banner17

O İstanbul'dan kaçıyordu!

Nurettin Durman, Kırağı Dergisi'nden Cengiz Coşkun'u hatırlatıyor. İstanbul'dan kaçışını, gelişini, Cağaloğlu'nu, arkadaşlıkları..

O İstanbul'dan kaçıyordu!

İstanbul kaçkını bir adam: Cengiz Coşkun

Cengiz Coşkun10 Aralık 2006- Günlerden Pazar.

Cengiz Coşkun dün öğleye yakın Cağaloğlunda Mehmet Varış’ın Kitabevi’nden aradı. Gel, dedi, Kâmil Doruk’la buradayız. Cumartesi olduğu için Beylerbeyi’nden Cağaloğlu’na gitmeyi göze alamadım. Malum benim de bir dükkân sorumluluğum var. Kâmil ile Cengiz arkadaş oluyorlar. Uzunca bir zamandan beri süren bir dostlukları var. Kâmil Doruk hikâyeci bir arkadaşımız. O da bir ara; daha evlenmemişken arada bir gelirdi Beylerbeyi’ne. Oturur uzun sayılacak sohbetler ederdik. Çay’dı, yemek’ti öyle bir hoş vakitlerimiz olurdu.

Antik sevgililere seslendi

Antik Sevgililer ve Ağlamayın Efendim adında iki hikâye kitabı yayınlamıştı o vakitler. İkinci kitabı için bir yazı yazmıştım: “Kâmil Doruk, uzun bir aradan sonra ikinci hikâye kitabını yayınladı. Bu, her şeyden evvel hikâyeciliğimiz adına sevindirici bir gelişmedir. Şiir kitapları gibi, hikâye kitapları da bin nazla basılıyor yayıncılarımız tarafından. Edebiyatın bu en önemli ikilisinin uzun uğraşlar sonundaki vazgeçilmez oluşlarıdır da bir yerde farkına varılan. Ne gam...” demişim 27 Ekim 1995’de... Sonra bu yazımı Uzun Günlerin Kısa Tarihi adındaki deneme kitabımda yayınlamışım. Benim bu kitabım da aslında günlük gibi bir şey. Ben deneme demişim... Zaman nasıl da çabuk geçiyor. Sahi kaç yıldır görmüyorum Kâmil’i... Hayret edilecek bir şey, demek ki iş güç, ev bark derken almış başını gitmiş zaman denilen küheylan.. Sağlık olsun tabi, olur ya insanlar bir vesileyle bakıyorsunuz bir araya gelmişler, hasret gideriyorlar. Kâmil, şimdilerde Yeni Şafak Gazetesinde çalışıyor.

Cengiz Coşkun, Şiir dizisiBu gün Pazar... Hava güzel. Deniz açık. Cengiz Coşkun teşrif buyurmuş Caminin önünde oturuyoruz.. Kalkıp çaycı Mazhar’ın orda çay içmeye gidiyoruz. Çaylar geliyor. Cengiz Coşkun şimdi Adana’da ikamet ediyor. İşi gücü orada… Bir aralar İstanbul’a taşınmış idi lâkin yapamadı anlaşılan. Çekemedi burada insanların, arabaların, bu kalabalık şehrin kahrını. Dayanamadı gitti. Dostluğumuz İstanbul’a gelişiyle başlamıştı. Kırağı dergisini Tayyip Atmaca ile çıkarmışlar ve bir seri de şiir kitabı yayınlamışlardı. Şiirinde bir dobralık hâkim unsur olarak görülüyor. Toplumcu bir şiir… Lirizme yanaşmıyor pek. Bir de şiir gecelerine gitmiyor, haz etmiyor şiir gecelerinden.

Deniz seyredilecek adam

Dergilere falan da öyle rastgele şiir göndermiyor. Bu uzun boylu, uzun ve kıvır kıvır saçlı şair grafik işleriyle uğraşıyor bir de. İşi o merkezde. Ayrıca hikâyeler yazıyor. Ve hiç acele etmiyor yayınlamak için. Bu yazdıklarını yayınlatmak için acele etmeyen şairlere yazarlara şaşmışımdır hep. Laf arasında Adem Özbay’a verelim dedim, yayınlasın. O tüccar, dedi. Tüccarlarla işim olmaz, dedi. Ha, iyi bir tüccardır, severim kendisini, diye de ekledi. Ben yıllar önce ona demiştim, dedi sonra, sen yazmayı bırak, ticaret yap... Yapıyor şimdi, dedim... Denizi seyrettik birlikte...

