Nureddin Boyacılar Hocaefendi’den: “Bir Ömür Böyle Geçti”-1

"1934 yılında Burdur'da doğdu. Babası; Molla Ali Efendi oğlu Şükrü Efendi’dir. Hocamız evli; biri erkek, diğeri kız iki çocuk babasıdır. Arapça ve İngilizce bilmektedir." İlgili metin Nureddin Boyacılar Hocaefendi’nin “Bir Ömür Böyle Geçti” kitabından iktibas edilmiştir.

Nureddin Boyacılar Hocaefendi’den: “Bir Ömür Böyle Geçti”-1

İlim tahsili

  1. İlkokulu, 1948 yılında Burdur Gazi İlkokulu'nda bitirdi.
  2. İlkokuldan sonra 1949 yılında hafızlığını Burdur'da tamamladı. Daha sonra dini tahsil yapmak üzere Mısır'a gitti, 1950 - 1965. Misir'da; El-Ezher'de orta (1954) ve lise (1958) tahsilini bitirip, Usûlü'd din (İlahiyat Fakültesinden 1963'te mezun oldu.
  3. Aynı zamanda Mısır Aynı Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesine devam edip, 1965 yılında Arap Dili ve Edebiyatı Filoloji bölümünden mezun oldu.
  4. Bağdat Üniversitesi Şeriat Fakültesi (Kısmu'd-din)'de okudu, 1972'de burayı tamamladı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hadis kürsüsünde Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî ve Hadisteki Metodu unvanı ile doktorasını tamamladı, 30 Kasım 1978.

Aldığı vazifeler

  • 1965 yılının Ağustos ayında Mısır'dan Türkiye'ye dönerek askerliğini 1965-1967 yılları arasında yedek subay olarak yaptı.
  • 28 Şubat 1968 tarihinde D.İ.B Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Doğu Dilleri Arapça Mütercimi ve Bilirkişi olarak tayin edildi. Bu vazifede 24 Mayıs 1974 tarihine kadar çalıştı.
  • 24 Mayıs 1974 tarihinde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arapça okutmanlığına Öğretim Görevlisi) naklen tayin edildi ve bu vazifede 30 Eylül 1980 tarihine kadar çalıştı.
  • Suudi Arabistan İmam Muhammed İbni Suud İslâm Üniversitesi'nin daveti üzerine Usu'l-Din Fakültesi Hadis kürsüsüne öğretim üyesi olarak (Yrd. Doç.) tayin edildi. Bu görevde Ağustos 1991 tarihine kadar bulunup, kendi isteğiyle istifa edip yurda döndü. (Adı geçen üniversite de Hadis Usulü, Hadis Şerhi, Hadis ilimleri Edebiyatı, Hadis Tahrici ve Senet Tenkidi derslerini okuttu. 6 adet yüksek lisans tezi yönetti ve 8 adet tezin münakaşasını yaptı.)
  • 06.12.1991 tarihinde D.İ.B. Konya Selçuk Eğitim Merkezi Hadis ve Hadis Usulü dersleri öğretim üyesi olarak tayin oldu, bu vazifede emekliye ayrıldığı 17 Temmuz 1994 tarihine kadar hizmet etmiştir.
  • Halen Bazı talebelere özel olarak, Kuran Kurslarında, mescitlerde Hadis İhtisas dersleri vermektedir.

Hocaları:

