banner17

Ölümlerden ölüm beğendik düştük yollara!

Bütün modern zamanların hür sürgünü: Bediüzzaman Said Nursi'yi bir coşku ile anlatmak istedi Faik Öcal.

Ölümlerden ölüm beğendik düştük yollara!

 

Ben Said Nursi, son yüzyılın son vurgunu. Şirk deryasında iman ordusunu kurmaya çalışırken oldu her şey. Boynuma vuruldu kesif kement, atıldı üzerime kirli yaftalar. Boy verdi yolumda mücahitler, Van’dan İstanbul’a, Barla’dan Emirdağ’a, Eskişehir’den Urfa’ya. Önüne geçemezdi kimse kaderin. Kestiremezdi kimse olacakların. Önüne geçilemezdi olacakların. Rahman’ın söyletmek istediği bir şey vardı Risaleler rahlesinde, şerha şerha, oluk oluk, anbean.

Yürüyün ışığa, nura, aydınlığa

Ol zaman, düştü avuçlarımıza ateş, iman hükmünde. Bir bir düştü eski kaleler surlar beldesinde. Rahmet olup yağdı yağmur Anadolu’nun her bir kâşanesinde. Dinim garip, ben garip, zaman garip, dünya ahir. Omuzlarımızda ağır bir yük, teheccüd timsali ocaklar. Rahman azimdi. Ellerimden tutacaktı, yürü diyecekti, said kullarım. Yürüyün ışığa, nura, aydınlığa. Arkanıza bakmadan, taviz vermeden, eğilmeden, tereddüt etmeden, yürüyün.

“Her hayrın başı, Bismillahtır”

Bedir’de aydınlık bir yolduk ashabın zırhında, Mus’ab’ın yüzünde. Kuytuluklardan çıktık, “Ya Hannan, Ya Mennan!” diyerek. Ne çok acıydık hep kahır yüklü, mahzun ve mahfuz. Nice yoksulluklar gördük, nice yoksunluklardan geldik. Yine de her şeyin başı ve sonu olarak Rahman’ı gördük, bildik, teslim olduk. Biliyorduk “Her hayrın başı, Bismillahtır.” Sözler boynumuzda kement. Bir adım geride müşriklerin kesif kokusu, münkirlerin gaflet sürüsü. Bir adım ötede müminlerin şahadet yurdu, kahramanların kurtuluş ordusu.Bediüzzaman Said Nursi

Ölümlerden ölüm beğendik de geldik bugünlere

Son Peygamberi yegâne rehber bildik, ölümlerden ölüm beğendik, almadık hiçbir vakit mazlumun ahını, aman vermedik zalime, dönmedik sırat-ı müstakimden. Yeni Ümmü Cemiller feminist kumpaslarla görünmez dikenler atarken yolumuza, sahte simülakrlarla postmodern Ebu Lehebler nefretini gizliyordu üzerimizde. Değişmeyen bir şey vardı Bilalî dillerde:  Ahad! Allah bir… Ölümlerden ölüm beğendik de geldik bugünlere. Düştük Kandahar gecelerine. Bir ebru sergisinde arzı endam ettik, Lizbon kaldırımlarında. İnvilades’te nur yüzlü bir muştuyduk. Saint-Michel’de yepyeni bir sabah, Sıraservilerde bir tutam yüzgörümlüğü, kedi zikri, sürahi hakkı, secde kokusu, tespih sesi…

Bütün modern zamanların hür sürgünüyüz yurdumuzda

Hacı Atamın uykusuz geceleriyiz Türkistan yollarında. Hulusilerin inziva yurduyuz yakin mülakilerde. Yüksellerin haktan suretiyiz ikindi sularında. Gelecek güzel Bayramların habercisiyiz uzak yakınlıklarda. Bir kuşluk vakti geçeriz kendimizden. Bütün modern zamanların hür sürgünüyüz yurdumuzda. Kan ağlar ezanlarımız, müezzinlerin süngülenmiş ciğerlerinde. Rahman ve Rahim olan Allah’a ant olsun ki dönmedik sözümüzden, dönmeyeceğiz, “Asla ve kat’a!” Bir duanın gölgesinde yürürüz. Bizi tutamazlar, yolumuzdan alıkoyamazlar. Biliyoruz, hizmet en büyük nimettir, Selahaddin yurdunda. Nâr nura dönüşünce bütün muhlis duaların encamında, iman bir başka dönermiş başa, beşer sözünün düştüğü yere, insan olma serüvenin başladığı noktaya. Bir ağacın kovuğunda veyahut Şam’da Emevi Camisi’nde.

Bizi yalnız koymayan, darda bırakmayan Rahman’dı

“La ilahe illallah” sancağını açtık Osmanlı’nın her bir toprağında. Sürüldük, sürgünlükler yedik hiç yoktan. Fenalıktan Baki olana gidiyorduk, ne gam. Hapishanelerde Yusuf’tuk, tımarhanelerde Mecnun. Aşkın bir cilvesiydi cümle kapılarında düşerek yol almak. “Belâ” demiştik, zamanın olmadığı zamanlarda. Boynumuzun borcuydu düştüğümüz yerden kalkmak. İşaretimizdi, ayırt edici vasfımızdı.  Velev ki cümle kapısıdır dünya hayatı. “Bismillah” dedik, açtık yeniden “La ilahe illallah” sancağını. Sancağı emanet eden Bir’i vardı, elimizden tutan Dost’umuz vardı. Bizi yalnız koymayan, darda bırakmayan Bir Dost’umuz vardı. Yolumuzu aydınlatan bir dürr-i yekta vardı. Sonra, (sırf imtihan gereği ve de sebepler dairesinde) canımızı acıtan müşrik oklar, ağzımızın tadını bozan münkir nefesler, ayaklarımıza dolanan zehirli sarmaşıklar vardı.

İhlâs, iman ve uhuvvet ile tahkim ettik imanımızı. Şenlendirdik gecelerimizi, bütün bir ömrümüzü. Acıyı katık yaptık gözyaşlarının yanında. Alıkoymadı yolumuzdan, Ad kavminden kalma müşrik rüzgârlar. Üzerimize üzerimize gelirken menhus ve dessas nefesler. Tahammül ettik, yol vermedik modern tağutlara, postmodern putlara. Yer açtık aşka, çığır açtık bir başka.

Yürüyün demişken Rahman ve Rahim Allah, kim dur diyebilirdi ki

Aman dilemedik zalimlerden, avuç açmadık karanlığa. Zül saydık yaşanılası iklimlerde bir başına galip gelmeyi, alıp başını gitmeyi. “Rahman ne güzel vekil” dedik, “Hiç bırakır mı bizi bir başına, darda.” Ondan gelmiş Ona dönüyorduk, bunu biliyorduk, bunu söylüyorduk. Sökün etmişti dikiş boşluklarından şirk ordusu. Söylenecek sözümüz vardı, Rahman ne güzel vekildi, âlem sabitti, dünya değişikti. İslam Bediüzzaman Said Nursidemiştik, düşmüştük yollara. Dünyanın sonunda bulmuştuk kendimizi, yürüdük ölümlerden ölüm beğenerek. Ne çok devrildik şakirt çıralarında. Durmadık, dönmedik, vazgeçmedik. Yürüdük acılı sızılı, zorlu meşakkatli. Yürüyün demişken Rahman ve Rahim Allah, kim dur diyebilirdi ki. Yürütmüşken âlemlerini Rabbi Allah, kim durdurabilirdi ki.

Taviz vermedik Rabbimizin bize bıraktığı emanetten

Kurtulduk kendimizden bir gece cümlemiz hepten. Emir gelmişti gaipten, yüce merciden. Kurtuluş ordusu kurulacaktı son peygamberin mümtaz arkadaşlarından, zarif hüznünden, derin ilminden. Kıyam ettik şirk deryasının ortasında. Taviz vermedik Rabbimizin bize bıraktığı emanetten. Hizmetkârı olacaktık din-i mübinin. Gönlümüzü dağlayacaktı Kur’an-ı azimüşşan. Çağ yangınlarından çıkıp gelmiştik. Biliyorduk ve yürüyorduk. Sözümüzden dönmüyorduk. Musa’nın asasına vurmuş Rahman, iman ve küfür muvazenesini. Gelsindi şimdi Firavunlar, gitsindi Karunlar, Deccaller, Ebu Cehiller. Kastamonu’da bir gelinciktik, Isparta’da bir gül. Münacatta bulunuyorduk kavlimizce. Yürü demişti bir kere Rahman, kim dur diyebilirdi, kim tutabilirdi

Yarınlara gün yüzü göstermek içindi bütün her şey

Günyüzü görmedik vakti zamanında. Yarınlara gün yüzü göstermek içindi bütün her şey. İnkıta, ıstırap, inziva… Asım’ın neslindeydik, Muhammed’in ümmetinden, zamanı Kur’an’a okutmak için gelmiştik, harikalar içinde bir sanduka; sade ibrişim şualar, müzekkî lem’alar, mezkûr sözler, vesair lahikalar. Ezcümle münevver risaleler. İşte bir Ali yalnızlığı, bir Geylani riyazeti, bir Selahaddin şecaati

Gün ortasında parıldamıştı hakikat, bambaşka bir surette, harika bir mahiyette

Güneş hiç bu kadar küçülmemişti nezdimizde, hiç bu kadar büyümemişti icabında. Gün ortasında parıldamıştı hakikat, bambaşka bir surette, harika bir mahiyette. Geçip giderler insanlar, yerinde durur hakikat, satır satır, dize dize, ayet ayet. Güneş hiç bu kadar utandırılmamıştı bir başka dilin boyunduruğunda. Rahman ve Rahim olan Allah kebirdi, kadirdi, hâkimdi. Elbette bir hesabı, bir bildiği vardı bütün olanların ve hesapların üstünde. İlk sözü o söylemişti bir Leyli Kadir’de. “Kûn fe yekûn” demesi kâfiydi ve son sözü de O söyleyecek kıyamet suretinde, din gününde. “Ya Sabır!” diyecektik biz, kurtuluş ordusu, kurtuluş, iman taifesi. Taif’te taşlanan peygamberi hiç çıkarmayacaktık aklımızdan.

 

Faik Öcal yazdı

Güncelleme Tarihi: 16 Haziran 2012, 02:01
YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmail Aydoğdu
İsmail Aydoğdu - 6 yıl Önce

Hazreti üstadı bu üslupla kaleme almak çok hoş... Sığmaz satırlara lakin anmak ve anlamak için bir dibace olması dileği ile... Yüreğinize sağlık...

erdal
erdal - 6 yıl Önce

elinize ve yüreğinize sağlık gerçekten güzel bi yazı olmuş

banner8

banner19

banner20