Cengiz Coşkun her İstanbul’a gelişinde mutlaka uğrar bana, dolayısıyla Beylerbeyi’ne. Beylerbeyi’ni seviyor Cengiz. Biraz da sanıyorum benle birlikte Beylerbeyi çekiyor onu. Mutlaka deniz kenarına bir uğrayacak her gelişinde. Orada oturacak, çay içecek, denizi seyredecek. Böyle bir merak mı desem yoksa gizliden gizliye denize karşı bir muhabbet mi desem, her gelişinde böyle oluyor. Bir de her gelişinde Dilmaçlar adlı dönercimizde bir kuru fasulye yeme âdetimiz oluştu tabii olarak. Kendiliğinden oluştu yani. Yahu Cengiz, başka şey ikram edeyim, diyorsam da o muhakkak kuru fasulye de ısrar ediyor. Böyle bir geleneğimiz de oluştu bu yıllar zarfında. Tabii bu biraz benim de işime geliyor. Dönerin fiyatı başka kuru fasulyenin başka...

Zaman boşa tüketmek için değil

Neyse bu yeme içme meseleleri öyle pek önemli değil zaten. Burada birincil önemi dostluklar alıyor tabii. Yoksa o kadar yolu niye tepip de gelsin ki bir adam. Arada bir sevgi, bir muhabbet olmalı ki bu kadar zahmete değsin bu ziyaretler. Aramızda bunların olduğuna inanıyorum elbet. Birbirini kırmak olmamış, muhabbet devam etmiş yıllardır. Daha ne olsun ki. Hem öyle bazı şeylerde de, fikir alış verişlerde iyi oluyor dostluklar. Güvenip, itimat etmesi de önemli tabii dostların birbirine. Yoksa neye yarar ki o kadar zamanı tüketmek için kafa patlatmak, boşluğu temaşa etmek...

Bir defasında şair ve müzisyen gençlerimizden biri çok ağır bir mektup yazmıştı bana. Düşçınarı dergisine şiir göndermiş ve ben ne şiirini yayınlamışım ve ne de gencimize iki satır bir şey yazmışım. O arada bir de şarkı kaseti çıkarmıştı şairimiz ve lütfedip bana da göndermişti ve bu kaset hakkında neler diyeceğimi merakla bekliyordu benden. Ben müzisyen değilim. Musiki bilgim sadece dinlemekten ibaret kalıyor.

Şarkıları dinlediğim halde, zayıf bulduğum veya olumlu bulduğum şarkılar hakkında bir fikir beyan edip bildirmemiştim. Zaten bu haddimi aşmak olurdu. Bunun üzerine zaman bir hayli geçmiş ve o ağır mektubu yazmıştı bana bu genç şairimiz. Zehir zemberek bir mektup… Adeta canımı sıkan bir mektuptu. Çok üzülmüştüm ama aceleyle bir cevap yazmak ta istemiyordum. Kendime boyna sabır telkin ediyordum...

Cengiz Coşkun ve Nurettin DurmanYakışı kalmayan unutulmalı!

Bir gün Cengiz uğramıştı gene. İstanbul’da çalışıyordu o vakitler. Evi falan buradaydı. Hoş beşten sonra mektubu Cengiz’e uzattım ve oku bakalım senin de yakından tanıdığın zatın mektubunu. Mektubu okudu. O da hoşlanmadı yazılanlardan. Bu mektuba cevap yazayım diyorum, dedim. Düşündü ve yazma, dedi bana. Kalsın, değmez, dedi. Sana yakışmaz, dedi.

Öylece kaldım. Evet bana yakışmazdı. O mektuba cevap yazmadım. Mektubu hâlâ saklıyorum. Cengiz’den başkasına da okutmadım mektubu.

Cengiz Beylerbeyi’ne gelişleri neticesinde bir de Beylerbeyi şiiri yazdı. Bende durur. Hiç bir yerde yayınlanmamıştır. Yahu Cengiz bu şiiri bir yerlerde yayınlatalım dediğimde yukardan doğru bana bakar ne lüzumu var, der geçiştirir. O arada kıvır kıvır olan uzun saçları sallanır mı ne? Yoksa bana mı öyle gelir. Altı yıldır berbere gitmiyor muş. Öylece uzatıyor saçlarını. Adama da yakışıyor hani o uzun kıvırcık siyah saçlar. Gerçi aramızda saç bakımından bir tezat var ama olsun ne yapalım. Şiire gelince eğer dergim olsaydı bu vesileyle ona hiç sormadan yayınlardım şimdi... Artık zamanı geldi çünkü... Şiir dinlendi dinleneceği kadar...