  1. Hacı Hamid Hafız hoca efendi, Tecvid ve Tashih-i Huruf derslerini aldı.
  2. Hafız Ömer GÜNDÜZALP, hafızlık hocası.
  3. Şeyh'ul İslâm, Allame Mustafa Sabri Efendi (d. Tokat 1869, Ö.
  4. Kahire1953), sohbetlerinden ve irşadlarından istifade etti.
  5. Ahmet Muhtar Büyükçınar, Muhtasarı Sahih buhari'den bir bölüm okudu.
  6. Allame, Muhaddis, fakih Muhammed Zahid El-Kevseri, Şeyhu'l İslam’ın vefatından sonra sohbetlerinden ve irşadlarından istifade etti.
  7. Yozgatlı Allame, Mürebbi, Fakih İhsan Efendi Hoca. 7. Şeyh Yunus Türkistânî.
  8. Şeyh Ahmed Dağıstânî.
  9. Şeyh Allame, fakih, Mahmud Dayğam.
  10. Şeyh Edîb Mustafa Tâzî (Talebeler arasında Nahivi kuvvetli olduğu için "Mefu'lün büh" diye meşhur).
  11. Şeyh Muhaddis, Abdurrahman Karâa'.
  12. Prof. Dr. Allame, Sofi, Abdulhalim Mahmud.
  13. Üstat Ebû Bekir Zikrî.
  14. Prof. Dr. Subhi's-Salih.
  15. Prof. Dr. Allame Muhammed Muhyiddin Abdulhamid.
  16. Şeyh Muhaddis, Allame Muhammed Muhammed Ebû'z-Zehv.
  17. Şeyh Dr. Muhammed Muhammed es-Semâhi.
  18. Prof. Dr. Muhammed Muhammed Ebû Şehbe.
  19. Şeyh Muhammed Ali Ahmedeyn.
  20. Prof. Dr. Muhaddis Muhammed İsa.
  21. Prof. Dr. Üstat Abbâdî.
  22. Prof. Dr. Muhammed Beysâr. (Sabık Ezher Şeyhi)
  23. Prof. Dr. Süleyman Dünya.
  24. Prof. Dr. Muhammed Hubbullah.
  25. Prof. Dr. Zeki Muhammed Gays.
  26. Prof. Dr. Muhammed Fethullah Bedrân.
  27. Dr. Süleyman bin Süleyman Hamîs.
  28. Prof. Dr. Muhammed Ali Feyyâz.
  29. Prof. Dr. Salih Musa Şeref.
  30. Şeyh İbrahim Abdül-Baki es-Sabbağ.
  31. Prof. Dr. Muhammed Ali Ebû'r-Rûs.
  32. Şeyh Mahmud Şöhde.
  33. Şeyh Muhammed Şemsuddîn.
  34. Şeyh Allame Mübeşşir et-Tirâzî.
  35. Şeyh Üstat, Müsnid, fakih, edip, Abdul Fettah Ebu Gudde el-Halidi el-Halebî.

Eserleri

1. Kitabu'l-Mevdû'ât, İbnul-Cevzî, tahkik ve tahric. Advậus-selef, Suudi Arabistan 1997.

2. Nevâdirul-Usul, Hakîm et-Tirmizî, tahkik ve tahriç. Dârul-Minhac,

Dımeşk. (Neşredildi.)

3. El-ilmâm bi Âdâb-i Duhûlil-Hammâm, Ebûl-Mehasin el-Hüseyni, tahkik ve tahriç. Advaus-Selef. 2007.

4. El-ilmu yed'û lil-iman. Tercümesi. İlim İman Etmeyi Gerektirir. D.I.B.yayınları

5. İslâm Fitrat ve Hürriyet Dinidir. Tercüme D.İ. Yüksek Kurulunda (Henüz basılmadı).

6. İslâm'da Devletler Arası Münasebetler. Tercüme. D.İ. Yüksek kurulunda (Henüz basılmadı).

7. Muhammed b. Suud İslâm Üniversitesi Usuluddin Fakültesi Dergisinde makaleleri yayınlandı. (Özel sayı)

8. İnkişaf ve Rıhle Dergileri, Akra yayın ve Hadis Tetkikler Dergisinde röportajlar yapılıp yayınlandı.

9. Bir Ömür böyle geçti. Yayınlandı (Elinizdeki kitap)

10. Kütübü's-Sitte ve Bulûğ'l Meram'dan seçme hadisler şerhi. Arapça, basıma hazır.

11. Hadis ve Hadis araştırmaları, sünnetin hücceti ve müdafaasi. Arapça, basıma hazır.

12. Doktora tezi "Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî ve Hadisteki Metodu". Türkçe, Basıldı.

13. Ebû'l-Ferec İbnü'l-Cevzî ve Türkiye Kütüphanelerindeki Mahtuta Kitapları adı ile İmam Muhammed b. Suud Üniversitesi Usûliddîn Fakültesi Dergisi'nde özel sayı olarak bir makale yayınlandı. (Birçok talebe ve araştırmacı bu yayınlardan yüksek lisans ve doktora tezi hazırladı.)

