O bildiğimiz ressamlardan değil!

Ressam İlhami Atalay'ı arkadaşlarımız dunyabizim için anlattılar. Kendisi ile yapılan röportaj da çok yakında burada olacak!

O bildiğimiz ressamlardan değil!

Ressamların sanatları kadar hayatları da ayrı bir değer taşır. Çünkü –diğer sanatkârlar gibi-onların da sanatları, hayatlarının yansımasıdır. Bu nedenle olsa gerek sanat tarihi çalışmalarının  önemli bir kısmını da sanatçı hayatları teşkil etmektedir. Ressam nerede, nasıl bir ailenin çocuğu olarak doğmuş? İlk gençlik yılları nasıl geçmiş? Evliliği, ailesi, hastalıkları, tutkuları… Fakirliği, divaneliği ve her yönüyle hayatı, sanatının temel taşıdır ressamın.

Pek çok eleştirmen tarafından göz ardı edilmiş olsa da ressamın hayatı boyunca yaşadığı

İlhami Atalay, Atölyesi
Sirkeci'deki atölyesi

her olay ve karşılaştığı  her insan, onun eserlerinde yer bulmaktadır. Kimi zaman sanatçının kendisi bile fark etmez bunu ama işin aslı sanat bir algılar bütünüdür ve hayat da kocaman bir algı alanıdır. Bu nedenle ressamın eserlerini incelerken yaşamından izler bulmamak olanaksızdır. Onun yaşantısını gözlemlerken de eserlerinin muhtevasına dair ipuçları yakalamak pek olasıdır. Bu neden ile en güvenilir eleştiri yöntemi ressamın hayatı hakkında bilgi sahibi olmayı şart koşar.

 

Aile boyu ressam

İlginç bir hayat… Pek çok sanatçınınki gibi zorluklar ve mücadele ile dolu, dikkat çekici ama dikkat edilmemiş bir sanat serüveni onunki. Yoksa ‘onlarınki’ mi demeliyiz? Zira İlhami Bey’in sadece kendisi değil eşi de ressam… Bir tek eşi mi? İki oğlu üç kızı var İlhami Bey’in; onlar da ressam. Alın size, aile boyu sanat, aile boyu sanat eleştirisi ve topyekûn sürdürülen bir sanat mücadelesi!

Sözleştiğimiz günde, birkaç saat gecikmiş olmanın utangaçlığıyla atölyesine girdiğimizde, onu, koca mekânda tek başına oturuyorken buldum. Birkaç metre uzağına koyduğu resmine bakıyordu. Öylece, kımıldamadan duruyor. Bu manzara onun devasa yalnızlığını sergiliyor.

Saat geç olduğu için dilerse söyleşiye başka bir gün başlayabileceğimizi belirttim. Bu akşamlık sadece kısa bir sohbet önerdim. Dudak büktü. Teklifimi sıradan bulmuş gibiydi. “Fark etmez!” dedi. Defteri, kalemi ve kayıt cihazımızı çıkardık. Galiba, daha fazla beklememize gerek yok idi.

İlhami Atalay

Sıradan gelmişti

Söyleşimizin ilk sorusunu yönelttiğimde, Atalay’ın cevabı bana çok sıradan geldi. Bir an, bu mülakatın sıkıcı geçebileceği endişesine kapıldım. Fakat sonrasında susmak bilmeyen bir dertli adam belirdi karşımda. Binlerce tabloya sığmayan hayatını sözcüklere sıra geldiğinde kaç saate sığdırabilirdi ki?

İçinde biriktirdiği belliydi ve konuşmak istiyordu. Doğduğu şehrin aksanını olduğu gibi koruyan bu yaşlı ama dipdiri ressamın susmaya niyeti yoktu. Aslına bakılırsa, hangi ressama sorsanız kızacak, isyan edecek bir konu bulunurdu. Fakat İlhami Bey, içi epey dolmuş, bugüne kadar yeterince anlaşılamamış ya da kendini anlatmaya olanak bulamamış bir ressam olarak karşımda duruyordu. O, kendini böyle hissediyordu.

Ailecek ressam. Eşi ve çocukları dışında bir kişiden daha bahsediyor. Annesi. Bu şaşırtıcı bilgiyi ben de o an öğreniyorum.

"Ben de yardımcı olacağım" demiş annesi. İlhami Bey, annesine kurnaz bir soru yöneltir: “Anne sen bu halinle bana nasıl yardım edeceksin?”

Ama aldığı cevap çok daha zekice hazırlanmıştır: “Benim doğurduğum adam yapabiliyorsa ben gani gani yaparım!”

 

Ev hayatını anlatmıyor

İlhami Bey ev hayatı hakkında çok konuşmuyor. Önce çekiniyor olabileceğini düşünüyoruz ama Mediha Hanım ile konuştuğumda işin aslını anlıyoruz. Mediha Atalay, eşinin hiç durmadan resim yapabileceğini, saatlerce yorulmadan tarlada çalışabileceğini ama ev işlerine sıra geldiğinde umursamaz olduğunu söylüyor.

