırdı

Hâlid bin Velid, Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimize karşı büyük bir muhabbet besler ve O’na karşı Hücurat Suresi’nin ilk beş âyetindeki edebi mükemmelen yerine getirirdi. Fahr-i Kâinat Efendimizden gelen her şeyi mübarek telakki ederdi. Yermuk Savaşı’nda, cengin vermiş olduğu kargaşa içinde Hâlid bin Velid, başından sarığını düşürmüştü. Cenk meydanında durumu fark ettiği an hemen askerlere sarığı aramalarını ve ne suretle olursa olsun sarığı bulmalarını emretti. Askerler sarığı uzun süre cenk meydanında aradıktan sonra buldular. Mübarek sarığı birçok yerinden yırtılmıştı. İslam askeri, gayr-i ihtiyari olarak Hz. Hâlid bin Velid’e birçok yerinden yırtılmış ve eskimiş bu sarığın niçin ısrarla bulunmasını emrettiğini sordular. Hz. Hâlid bin Velid’in verdiği cevap ise her şeyi açıklıyordu: “Resûlullah umre yaparken mübarek başını tıraş ettirdi. Bütün sahabiler ondan kesilen saçları daha yere düşmeden aldılar. Ben diğerlerinden daha atik davranıp onun mübarek saçlarını aldım ve bulduğunuz sarığımın içine koydum. O günden beri bu sarık başımın üzerinde olduğu için, hangi savaşa girdiysem muhakkak galip geldim.”

Allah’ın Kılıcı göz yaşlarıyla ahirete teşrif etti

Müslümanlığından önce ve Müslümanlığından sonra bütün bir ömrünü at üzerinde savaş meydanlarından geçiren Hâlid bin Velid’in vücudunda kılıç ve ok yarası olmayan tek bir yer kalmamıştı. Fakat bu koca komutan, Hicret’in 21. yılında, Humus’ta hastalandı. Yatağında yatar vaziyette ahirete teşrif etmeyi beklerken ağlıyordu. Bütün ömrünü cenk meydanında geçiren koca komutan gözyaşları içindeydi. Yanında bulunan silah arkadaşlarına seslenerek kılıcını istedi. Kılıcının kabzasını tutarak, tüm içtenliğiyle yârini okşar gibi onu okşadı. Sonra kılıcına eğilerek kulağına bir şeyler fısıldadı: “Nice kılıçlar parçalandı elimde. İşte, sen, benim ölümümü görecek olan son kılıcımsın. Beni böylesi mahzun eden, hayatı hep savaş meydanlarında geçmiş, yatak yüzü görmemiş bu Hâlid’in, yatakta ölüyor olması.” “Ey ölüm” diye seslendi Hâlid bin Velid, “Seni her zaman, harp meydanında, atımın üzerinde, düşmana Allah için kılıç sallarken, şehit olmak için bekledim.” Onca duasına rağmen, ölüm onu cenk meydanında bulmamıştı. Vücudunda yara almamış tek bir yer kalmadığı hâlde şehitliğin kendisine nasip olmadığına ağlıyordu Hâlid bin Velid. Son demlerinde dudaklarını kıpırdatarak şöyle diyordu: “Şu kadar savaşta bulundum. Vücudumda kılıç, mızrak, ok yarası bulunmayan bir tek karış yer yoktur. Fakat görüyorsunuz ki, develer gibi yatağımda ölüyorum. Korkaklar dünyada rahat yüzü görmesin!” Takati iyice azalan Allah’ın Kılıcı, Yermük Savaşı’nı hatırlayarak buyurdu:“- Ah Yermük günü! İnsan kanlarının vâdide sel gibi aktığı Yermük! Şiddetli bir kırağının olduğu gece, gökten boşanan yağmura karşı, kalkanımın altında gecelediğimi unutamıyorum. O gece Muhâcirlerden kurulu akıncı birliğimle baskın yapmak için sabahı zor etmiştik. Ah Yermük harbi! Üç bin yiğitle, yüz bin kâfire karşı zafer kazandığımız Mûte’yi bile unutturdun! Ey yakınlarım! Cihâda sarılın! Bu topraklar ancak cihâd etmekle korunabilir. Yermük, Rumlarla yaptığımız ilk büyük savaştır. Bundan sonra, daha nice savaşlar birbirini takip edecektir. Sakın gaflete düşmeyin! Şimdi, kendimi at kişnemeleri arasında, Allah Allah nidâlarıyla insanlara dar gelen Yermük Vâdisi’nde hissediyorum. Vallahi Rabbimden, beni her gazâda diriltmesini ve o savaşın hakkını vermeyi isterim.”

İyice kuvvetten düşen Hâlid bin Velid, “Beni ayağa kaldırın!” diye buyurdu. Bir müddet sustuktan sonra, “Vasiyetimi bildiriyorum, beni ayağa kaldırın” diyerek tekrarladı sözünü. Yanındakiler koluna girerek, koca komutanı ayağa kaldırdılar. Hazreti Hâlid bin Velid son sözlerini söylüyordu: “Beni bırakınız! Şimdiye kadar hep taşıdığım kılıcım, artık beni taşısın. Ölümü, savaştaymışım gibi ayakta karşılayacağım. Öldüğüm zaman, atımı, savaşta tehlikelere dalabilen bir yiğide veriniz! Atım ve kılıcımdan başka bir şeye sahip olmadan öleceğim. Mezarımı, bu kılıcımla kazınız! Kahramanlar kılıç şakırtısından zevk alır.”

Bu sözlerden sonra yatağa doğru düştü ‘Seyfullah’. Kelime-i Şehâdet getirdi ve gözlerini kapadı.

Metin Erol, şefaatine nail olmak ve O’nun yiğitliğinden bir pay alma duasıyla yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Aralık 2018, 00:06
YORUM EKLE
YORUMLAR
Murat Keskin
Murat Keskin - 6 ay Önce

Hâlid bin velid yani seyfullah Allahın kılıcı harp meydanlarında şehit olmasada İslam şehididir büyük komutandır.

İnsan
İnsan - 4 ay Önce

Sağ olun

banner19

banner13