(Tatlı Hatıralar)

Doğumum ve yetişme sürecim

Haziran 1934'te Burdur'da doğmuşum. İlkokulu Merkez Gazi İlkokulu'nda okudum. İlkokula devam ederken rahmetli babam sokak çocuklarından kötü huy ve adetler edinir korkusuyla yaz tatillerinde beni kunduracılara göndermişti. Ama bu dönemde ustalar bana hiçbir şey öğretmediler. Benim ne ahlâki durumum ne de abdest ve namazımla ilgilendiler. Okulu bitirdikten sonra -1948-1949 da- Burdur Kur'ân Kursuna devam ederken saatçi dükkânına çırak olarak girdim. Saatçilik sanatını kavradım ve kalfa durumuna geldim. 1949'da Hafızlığımı tamamladım. O dönemde yaşadığım Burdur'da tatlı ve acı hatıralardan bazılarını kısaca anlatmak istiyorum.


 

Kendime iş bulmam

İlkokula devam ederken yaz-kış tatillerde fırsat buldukça çalışmak isterdim. Okul masraflarımı karşılamak arzusundaydım. Babam rahmetlik buna razı olmuştu.

Sabah namazından sonra elime büyük bir sepet alıp, fırından simitleri doldurup satardım. Maddi durumumuz iç açıcı değildi. Babam iki ablamı ayrı ayrı gelin etmiş ve ağabeyimi de Ankara Sanat Okulunda okutuyordu. Çok da borca girmişti. Babamın mesleği dülgerlikti. Mesleği çok zordu. Dülgerlikte götürü iş alır, şehir köy mera demeden her yerde çalışırdı.

Daha sonra ağabeyim evlendi. Borçlar daha da arttı. Bir de ben yük olma yayım diye simit satmaya başladım. Güreş meydanında, futbol sahasında, sinema önlerinde, halk evleri civarında testi ile su sattım. Burdur'un o günkü meşhur pınarlarından soğuk suyu testiye doldurup “Soğuk su! Buz gibi pınar suyu!" diye satıyordum. Ayrıca kamyonlardan trene kiremit taşıdığım da olmuştur. Bunlarla okul masraflarımı -kitap, defter, silgi, kalem vesaire kendim temin ediyordum. Babam -rahmetlik- bu şekilde beni hayata alış tırmış, sıkıntı ve güçlükler karşısında tahammül gücümü kuvvetlendirmişti.

Yaramazlığım da olmuyor değildi. Mahalle çocukları ile oynuyor, bazen çay kenarında su göletlerinde yıkanıyor, bahçelerde dolaşıyorduk. Bazen de gizlice göle gider, sırtım yanıncaya kadar gölde yüzerdim. Döndüğümde yüzüm, kollarım ve sırtım yanmış, kıpkırmızı olmuş; gece sırtımda kabarcıklar (baloncuklar) oluşurdu. O gece ızdırabımdan annemi uyandırır, yanıkları tedavi eden zatın evinin kapısını çaldırır, uyandırır, ilaç alırdık. Babam "Oğlum tek başına göle gitme dememiş miydim?" diye bana kızardı ama beni sevdiği için de dövmezdi. Onun beni tokatladığını, sopa ile vurduğunu hiç hatırlamıyorum.

İlkokuldan mezun olduğumda babam öğretmenimle çarşıda karşılaşmıştı:

ükrü Usta, Nurettin kabiliyetli bir çocuk. İstikbali açık. Ortaokula yazdır, okusun" dediğinde, babam "Hocam, ısrar etme! Büyük oğlumu Ankara Sanat Okulunda okutuyorum. Bu oğluma da dini tahsil yaptıracağım, Hafız olacak. Arkamdan Kur'ân okuyup dua edecek" şeklinde cevap vermişti. Beni bu kutlu yola sevk eden İslami İlimlere yönlendiren babamdır. Onu daima rahmetle anarım. Hocama da Allah'tan rahmet dilerim.

