banner17

O, fetih devirlerinden gelmişti

Arkadaşımız Ümran Ay, sanki fetih devirlerinden kopup gelmiş müstesna bir tarihçiyi, Ziya Nur Aksun'u ziyaret etti ve bizlere anlattı..

O, fetih devirlerinden gelmişti

Ziya Nur Aksun’u ziyaret

Yaklaşık iki yıl evveldi. KOCAV’da yürütülen üstad ziyaretlerinden birine katılmıştık. Levent’te bir apartmanın birinci katında güleryüzlü bir hanımefendi bize kapıyı açtı. Sahibinin davetkâr mizacıyla hemhâl olmuş hânenin huzur sesiyle birlikte güleryüzlü ev sahibesi bizi içeri buyur etti Salonun kapıya yakın tarafında koltukta oturan beyefendi, tebessümle ve hafifçe başını sallayarak bizi selamladı. Salonun başköşesinin misafirlere ayrılmış olduğunu zarif bir şekilde hissettiren bu nazarın refakatinde halkayı tamamladık. Asalet ve zerafetin bizi mest eden atmosferinde bir üstadın evinde olduğumuzu hissediyorduk ama kimdi bu üstad? Rahatsızlığından dolayı sohbete sadece başını sallayarak mukabele ediyordu; üstadın eserleri, hayatı ve hatıraları etrafında, Sadettin Ökten Hoca, Belma Aksun Hanımefendi, Ahmet İyioldu ağabey ve vakıf başkanımız Ali Ürey ağabeyle gençlerin arasında iki saati mütecaviz devam eden sohbette söylenenler bizde şu kanaati uyandırmıştı: hoca bir ferîdü’z-zemân, ferîdü’l-asr idi.

Aradan geçen zamanda Ziya Nur hocanın fikrinin çeşitli cephelerini okurken kendisinin medeniyetimizin ve onun teşekkülünü sağlayan zihniyetin hem işçisi hem mimarlarından biri olduğuna dair sezgilerimiz bu abidenin kapılarını aralama merakımızı artırdı. Üstad hakkında dostlarının ve dinleyenlerinin -ki bugün her birisi tek başına yıldız gibi parlayan şahsiyetlerdir- kıymetli görüşlerini ifade ettikleri yazıların toplandığı Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun kitabı, Mehmet Niyazi Hoca’nın Dahiler ve Deliler’i, Ahmet Güner Elgin’in Marmara Kitabeleri ise kılavuz kitaplarımız oldu.

Ziya Nur Aksun
(+)

Nasıl birisi?

Uzunca boylu, çok hafif kilolu, kumral saçlı, beyaz tenli, kolalı gömlekli, kravatlı ve dahi muhakkak temiz, ütülü, takım elbiseli. Rikkatli ve duygulu bir kalp, Belma Aksun’un ‘apaydınlık yüzlü ağabeyi’, Mehmed Niyazi’nin ‘sebeb-i feyzi’, Şevket Eygi’nin ‘feyyaz zekâsı’, mürüvvetli bir Türkiyeli, kendisinden söz edilmesini istemeyen, mükrim, mahçup, mahfiyetkâr, mustağni bir hazret.

Abdülhamid Efendimiz mi Kızıl Sultan mı?

Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden yıllarda 1930’da Konya’da doğan, ilk orta ve lise öğrenimini burada tamamlayan Ziya Nur’un tarihe ve içtimâî meselelere olan tecessüsü de bu yıllarda inkişaf eder. Bir gün bir ayakkabı tamircisinde halktan adamların, okulda ‘kızıl sultan’ diye öğretilen Sultan Abdülhamid’den büyük bir saygıyla ‘Abdülhamid Efendimiz’ diye söz etmeleri onu hayretler içinde bırakır. Tarihe merakını daha da artıran bu olay onun üniversite tercihini teknik üniversiteden değil de hukuktan yana kullanmasına vesile olur. Ankara Hukuk’ta okuduğu yıllarda her ay başı ailesinden gelen 300 lira harçlığın yarısı ile bir ay geçinip, diğer yarısına kitaplar alır, onları da diğer aya kadar okuyup bitirme gayretini istikrarla devam ettirerek ilimle kuşanmayı sürdürür.