Mesela İlhami Atalay mutfağa girdiğinde elinin ayağına dolanırmış. Tencerenin, tabağın yerini bile bilmezmiş. Hatta Bayan Atalay’ın dediğine göre İlhami Bey, genelde mutfağa bile girmezmiş. Onun yerine eve geldiğinde çocuklarına o gün resim yapıp yapmadıklarını sormadan edemez, birinde tembellik fark ettiğinde üzerinde baskı kurmayı severmiş. Kimi zaman çocuklarıyla, resim tarzları üzerine tartıştıkları bile olurmuş. Gün boyunca vaktinin çoğunu zaten atölyesinde ya da galerisinde geçiren İlhami Atalay, evi yalnızca çocuklarıyla ve eşiyle buluşmak için kullanıyor ve onları adeta öğretmenleriymiş gibi (gibisi fazla) sorgulayabiliyormuş. Anlaşıldığı kadarıyla evleri, onların birbirlerine kavuştukları ama ressamlıklarını sorguladıkları bir geçici ikamet…

 

atölyesine gelen turist ile sohbet ederken
Atölyesine gelen turist ile sohbet ederken

Başrol İlhami Atalay’ın

Fakat Mediha Hanım, kendi ifadesiyle, artık annelik yapmayı tercih ediyor. Eşi ve çocukları gün boyu dışarıda bulundukları ve çalıştıkları için kendisini onlara adamaktan gayet mutlu ama -laf aramızda- bir an önce çocuklarını evlendirip mutfak önlüğünü çıkartarak yeniden atölye önlüğünü giymek istemiyor da değil. Atalay ailesinin sanat ile bu kadar yakınlaşmasında başrolü tabii ki İlhami Atalay oynamış. Anne ve babaların, genelde, çocuklarını memuriyete yönlendirdikleri ve çocukların ömürleri boyunca bundan yana buruk oldukları bilinir ama bu defa tersi oluyor ve Atalay, her türlü zorluğu göze alarak ressam bir aile kuruyor.

Mediha Atalay da bütün bu zaman dilimi içerisinde eşini bir an olsun yalnız bırakmaz. Berlin’e onunla birlikte gitmiştir ve vatana yine birlikte dönerler. İlk önce bir iş bulmak gerekmektedir. Bayan Atalay, yeniden öğretmenliğe müracaat eder ama bu müracaatı kabul görmez. Öğretmenlik daha doğrusu iş konusunda artık çok da ısrarcı olmamaya karar verir çünkü şimdi anne olma vaktidir. Hem, İlhami Bey de Sirkeci’deki atölyesinde resim satışlarına başlamıştır. Bir süre bu sayede idare edebileceklerini düşünerek aileyi genişletme kararı alırlar. Mediha ve İlhami Atalay’ın iki oğlu bir de kızı var. Şimdi onlar da ressam…

 

Sayısız sergi açmış

Diğer taraftan İlhami Atalay, yurt dışında sayısız sergi açmış bir isim. Hatta bazı sergileri çocuklarıyla birlikte gerçekleştirmiş. Uzun yıllar boyunca, İtalya’dan, Fransa’dan ve başka ülkelerden sanat fuarlarına davet edilmiş. Resimleri İngiltere, Almanya, Norveç, ABD, Kanada ve İsvçire’deki koleksiyonlarda bulunuyor. Fakat Atalay, yine de üzgün çünkü – diğer büyük ressamlarımız gibi o da- aynı saygıyı kendi ülkesinde görmüyor. Artık can sıkıcı seviyeye ulaşan (hazırlayıcısı asla dindarlar olmayan) laik-dindar tartışmasının arasında kalmak, sanat ortamlarının kısır eleştirilerine cevap yetiştirmek, modernlik-geleneksellik kavramlarının için boş açıklamalarıyla yetinmek ya da önyargı dolu benzeri ortam ve topluluklar ile muhatap olmak sadece Atalay’ın değil ama hiçbir sanatçının kaderi olmamalıydı.

 

Günah mı değil mi?

Aslına bakılırsa İlhami Atalay’ın bu kadar göz önünde olması  onun dindarlığından çok sanatkârlığından kaynaklanıyordu. Çünkü o sadece beş vakit namaz kılmıyor ama beş vakit resim de yapıyordu ve sanata bu kadar derinden bağlı her insan gibi o da determinist / belirlenimci zihniyetler için bir tehlike oluşturuyordu. Hatta bu nedenledir ki Atalay, modern entelektüeller tarafından sırf geleneklerine bağlı olduğu için aşağılanırken, kimi muhafazakârlar tarafından da uçuk kaçık halleri yüzünden benzer muamelelere maruz kalabiliyordu. Aynı anda hem gericilikle hem de fazla ileride olmak ile suçlanmak kaldırılması güç bir durum. Mesela bir gün gelir, laiklerin baskılarına bile direnmekte güçlük çeken ressam, üç beş muhafazakârın ithamları yüzünden resimi bırakmaya karar verir. O sırada bir imam ile tanışır ve yaşadığı bunalımı ona anlatır. İmam, Atalay’ın hayatını sil baştan yapacak bir nasihatte bulunur.