18 yıl boyunca ezan ve kametin

Arapça okunmasına izin verilmemesi (1932-1950)

Rahmetli hocam Hâfız Ömer Gündüzalp, bize Arapça ezanla kameti öğretmiş ve Kur'an Kursunda tatbikatını yaptırmıştı. Ancak, Arapça ezan, kametin cami ve mescitlerde okunması yasaktı. Evimizde, bağ ve bahçelerde veya dostlarımızın evinde, Arapça ezan okur ve kamet getirerek cemaatle namazlarımızı kılardık. İmâm ve Müezzinler, mescit ve camilerde mecburen Türe ezan okurlardı. İşte 1949 yılı Ramazan ayı gelince Oluklar Altı. Mahallesi Câmiî İmâmı rahatsız olunca İl Müftüsü Ali Serdaroğlu Efendi bana görev verdi ve bu Camide Ramazan ayı boyu istemeyerek Türkçe ezan okuyarak Türkçe kamet getirdim, bazı günlerde de cemaate namaz kıldırdım.

1950 seçimlerinde merhum Adnan Menderes seçimleri kazanıp iktidara geldiğinde ilk işi ezanin Arapça okunmasına izin vermesi oldu.

Arapça ezanın serbest bırakılması radyodan ilan edildiğinde Ulu Camii Müezzini Ali Efendi güzel ve yanık sesiyle Arapça ezan okumuştu. Bu sesi işiten Burdur halkı çarşıdaki dükkânlarını kapayıp Ulu Camiye doğru gözyaşları dökerek birbirlerini müjdeleyerek akın etmişler, şükür secdesinde bulunmuşlardı. Onların bu davranışlarını hatırladıkça hep heyecanlanır ve emeği geçenleri rahmetle anarım. Bendeniz de Mısır'a yolculuğumuza kadar Arapça ezan okudum ve kamet getirdim Elhamdülillah!

(Üzüntülü hatıralar)

Eskiden medresede okuyup ilim tahsili yapanlara "Efendi" derlermiş. İşte dedem, (babamın babası) de medresede okumuş ve Burdur'da bu ünvanı almış (bir nevi molla). Dedem ayrıca yapı ustası (dülger) ve marangozmuş. Babama da bu mesleği öğretmiş. O zamanlar efendilere (yani mollalara) iş verilmediği için, dedem mesleğine dönmüş ve çalışmış. 1. Dünya savaşından sonra Burdur Özgür Mahallesindeki evimizi ve arkada bulunan amcam (Hamdi)'in evini de o yapmış.

Arapça kitapların evlerde bulundurulmasının yasak olduğu dönemde tanıdık bir polis memuru dedeme: "Komşularınızdan ihbar var, Arapça kitapların varmış, geleceğiz, çaresine bakın!" demiş.

O gece dedemle babam evimizin hayatına (evin yapısına göre avlu) 2-3 metre çukur kazarak Arapça kitapları oraya tahtalar arasına gömmüşler. Ertesi gün emniyet görevlileri şikâyet üzerine gelip aramışlar. Fakat bir şey bulamamışlar. Aradan yıllar geçtikten sonra babam kuyuyu açtığında için den sadece bir Kur'an Mushafı bir de meşin kaplı Delailu'l-Hayrat kitabı çıkmış, diğer kitaplar ise rutubetten çürümüş.

Babam anlatmıştı. Şapka devrimi sıralarında gece geç saatlerde Ali Efendi dedem, Vesile Ninem, babam ve annemi, halamlardan eve gelirken büyük caddede polisler durdurmuşlar, polislerin ellerinde iki büyük sepet, 1. sinde fötr şapkalar, diğerinde kasketler. Dedeme: "Başından o sarığı çıkar!" diye emretmişler. O: "Yavrularım, ben mollayım, bunu bana hocalarım münasip gördüler ve giydirdiler. Bu yaşımdan sonra bana eziyet vermeyin." diye tatlılıkla rica etse de, başından sarığı alıp yere fırlatmışlar. Sonra: "Fötr mü yoksa kasket mi giyersin? Demişler. Dedem babama: "Oğlum şapkayı al." demiş. Babam parasını verip almış almasına ama "Giyeceksin yoksa bırakmayız!" demişler. Dedem o yaşında ağlayarak giymiş, eve gelince babama:

"Oğlum bir makas getir, siperini keselim ki takke gibi giyebileyim." Demiş ve ağlayarak siperi kesmişler.