Ziya Nur AksunHocaların karargâhı Marmara Kıraathanesi

Yüksek tahsilini tamamladıktan sonra 1956’da ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşen Ziya Nur Aksun, rızkını, Karaköy’de kurduğu Fakülteler Matbaası’nda kazanmaya başlar. İstanbul Üniversitesi’nden Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Hilmi Ziya Ülken, Ali Fuad Başgil, Ömer Lütfi Barkan, Orhan Tuna gibi ‘baba’ hocaların müdavimi olduğu bu sıra dışı matbaa; hukuk, ekonomi, sosyoloji, felsefe gibi disiplinlerin kitaplarını basar. Öğleden sonra başlayıp akşam dokuz sularında tamamlanan gaileden sonra bütün dostların ana karargâhı Marmara Kıraathanesi’ne geçen üstad, bu gayri resmî akademinin kimi zaman öğrencisi çoğu kez de hocası hüviyetiyle sohbetin tadının tavan yaptığı gecenin ardından son vapurla Kadıköy’e fakirhanesine avdet eder. Marmara’da mecburen biten dersin ardından Kızıltoprak’taki ahşap köşkte tek başına ikinci dersine başlar, bu ders sabah ezanına kadar okuma, yazma, resim çizme halinde münavebeli olarak devam eder. Hali, tavrı ile bir ‘Osmanlı uçbeyini andıran’ hocanın tevazusunu düşünün ki, rahatsızlanıncaya kadar ne hane halkı geceler boyu ‘zaman ummanına şamandıra diken bir tarihçiyle birlikte olduklarından ne de Marmaratörler onun resim aşkından haberdâr olurlar.

Gündüz vazifesi ne olursa olsun resmiyeti kapının dışında bırakan, üstadın çevresindeki iskemlelere ilişiveren, aralarında kan bağı olmayan; amma velâkin tarih, dil, dinden gelen asalet mayasıyla birbirlerine tutunan insanların mekânı Marmara Kıraathanesi... Bugün bizim neslimizin satır aralarından aşina olduğu Küllük, Koska, Sahaflar Çarşısı, Milliyetçiler Derneği, Çınaraltı, Acemin Kahvesi gibi efsane mekânlardan biri... Ziya Nur’un masası cam kenarında soldan üçüncü masa. Masanın müdavimleri saymakla bitmez. Birinci halkada Erol Güngör, Nuri Karahöyüklü, Hilmi Oflaz, Mehmet Niyazi, Mehmet Genç, Av.Osman bey, Şoför Kamil, Köse Zeki, Zaptiye Ahmet, Ali İhsan Yurt, Ahmet İyioldu ve daha niceleri.

Osmanlı Tarihi, Ziya Nur AksunSâdık bir vak’anüvis hem de bir kalb-i ra’şedâr

Zekâ ile mizahı, iyi niyeti, hârikulâde bir ustalıkla temsil eden tebessümüyle onu dinleyenlerin çehrelerinde göz gezdirir, ‘hazret’ hitabıyla söze girer, meftun olduğu Osmanlı tarihinin o günkü konusunu ağır ağır anlatır. “Tarihin nabzını iyi tutmayı bilen bu tarih bilgesi, her türlü olumsuz gelişme ve infiratçı tutum karşısında asla paniğe kapılmadığı gibi, zamanımızdaki bir durumu tarihe, tarihteki bir meseleyi de zamanımıza taşıya taşıya ebedî zaman aynasında herşeyin miyarını tayin eder durur. Allah yolunda devamlı bir inkıyâd ile onun yaptığı tarih yorumları Marmara salonlarına adetâ tasavvufî bir neşve yayar, kendini tarih ve milleti nazarında fânileştiren bu üveysî karakter”, dinleyenleri karşısında büyür de büyür. Saadettin Hoca’nın deyimiyle bu ‘halisü’l-ayar Osmanlı’da akıl ve gerçekçilik, iman ve mefkure ile iç içe yer alır; tarihte yaşayan değil, tarihle yaşayan bir usûlle konuşur. Ve o dakikalarda bütün ‘Marmaratörler bugünkü nesle neredeyse ashâb-ı kehf’ olurlar.