“Nedir sıkıntın evladım?”

“Laikler, dindar olduğum için ressam yerine koymuyor. Dinarlar da resim yaptığım için beni günahkâr belliyor… Resimi tamamen bırakmak istiyorum!”.

İşte cevap:

“Seni yobazlıkla suçlayanları boşa ver. Günaha gelince… Asıl günah senin gibi birinin resimi bırakmasıdır!”

Sıra dışı insanın sorunu, hangi ülkede olursa olsun toplumun ve özellikle de kuru bilgi tutkunu akademisyenlerin önyargılarıydı. Evet, gerçek acı buradan kaynaklanıyordu

İlhami Bey, diğer Karadenizliler gibi konuşmayı seven, yeni biriyle tanışınca ona hemen çay ikram eden neşeli bir insan. Turistler ile ilişkileri çok iyi. Biz konuşurken, arada bir içeri giren turistleri hoş sohbeti sayesinde kendine bağlayabiliyor. Fakat yine de bazen işler umduğu gibi gitmiyor. Bu samimiyetten ürken batılılar da yok değil…

 

19 Kasım, Perşembe 16.30, Sirkeci

Kapıya sırtı dönük olduğu halde bir taburenin üzerine oturmuş, kafasını omuzlarının arasına neredeyse tamamen gömmüş önündekiyle –ilk bakışta anlayamadığım- meşgul oluyordu. O kadar dalgındı ki içeri girip kendisine doğru yürümeğe başladığımı fark etmemişti. Allah’ın selamıyla sessizliğe son verdim. Bir anda arkasına döndü; gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Bana bakıyor ama beni sanki tanımıyordu. Neden sonra, kendine ancak gelebilmiş gibi sevecen bir ses ile beni buyur etti. Yıllardır üzerinde çalıştığı notlarını düzenliyormuş. Resim üzerine notlar bunlar… Bir gün kitaplaşabilmesi temennisiyle söyleşimizin son bölümüne başladık.

Meyveli ağaçlar dikiyor sabaha!

İlhami Atalay, şu sıralar durgun bir hayat sürüyor. Kendisini dağınık bulduğunu ifade ediyor. Pek çok ressamın dönem dönem yaşadığı tipik bir buhran olarak görmek mümkün bu durumu... Mamafih Atalay, artık her sabah atölyeye gelip kâğıt üzerine karalamalar yapmak istemiyor. Bu sayede resimden bütünüyle kopmamayı başarıyor olsa da halâ olgunluk dönemi eserlerini üretemediğini düşünüp hayıflanıyor.

Atalay, Türkiye’nin bugünkü plastik sanatını kişiliksiz olarak yorumluyor. Özellikle akademik üslupları öykünmecilikle eleştiriyor.

İlhami Bey, çok güzel çay demliyor.

Atalay’ın Celaliye’de bir çiftliği var. Oraya her hafta sonu eşiyle birlikte gidiyor. Pek çok meyve ağacı var ve hepsini kendisi yetiştiriyor.

Kısa kısa Atalay

17 Ekim 1948’de Artvin’de doğdu.

1967–1972 İstanbul DGSA Resim Bölümü’nde öğrenim gördü.

1978 yılına kadar, burslu olarak, Berlin’de duvar halıcılığı üzerine eğitim aldı.

1977’de 12. Uluslararası Monte Carlo Sanat Festivali’ne davet edildi.

1981 yılında zorunlu hizmet dolayısıyla, Isparta’da Sümerbank Halıcılık Müessesesi’nde çalıştı.

1983’ te İstanbul’a döndü.

1984 yılında, Sirkeci’de, İlhami Atalay Sanat Atölyesi’ni kurdu.

Halâ orada…

İlhami Atalay'ın sitesini ziyaret etmek isterseniz: www.ilhamiatalay.com 

Zafer Kalfa ve Mehmet Lütfü Özdemir ziyaret etti

İlhami Atalay ile yaptığımız röportaj yakında!

Yayın Tarihi: 06 Aralık 2009 Pazar 11:47 Güncelleme Tarihi: 11 Ocak 2010, 12:00
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
m.bilgehan atalay
m.bilgehan atalay - 11 yıl Önce

Zafer Kalfa ve Mehmet Lütfü Özdemir e teşekkür ederiz ...devamını da bekliyoruz saygılarımla...

z.meryem çelik
z.meryem çelik - 11 yıl Önce

İlhami hocamızla gurur duyuyoruz. O son yüzyılın henüz keşfedilmemiş dehasıdır. öğrencisi olma imkanını bize sağladığı için sonsuz teşekkürler..

z.meryem celik
z.meryem celik - 11 yıl Önce

önceki yorumumun başlığı "evet o bildiğimiz ressamlardan değil" olucaktı eksik çıkmış lütfen düzeltirseniz sevinirm..

ferhat doğan
ferhat doğan - 11 yıl Önce

ilhami hocamla çalışma şanına sahip olduğum için çok şanslıyım..vede o sıdandartların üstünde bir ressam vede müthiş derecede espiri yeteneğine sahip .hocama herşey için teşekkür ediyorum.

banner26