Evlerde dini sohbetlerin yasaklanması

İşte o dönemde, evlerde sohbet halkalarında, zikir meclislerinde bulunmak yasaktı. Jandarma veya emniyet, toplantı yerlerini basıyor, irtica hortladı adı altında hepsini toplayıp hapse atıyordu.

Burdur Merkez'de Suudi Arabistan'dan gelen Türk vatandaşı bir Arap hoca (“Arap Delil" diye bilinen) vardı. Hastalara Kur'an okur, dua ederdi. Ruh hastalıklarını tedavi ettiği, şifalarına vesile olduğu bilinirdi. Bendeniz Hâfızlık yıllarımda, onun ziyaretinde bulunmuştum. İslâmi ilimle yetişmiş, iyi bir ilim adamıydı. Birkaç kez onu hapse attılar. İslâm'da rukye vardır. Yani hastaya şifa bulması için, Kur'an sureleri okunur, hasta Allah'ın vereceği şifa ile şifa buluyordu. Bunu üfürükçü diye, bütün okuyanları hapse attırdılar.

Tanıdığımız kendini dini konularda iyi yetiştirmiş, saliha bir hanım da vardı. Haftalık, evinde veya başka tanıdık evlerde sohbet yapıyor, vaaz veri yor, ilahiler okuyordu. Hanımefendiyi yakaladılar ve mahkemeye çıkardılar. O hanım mahkeme de: "Ben halka Allah'ın kelamını öğretiyorum, beni haksız yere hapsediyorsunuz, hapisten çıkınca tekrar sohbetlerime devam edeceğim!" diye haykırmıştı.

Yine o esnada evlerde Arapça kitap bulundurmak yasaktı. Şikâyet anın da eve baskın yapılır, kitaplar toplatılır, sahibi de hapsi boylardı.

Halk evlerinde içkili dans balolarının düzenlenmesi!

Bazı düğünler ücret karşılığında halk evinde icra ediliyor, içki içiliyor, dans yapılıyordu. Bayramlarda içkili balolar buralarda düzenleniyordu. Bazı saf esnaf ve halk da bu balolara utanarak ve zorlanarak geliyorlardı. Tanıdıklarımızdan bazılarının bu balolara katıldıklarını üzülerek -bizzat- gördüm.

Fötr ve kasket şapka giyme mecburiyeti

O günlerde bütün 'memurların fötr, talebelerin ve halkın da şapka (kasket) giyme mecburiyeti vardı. Hocalarım Hâfız Ömer ve Hacı Hamit Hâfız fötr giyiyorlardı. Biz erkek talebelerin hepsi de kasket giyiyorduk. Başımızı açıp saçlarımızı taramamız mümkün olmuyordu.

Hatta arkadaşlarımızdan biri, İzmir'e gitti, İzmir Kestane Pazarı Kur'an Kursu'nda bir müddet kaldıktan sonra, Burdur'a döndüğünde, saçlarını uzatmış ve şapka giymemişti: Hocam: "Sen gâvur çocuğu musun? Saçlarını kestir ve şapkanı giy, gâvur çocukları başları açık gezerler." demiş. O da bu emre uymuştu. İşte biz Burdur'dan üç talebe Mısır’a okumaya giderken hepimizin başında kasketler olduğu halde yolculuk yapmıştık. İleri de bu kasketler konusu işlenecek.

Bağımızın dışından bir ark geçiyordu. 5 adet kavak ağacımız, bağımızın duvar dibinde bulunurdu. Belediye kavaklarınız arktan faydalanıyor diye kavaklar adedince yıllık vergi almışlardı!

Belediyenin yaptırdığı yolda yürüdüğü için eşeğimiz için de yıllık vergi ödetmişlerdi!

1950’den önceki nizam, halkı öyle korkutmuştu ki, "Çok yavaş konuş, yerin kulağı vardır, işitirler" sözü sanki atasözü olmuştu.