O, bu sohbetlerinde ve sonra kitaplarında da, tarihimizde yükselme, duraklama, çökme gibi kalıplaşmış bölünmelerin olmadığını, askeri fetihler sona ererken medeniyet ve kültür sahasında ilerlemeler kaydedildiğini delilleriyle dikkatlere sunar. Dostlarının ‘Ahmet Cevdet Paşa’sı, 1826 harekâtının “vak’a-i hayriyye değil, vak’a-i şerriyye” olduğunu; adı Deli Mustafa’ya çıkan Sultan Mustafa’nın İstanbul fırıncılarının ekmek çıkarmaması üzerine gece boyunca uyumayıp çare arayan bir akıllı olduğunu; şehzade katli, içoğlanları, Ortadoğu gibi hassas meselelerin arka planındaki gerçekler bilinmezse insanımızın yanıltılacağını; Çubukova mağlubiyetinin askerî sebepten değil ihanetten doğduğunu; haçlı haşeratıyla mücadele eden ‘Yıldırım Han’ın dilsûz ölümünü’; Sultan Murat Hüdavendigâr’ın Kosova sahrasında muharebeden evvel zafer ve şehadet dileyen münacatını; Aşıkpaşazâde’den naklen Yıldırım’ın ordusunun Konya’yı muhasara ettiği esnada atlarına yedirmek için ahaliden para ile harman satın almalarını vs. Nişancızâde, Osmanzâde Taib, İbn-i Kemal, Aşıkpaşazâde, Hoca Saaddedin, Nâimâ, Ahmedî, Ahmet Cevdet Paşa gibi yerli kaynakların yanı sıra, Hammer, Gibbons, Lamartine gibi yabancı kaynaklardan derc ettiği bilgilerle yorumlayarak nakleder. Konuşmasında padişahların, vüzerânın ve ricâl-i devletin etvârını, onlardaki devlet ve millet idrakinin yüksekliğini anlatan fenâfi’d-devle ve’l-mille ifadesiyle geleneksel tarih anlayışını zihniyet, ilim ve mantıkla besleyerek geliştirir.

İslam Tarihi, Ziya Nur AksunÜmitsizliğe yer yoktur, ahali sağlamdır.”

Tarihle birlikte hemen her konunun sohbet konusu edildiği Marmara’da bazen heyecanlı tutumlar, haksız beyanlarla gürültü çoğaldığında Ziya Hoca hiddetini gizleyerek “Azizim bu meselenin aslı şudur, gerisi uydurmadır, ecdat bu işleri çok iyi bilir ve hallederdi. Her türlü yanlışa ve haksızlıklara rağmen yine de her şey iyi olacaktır; çünkü bu memlekette ahalî sağlamdır, ümitsizliğe gerek yoktur” mealindeki sözlerle vukufunu ortaya koyar, çaylar tazelenirken masada birlik ve beraberlik de temin edilmiş olurdu. Onun sözleri gün akşamlıdır sultanım, dün geldik bugün/yarın gideriz makamında biterken gayb âleminin hiçbir vakit kapılarını kapatmadığı hanedânın mübarek insanları da rahmet dualarından nasiplenirlerdi.

 

Ümran Ay, o devirleri yaşamış gibi oldu

Güncelleme Tarihi: 20 Mart 2010, 23:11
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
İbrahim Biz
İbrahim Biz - 9 yıl Önce

Azına sağlık Ümran Hanım nede güzel anlattınız...

Ali Ürey
Ali Ürey - 9 yıl Önce

Tarihçiliğimizin zirvelerinden biri olan Ziya Nur Aksun'a edebi bir üslupla yetkin bir anlatım. Ağzınıza sağlık.

sema
sema - 9 yıl Önce

içten samimi bir yazı.. devamını sabırsızlıkla bekliyoruz..

banner8

banner19

banner20