banner17

O kadar meşayih tanıdım, böylesini görmedim

Murat Kapkıner dunyabizim’deki Müstesna Güzeller portrelerine devam ediyor. İzini bulması pek güç Mustafa Dayı’yı anlattı..

O kadar meşayih tanıdım, böylesini görmedim

 

Dikkat ettiyseniz, andıklarım hep ‘dayı’, ‘baba’, ‘ana’.

Şimdiye kadar yazılmış, yayınlanmış tasavvufî sohbetlerdeki ‘olağanüstü’ ile bizim anılarımızdaki ‘keramet’in farkını gördünüz mü? Hiç düşündünüz mü? Dikkatinizden kaçtıysa dikkatinizi çekmek istiyorum. Anılarımda anlattıklarım fevkaladedir ama insanın kafasını karıştıracak şekilde anlatılmış, determinist yasaların dışında olan pek bir şey yok. Kişide iman oluşturan ‘tevafuk’ ötesi şeyler var ama gene de kendini yadsımaya koşullamış biri için ‘milyarda bir ihtimal de olsa; ihtimaldir’ diyebileceği şeyler. Asıl kerametin, mucizenin bu olduğunu düşünüyor, önemsiyorum.varide dergisi

Gilanî Hz.lerine nispet edilen, pişmiş tavuğa ‘püf’ denilince dirilmesi olayı benim kuşkularımı artırırdı. Yani keramet, ne kadar büyük olursa olsun, isteyene bir inkâr kapısı her zaman bırakmalıdır. Kitaplarımda açıklamaya çalıştım. Oralardan okunmadıysa, bu anılarda anlatılanlar tekrar tezekkür edilerek ne demek istediğim teyit edilebilir.

Andıklarım hep ‘dayı’.  Allah’a hamdolsun ki ben onları gıyablarında anarken hep taziz etsem de onlar esasen benim anamın kardaşı vs. oldular.

Aristokrat İslam nedir?

Sizi de düşündürmüyor mu:  Mesela Kur’an’da Hz. Allah Celle Celalûhu…Tealâ ve Tekaddes Hz.leri  vs. yok;  yalın ve son derece samimi yalnız Allah var.

Peygamber de (aleyhisselam), gördüğünüz gibi kendisine dua (salat) edilmesi vacip, saygı gösterilmesi emredilmiş olmasına karşın kutlu çağda sadece Rasulüllah’tır. Yanında da söylemeye çalıştığım samimi sevginin kanıtı bir deyim: “Anam babam sana kurban olsun.”  Zaten ayette Hz. Aişe için “müminlerin anası” denildiğine göre, bir bakıma Hz. Peygamber de “baba”dır. Bilmem anlatabildim mi. Yani bizim işimiz Kutlu Çağ’dan beri halk işi, sevi işidir; diplomatik, aristokratik değildir.

Söz buraya gelmişken (Mustafa Dayı’nın hiç acelesi olmadı) şu Aristokrat İslam’dan bahsedeyim kısaca. Neticede İslam’dır ama Hz. Peygamber’in, ashabın yaşadığı İslam değildir. Bu İslam, saray İslam’ıdır ve imparatorluklarda gelişti. Bu İslam çok hayâlıdır; hâşâ Peygamber de sahabi de hayâsız değillerdi ama ortalama Araptılar; müstehcen sayılacak şakalar bile yaparlardı. Bu İslam (aristokrat), kadını cumbaların gerisine hapsetmiştir; Kutlu Çağ’da kadın özgürdü. Kutlu Çağ’da, ayetler, devlet bütçesi ayırarak köleliği ifnaya çalışmışken; bu İslam düne kadar adam alıp satmıştır. Vs. Vs. Özeti şu: Saray, İslam’ın ‘folklorik’ yönünü ifnal etmiştir. Hz. Peygamber’in çağı, M. Akif’in dediği gibi ‘çok hayâlıdan da çok hayâsızdan da nefret’ edilen bir çağdı.

Ayet, azabın da rahmetin de “umulmadık” bir yandan geleceğini söylüyordu

Birkaç zaman görüşememiştik. Hayra Hizmet Vakfı’ndan ayrılmayı mı düşünüyordu, izinli miydi anımsamıyorum. Konya Çıkrıkçılariçi’nde karşılaşıp eline uzandığımda, engelleyerek, o hep güleç yüzüyle (yalvarırken bile gülümserdi) bana yekten: “Allasen beni yazma” diye yalvardı. Ben gene bel bel baktım çünkü tam da o sıralar Mustafa Dayı’yı yazmayı düşünüyordum. O’na söz verdiğimi anımsamıyorum ama şimdi yazacaklarım kesinlikle hıyanet.

Malatya’dan Konya’ya tayinim çıktığında…

Yani şöyle: Malatya’da nefes alacak halim kalmamıştı. Günde yarım saat dışarı çıkıyor, siyah gözlük kullanıyordum. Daha önceleri anmışımdır: Ya delirmeyi ya intiharı filan bekliyordum. Yok. Hiçbir çıkış yolum yok, hiçbir ümidim yoktu. Zaten aklıma bir kurtuluş ihtimali gelse kesinlikle o ihtimal ile kurtulamayacağımı aynel yakiyn biliyordum. Çünkü Ayet, azabın da rahmetin de “umulmadık” bir yandan geleceğini söylüyordu ve ben bu hakikati test etmiştim. Umduysan, ordan gelmez: çek çizgiyi.

Bir düş gördüm: Laz Ahmet Dayı (inşallah onu da anarız)’nın tayini çıkmış. O gün Rahmetli İsmail’in çay ocağında (cami cemaati) görüştük. Gördüğüm düşü anlattım: “Ahmet Dayı düşümde tayinin çıkmıştı” dedim. Bana bir genç böyle bir rüya anlatsa derhal yorumlar, ‘yakında öleceğimi’ düşünürüm. O’ysa, Bafra cıgarasından çekip üfleyerek, hiç düşünmeden: “Sen yakınlarda bir yerlere gitmeyi düşünüyor musun” dedi. “Yok” dedim. “E..  bekle hele” dedi.

Tekme tokat çıkarıldım Malatya’dan

Hapishanelerde tahliyeniz geldi miydi, sizi tekme tokat atarlar dışarı; dakikasında; yatağınız yorganınız arkadan gelir. (O esnada içerde seni biri vurursa başı belaya girecektir idarenin.)

Kısa bir zaman sonra, aynen bunun gibi, tekme tokat çıkarıldım Malatya’dan. Çocuklarım, eşyam arkamdan geldi. Ecel gibidir: Tayininiz çıkınca ne bir saat öne alabilir ne bir saat tehir edebilirsiniz.

Konya’ya tayinim çıktığında gerçekten şehre bir taze kan gelmişti. Her hafta seminerler düzenliyor, işin ehli birini konuşturuyor, sonra müzakere ettiriyordum. Öyle ki bana Hasan Hoca’nın (Hasan Hüseyin Varol) tahsis ettiği salon yetersiz kalmaya başladı ve zaten daha sonra Belediye’nin salonuna taşındık.

O kırk elli kişiyi zor alan salonda insanlar sandalyedelerdi ve et et üstüneydiler. İşte bu sıkışıklıktaki bu kırk elli kişiye, konferans esnasında, birkaç posta çay dağıtıp çıt çıkarmayan, tepsisindeki kaşıkların bardaklara çarpmadığı, bir bardak çayın dökülmediği servisi yapan çaycımız Mustafa Dayı’ydı ve üstelik Mustafa Dayı topaldı.

Bu durumun normal olmadığını çok sonraları anladım.

Hayra Hizmet Vakfı KütüphanesiBeni aradığını, beni merak ettiğini, benimle görüşmek istediğini söylediler. Çaycı bir amca. Hayra Hizmet Vakfı Kütüphanesindeki odama demek ki ben düzenli gelip gitmiyorum. Ve günler içinde tanıştık. Çaylarımızı getirdi. Tanıştık. Mustafa Dayı sürekli tebessüm eden yüzüyle bana el ense çekiyor ve ben korkmaya başlıyorum: Tasavvuf tecrübem içinde (kendi kusurlarımdan ötürü) karşılaştığım şeytanlar burda da beni buluyorlardı. Malatya’dan onlardan kaçmıştım. Bundan dolayı da Konya’da daha bir müteşerri, daha bir akılcıydım.

Benim iç tecrübelerimi bilmeyenler, beni istikrarsız sanıyor: Adam bir derviş oluyor bir usçu.

Hayatın kendisi kimi zaman daha derviş kimi zaman daha rasyonel

Hem de o Konya günlerime denk gelen,  bir münafıkla ilgili bana son derece acı veren bir anımı aktaracağım.

İslamcıların çok iyi tanıdığı bu Münafık’la hiç görüşmemişim ama gıyaben hüsn ü zan beslediğim bir ağabeyimiz. Israrla beni aradığını öğrenip evimde misafir ettim; gönenmiştim.

Belki yirmi kişinin içinde,  bana değil, ortaya söylüyormuş gibi: “Abi! İki yüzümüz olmasın. Mesela Malatya’da bir, Konya’da öteki yüzümüzü göstermeyelim.” diyebildi. Ben saftım. Böyle kalleşçe dilden anlamazdım. Hiçbir tepkide bulunamadım.  Şaşırıp kalmıştım. Zaten herif gibi size söylenmeyince yanıt da veremiyorsunuz.

Hayatım boyunca doğrudan olmayan, namert saldırılar karşısında şaşırdım. Evimde yatırdığım, herkese olduğu gibi kendisine de yüreğimi açtığım Ağabey, sabaha kadar beni onaylamış, ertesi gün toplum içinde bunu yapmıştı.

Neyse. Konu bu değil. Konu şu ki bana kimse sormadı: ‘Yahu sen dün daha derviştin bugün daha şeriatçısın; ne iş.’ İş bu ki hayatın kendisi kimi zaman daha derviş kimi zaman daha rasyonel, daha acımasız.

‘Yükümü tutmuşum. Benim bu dünyada artık ne işim var’

Bizim Tahsin’le (sır yoldaşım Tahsin Varol) Konak’ta etli ekmek yiyor konuşuyoruz. O’na Malatya’dakilerin beni burda da bulduğunu söyleyip, şikâyet ediyor: “Yahu Tahsin! Adam (Mustafa Dayı), ‘yükümü tutmuşum’ diyor. Bunu nasıl söyleyebilir bir Müslüman. Bir Müslüman kendisinin artık kemalde olduğunu nasıl söyleyebilir” diyorum.

Mustafa Dayı bir gün böyle demişti: “Yükümü tutmuşum. Benim bu dünyada artık ne işim var. Ama Allah iyisini bilir. Almıyor yanına işte.” (İş bu ‘yükü tutma’yı ‘malı götürdüm’ anlamışım. Oysa ‘göçme’yi de içerir; anlamamışım.)

Etli ekmekçiden kütüphaneye geldik Tahsin’le. Mustafa Dayı bize çay getirdi ama servisi yapar yapmaz bana doğru eğilerek, tuhaf bir tonlamayla, o güne kadar ve daha sonra hiç demediği bir şey dedi: “Ben iyi değilim! Ben iyi değilim!” Sonra (kaşlarını kaldırarak) yineledi: “Ben iyi değilim! Ben iyi değilim!”

Öyle alışılmadık bir tonlamayla söylüyordu ki ona ‘Mustafa Dayı. Hayırdır. Derdin ne’ diyemedim. O, bir haber vermiyor; bir betimleme yapıyordu: “Sandığın gibi ‘kâmil adam’ olduğumu söylemedim, ben kâmil filan değilim, sadece, ‘kendimi ölmeye hazırladım’ demek istedim” diyordu.

Mustafa Dayı’nın kerametleri (salt bana açılan kerametleri) artınca…

Bu arada rahmetli Faik Dayı gibi O’nun da bana ‘evlenme teklifinde’ bulunduğunu, yani kendisine intisap etmemi istediğini anlamıştım.Murat KAPKINER

‘Gelin ettim, toprağa…’

Çok kötü tasavvufî tecrübelerim olmuştu. Öyle ki bildiğiniz İblis’i (hâşâ) Allah Teala sanabilmiştim. Mustafa Dayı, bunları bilircesine, bunları biliyorum dercesine, korkmamam için aynen şöyle demişti: “Bu mel’un öyle ki öyle oyunları var ki Haşa Allah zannedersin.”

Durum bu minval üzereyken, daraldım ve istihareye yattım; Mustafa Dayı kimdi. Düşümde Mustafa Dayı bir arslandı ve ürküyordum. (Gerçekte de, kara-sarı sakalıyla, yeldire yeldire yürümesiyle aslanı andırır bir görünümü vardı).

Düşümde bana: “Sen Allah’ın ordusundansın. Korkma.” denildi. Bu düşü Mustafa Dayı’ya anlattım. Yine gülümseyerek bana: “Demek bir şey yapamayacağımışık” dedi.

“Allasen beni yazma” dediği günlerdi ve ben bir çizgi ondan bahsetmiştim bir yerde. O günden sonra kayboldu. Gerçekten kayboldu.

Şimdi anımsadım o ‘bir yer’ Nefs Risalesi.  O kitapta ‘rıza’ makamını anlatırken Mübareği anmıştım. Şöyle: Mustafa Dayı’nın on sekiz yaşında bir kızı var ve hasta. Her görüşmemizde sorarız: “Dayı! Çocuk nasıl?” İşte “hastanede” der, “evde” der,  bir şey der. Yukarda mı söyledim, aşağıda mı anacağım, bir müddet görüşememiştik. Karşılaşınca, hal hatırdan sonra: “Dayı çocuk nasıl oldu” dedim.

“Gelin ettim” dedi. Durdu. Bir daha bir daha: “gelin ettim; toprağa” dedi ve ekledi, “on sekiz yaşındaydı. On sekiz yaşındaydı. O yanlış yapmaz. O yanlış yapmaz. On sekiz yaşındaydı.”

Cümle acısı üstünden başından akıyor olmasına karşın razıydı, rıza herhalde buydu.

O kadar meşayih tanıdım, ama böyle davrananı görmedim

Aradan yıllar geçti. İlkokuldan beri tanıdığım, o yıllardan sonra da beş- on yılda bir görüştüğüm, sevdiğim bir arkadaşım, vefa gösterip beni Vâride bürosunda buldu. Hal hatırdan sonra “çor çocuk nasıl”a sıra gelince anladım ki kırk (otuz sekiz) yaşındaki arkadaşım bekâr. Onu hemen evermem lazımdı. Birkaç girişimden sonra uygun, soylu bir kız bulduk. Her şey konuşuldu, halledildi ama ben ince bir rahatsızlık duyuyordum:  Ben bu arkadaşımı yakından tanımıyordum; ya elin kızının günahına giriyorsam. Oğlan tarafı için de geçerliydi endişelerim: ya kız aslında bir zebaniyse… Vicdanî, ciddî bir rahatsızlıktı.

Mustafa Dayı olsaydı da danışsaydım.

Neden olmasın. Ortalara dökülüp adresinin peşine düştüm. Filan yöre diyorlardı. Yanıma bir kilo toz şeker, bir paket çay alıp düştüm yollara. Bahçe duvarları yarıya kadar yağmurdan kardan erimiş, son derece eski bir tahta bahçe kapısı buldum.

Yaşlı, şişman, aksi bir kadın açtı kapıyı. Mustafa Dayı’yı isteyince ben, söylene söylene gitti.

Mustafa Dayı karşıma çıktığında üstü başı, kirpiklerine kadar toza bulanmıştı.

Beni çıplak odaya buyur ettiğinde, çantamdakilerin ne olduğunu anladı mı yoksa keşf ü kerameti miydi bilmiyorum; önce bana bir şeyhin huysuz karısından bahsetti. Karı bıkmışmış gelip giden yiyicilerden. Evde bir gün hiçbir şey kalmayınca (Mustafa Dayı anlatının burasında ‘ne çay ne şeker’ diye altını çizmişti) evi adamın başına yıkacakken kapı çalınmış ve deve yüküyle erzak bırakılmış eve.

Bu arada yarı yarıya su içeren bir bardak süt getirdi Mustafa Dayı.

“Dayı! Böyleyken böyle” dedim. “Ama bilmeden bir yanlışa, bir zulme vesile olmaktan korkuyorum.”

Anılarımı okudunuz. Siz de tanıklık edersiniz ki böylesini hiç görmemiştim. O kadar meşayih tanıdım; ama böyle davrananı görmedim:

Başını önüne eğdi. Kısa bir süre öylece kaldı ve başını kaldırıp, bu kez hiç de gülümsemeyen, ciddi bir yüzle:

“Çok iyi olacak. Bilhassa arkadaşın için çok iyi olacak” dedi.

Arkadaşım, yaklaşık kırk yaşındaydı; kız yirmi beş. Arkadaşımın soyluluk davası yoktu; kız Konya’nın en soylu ailelerindendi. Ve arkadaşım biraz baldırı çıplakken kız çehiz olarak apartman dairesi götürdü. Ve yirmi küsur yıldır evliler.

Ben bütün bunları, andığım o münafığın hakkımda konuştuğu yıllar yaşadım. Herkese her şey söylenmediği gibi, siz “Aman İblis’e dikkat” dediğinizde usçu; “Allah var ha! Aha burda.” dediğinizde zındık oluyorsunuz.

 

Murat Kapkıner inşallah devam edecek

Güncelleme Tarihi: 08 Mayıs 2012, 19:29
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet
Mehmet - 7 yıl Önce

Bu ortama yazdiklarinizi yutarcasina okuyorum. kendimden birseyler buluyorum belki, belki sadece teselli. Her-ne-ise onu yasattiginiz icin tesekkur ederim.. ellerinizden operim.. dua buyurun.

Rasim Özdenören
Rasim Özdenören - 7 yıl Önce

Murat Kapkın'er her zaman has, her zaman ilham verici. Bu metni iyi okuyun lütfen. O, yazı yazmıyor, kalbini ortaya koyuyor. Benden beklemeyeceğiniz bir ifade kullanayım: hastayım ona.Yazı yazmak isteyen müptediler onun metinlerini okusun, yazmayı ondan öğrensin. Biz nasılsa fırsatı kaçırdık, onlar kaçırmasın.Bu yazıların devamını bekliyoruz üstad, sana selam olsun.

banner8

banner20