İlim tahsil dönemi

Kur'ân kursuna devam etmem

Burdur'da ilk defa 1948 yılında açılan Kur'ân Kursu kapalı duran bir mescid idi. Burdur müftüsü Ali Serdaroğlu Efendi'nin izni ile açıldı. Burdur'a bağlı olan Yarıköy İmamı hocam Hâfız Ömer Gündüzalp naklen bu kursa tayin edildi. Kursta hatmimi tamamlayıp Hafızlığa başladım. Kursun sorumlusu hocamdan sonra ben olmuştum. Sabah erken saatlerde kursu açıyor, süpürüyor, rahleleri düzenliyor, kursu hazır hale getiriyordum. Yaz tatilinde gelen talebelerin bir kısmını hocam, diğer bir kısmına da ben Kur'ân öğretiyordum.

Kurstan sonra saatçi dükkânına giderek yatsı namazına kadar da dükkânda çalışıyordum. Ustam Hüseyin Efendi (Allah rahmet etsin) iyi, müşfik bir insandı. Bana saatçiliği, saat tamirini öğretti, kalfa oldum. 1949 yılı sonunda Hâfızlığımı tamamladım. Burdur Ulu Camii'nde amme cüzünün tamamını okudum. Dua edildi. Müftü Ali Serdaroğlu Efendi hocamız bana Hâfızlık belgesi verdi. "Gıravgaz Köyü"nden 6 kişi ve “Yarıköy"den de bir kişi bizimle birlikte Hâfız olmuşlardı. Onlardan ikisi İsmail Karaçam ve Hüseyin Varol'dur. Hâfızlık hocamız Ömer Gündüzalp Tashih-i Huruf hocamız ise Ulu Câmi İmâmı Hacı Hamid Hâfız Efendi idi. Allah her ikisine de rahmet etsin. Aynı yılda Denizli vilayetinde bir evin inşaatı ile meşgul olan babam beni de yanında götürüp: "Oğlum; Ramazan ayında camilerde mukabele okur, hıfzını kuvvetlendirirsin" demişti. Denizli Müftüsü beni İstasyon Caddesi'nde Ulu Camii'nde mukabele okumakla vazifelendirdi.[1] Camide her cüzün birinci ve ikinci sayfalarını ezbere okuyordum.

1950 yılında bir Cuma günü -hangi ay olduğunu tam hatırlayamıyorum Özgür Mahallesi'ndeki evimizde Burdur Müftüsü Ali Serdaroğlu, hocalarım, İmâmlar, Hâfızlar, dost ve tanıdıklarımıza ziyafet verip ikramda bulunmuştuk.

Daha sonra, takım elbisemi giydirip, başıma inci ve elmaslarla süslü sarığı geçirdiler. Sırtıma da süslü bir şal koydular. Evden Ulu Camii'ye kadar toplu halde yürüyecektik.

Merasime iştirak eden hemşerim, Din İşleri Yüksek Kurul Üyesi Hamdi Kasaboğlu Hoca'dan yolda tekbir getirilmesi için izin istediklerinde, hoca korktu. "Böyle bir şey şimdiye kadar olmadı. Yapmayın!" dediyse de Burdur eşrafı: "Sorumluluğu üzerimize alıyoruz. İlk defa resmi Hâfızlık merasimi oluyor! Tekbirlerle camiye kadar gideceğiz." dediler. Bendeniz ortaların da sağ ve solumda hocalarım olduğu halde, konvoy halinde yüksek sesle "Allahu Ekber, Allahu Ekber, Allahu Ekber, Lailahe illallahu Vallahu Ekber" diyerek Ulu Câmiî'ye ulaştık.

Ulu Câmiî imam hatibi Kıraat hocam Hacı Hamit Hafız'ın direktifiyle, Amme cüzü ‘nün tamamını okudum. Sonra Hâfızlardan, Ahmet Nalçacı, İsmail Karaçam ve İbrahim birer aşır okudular. Müftü Efendi Ali Serdaroğlu'nun duası ile cemiyet hitam buldu. Namazdan sonra ben fotoğrafçıya gittim, fotoğraf çektirdim ve o giysimle eve döndüm. Ertesi gün Burdur gazetesinde bu merasim tafsilatlı olarak yayınlanmıştı.