Bu defa, bu açık havalı, güneşli, Beylerbeyi gününde kuru fasulye yemek nasip olmadı. Biz tam yemeğe gitmek için kalkmışken bir Prof. Dr. dostum aradı, balık yiyelim, dedi. Misafirim var, dediğimde, o da olsun, dedi ve bize balık ikram etti. Ana caddeden Camiye doğru inerken soldaki üçüncü dükkânda, yani Taner’in yeri dediğimiz Yakamoz Restaurant’ta yedik. Burada yemekten sonra sıcak irmik helvası ikram ediliyor, sonra da çay veriliyor. Bana da saygıları, sevgileri var doğrusu. Burada buluşturduğum ve aynı masada oturduğumuz, birlikte yemek yediğimiz bu iki yabancı adam birbirlerine yabancı kaldılar. Bense ortada kalmış gibi oldum.

Cengiz CoşkunProf. Dr. dostum sık sık dükkânıma gelen biri. Neredeyse öğrenciliğinden beri tanıştığımız, konuştuğumuz biri. Amerika, Avrupa görmüş oralarda çalışmalar yapmış biri. Cengiz ise şair dostum, sohbet arkadaşım. İstanbul’a her gelişinde mutlaka beni arayan, ziyaretime gelen vefalı dostum. İkisini tanıştırmak, kaynaştırmak pek mümkün olmadı. İkisi de merhabadan öteye geçemediler.

İki cins adam… Zaten görür görmez Prof. dostumdan hoşlanmadı Cengiz. Öyle kasıntı bir tip gibi göründü ona. Öyledir aslında dostum. Kolay kolay kimseyi beğenmez. Konuşulması zor bir adamdır. Çokbilmiştir...

Çok bildiği için de başka birilerine karşı kaba saba davranışları çok oluyor. Kayıtsız kalıyor diğer insanlara. Yakınlık göstermez öyle olur olmaz yerde karşılaştığı insanlara. Bazen denk düşerse, yani iyi tarafına gelirse ender zamanlarda ancak sohbet ettiği oluyor tanımadığı insanlarla. Ama yemeği birlikte yedik. İyi de ettik. İkisi de pek konuşmadılar birbirleriyle. Yemeği yedikten sonra Cengiz ikindi namazını kılmak için Camiye gitti. Ardından da ben gittim. Cengiz Beylerbeyi Hamid-i Evvel Camiini de seviyor. Sonra yolcu ettim. Adana’ya uğurladım. İyi oldu doğrusu.. Uzaktan gelen bir dostu güzel bir günde ağırlamak iyi oldu.. Cengiz’in Beylerbeyi şiiri önemlidir benim için: 

Beylerbeyi’nde Şiir

—Şiire buradan girilir, eşiği atlayarak geçebilirsiniz

Burada sular dahi yorgun akar

Zaman kötü geçim zor

Tuzu kuru değil denizin bile

Kuru yük gemileri seyrediyor boğazda

Biri de batmıyor ki martılar tirit yesin

 

—Lütfen; hikâyeniz

Tana bulanmış somundan bir pay kapan adamlar

Ölümü koşarak geçiyor otobanlardan

Biteviye sabırla dilimizden bir yılan

Gibi akıyor hayat incelmiş yanımızdan

 

—Buyurun; bir fincan deniz

Sadece ayakları deniz görmüş kadınlar

Sonsuz bir dinginlikle dinliyorlar ezanı

Beylerbeyi’nde deniz biraz Hamid-i Evvel

Ahşap sedef kokuyor suya eğilen minber

 

 

 

Nurettin Durman böyle ziyaretleri ve dostluklara önem verenleri seviyor

Güncelleme Tarihi: 08 Mart 2010, 21:39
YORUM EKLE
YORUMLAR
kırağı
kırağı - 9 yıl Önce

cengiz çoşkun'un yaşadığını bilmek ve son halini görmek güzel oldu...
fakat bu yazının amacı, cengizle yaşanan güzel bir günü kayıt altına almak mı yoksa şair - müzisyen arkadaşa (zannediyorum s.k. kastediliyor) verilmeyen cevabı kamuoyuna sunmak mı pek anlayamadım...

Tayyib Atmaca
Tayyib Atmaca - 8 yıl Önce

Yaklaşık 7-8 ay önce Eskişeh'e şiir okumamak için davet etmiştim. Davetimizi kırmadı. Şiiri içinde yaşamaya devam ettiğini umuyorum. "Bizim ile fotoğraflar çektirdi" Ama şairlerin seronomisinde değil.

......  ......   ......
...... ...... ...... - 8 yıl Önce

cengiz coşkun şiirleri bir başkadır. tadını okuyanlar bilir. ve oo çok özel

bir insandır. ancak tanıyanlar bilir. bu özel insanı tanıdığım için kendimi

şanslı addediyorum. allah yolunu açık etsin.

şiir sever
şiir sever - 4 yıl Önce

Cengiz Coşkun şiirleri bir başkadır. Özeldir, insanın ruhunda bir tat bırakır. Her güzel şey gibi oda az bulunur. Tadımlıktır. Allah yolunu açık etsin!

banner8

banner19

banner20