Türkiye'de dini tahsil veren okulların bulunmaması sebebiyle Mısır'a ilim tahsiline gitmeyi arzulamam

Hâfızlığımı tamamladım ama Kur'an'ın manasını bilmiyordum. İçimde bir eziklik meydana geldi. Çok üzülüyordum.

Kur'an-ı Kerimi hatmediyorsam manasını da anlamalıydım ve tefsirini de edebilmeliydim.

Bir ara İzmir Kestanepazarı Kur'an Kursuna gitmeyi düşündüm. Fakat babam razı olmadı. Bu ara, Burdurlu Hamdi Kasapoğlu, Mısır'dan Ezher'i bitirip gelmiş, Ulu Camii ‘de vaaz vermişti. Vaazdan sonra biz Hâfızlar, onun etrafını sardık ve kendisine, Mısır'a nasıl gittiğini, tahsilini nasıl tamamladığını sorduk. O, Mısır'da (Kahire'de) Ezher-i Şerif'in bulunduğunu, İlkokul, Ortaokul, Lise ve devamında Üniversite bulunduğunu, bu okulda tedrisatın sırf şer'i İlimler olduğunu, Osmanlı ecdadımızın Kahire'de, talebe yurtları yaptırdıklarını ve talebelerin iaşesi için de vakıf kurduklarını, okuyan her talebeye, vakıftan aylık burs verildiğini anlattı. Okumak için, içimiz sanki alev almış ve çok heyecanlanmıştık. Yerimizde duramaz olmuştuk.

Eve geldim annem ve ablamlara:

"Ben okuyacağım, cahil kalmayacağım. Lütfen benim okumama mani olmayın." dedim. Konuyu babama da açtım. Babam bana: "Oğlum Hafızlık kâfi değil mi? Bak saatçi kalfası da oldun, ustan Hüseyin Efendi senden memnun, askerlikten sonra bir camide müezzin olursun." deyince, ben: "Babacığım lütfen benim okumama, ilim tahsil etmeme yardımcı ol, içim yanıyor, yerimde duramıyorum." dedim

Babam: "Oğlum ben senin ilim tahsil etmene karşı değilim, bilhassa seni ortaokula veya sanat okuluna göndermedim ama yaşın küçük. Bu yaşta nasıl Mısır’a gideceksin? "dedi.

Allah'ın takdiri olacak, bu arada annemin akrabası olan, Derman Laboratuvarı’nın sahibi, Hüsnü Bayer Bey Burdur'a gelmişti. Konu ona açıldı, o da Hacı Hamit ve Ömer Hâfız hocalarıma: "Burdur'dan üç kişinin Mısıra gitmesine yardımcı olacağım, siz onları tayin edin." demiş, hocalarım da beni, Yarıköylü Hüseyin Varol'u ve Hâfız Ömer hocamın oğlu Osman Gündüzalp'ı da -israrla beni de gönderin deyince- bize ilhak ettiler.

Artık ben sevincimden uçuyordum. Annem, ablamlar, dayım ve yengem karşı geldiler: "75,5 yaşındaki çocuğu nasıl gönderiyorsun yabancı ülkeye? Başına neler gelebileceğini hiç düşündün mü?" diye babama söylenmeye ve ağlamaya başladılar. Babam da onlarla ağladı ama dedi ki:

"Yahu ne anlamaz insanlarsınız? Ben bu yavrumu Allah için, Din için, okuyup Müslümanlara hizmet etmesi için gönderiyorum, ben de üzülüyorum ama tek arzum Allah'ımın rızasıdır, onu O korur."

Nureddin Boyacılar Hocaefendi’nin Bir Ömür Böyle Geçti kitabından iktibas edilmiştir.

 

[1] Denizlili Ali Koçer kardeşimizden bir hatırlatma: "Bu camii 1947'ye kadar askeriyenin deposu idi. 1947 Ramazan öncesi ibadete açıldı. Camiyi açan hocamız Denizli Müftüsü Hafız Osman Songür idi."

Yayın Tarihi: 30 Eylül 2021 Perşembe 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner26