Necmettin Erbakan ismi çok büyük ama..

Erbakan’ı anlamak için bazen “ümmî” olmak yeterliyken, bazen “entelektüel” bir çaba gerekir. Herkes niyetince ve gayretince neticesini alır..

Necmettin Erbakan ismi çok büyük ama..

 

Zaman hızla akıp giderken… Mekân usulca hareket ederken… Ve insan “kader”e ayarlı bir tecelliyi yaşarken… Şahit olduk; olup biten, dönüp duran, doğup ölen; her olaya ve duruma, nesneye ve kavrama, şahsa ve söze dair ne varsa… Zihnimizin ve gönlümüzün potasında, tüm bu varlık manzumesini barındırırken ne çok haller yaşadık. Aklımızla anlamaya, kalbimizle hissetmeye çalıştık.

Sahip olduğumuz “değerler” bütününü, hayatın işaret edilen “anlam”ına kavuşturmak için, omuzlarımıza yüklendik. Yola çıkınca bazen bir dağın ağırlığı ve kahrı altında çile ocağına çöktük. Bazen bir kelebek hafifliği ve naifliği içinde kanat çırptık ufka doğru. Bazen de “korku ve umut” arasındaki o incecik nokta üzerinde “teslimiyet”in derin huzuruna bıraktık kendimizi. Hepsi, yolun sonunda “sonsuz bir güzellik” diyarına varmak içindi. Ama işte bu dünyadan başlıyordu o kutlu yolculuk…

Ve biz; ince sırlar, büyük yükler barındıran böylesi bir yolculuğu yaşarken; artık ismiyle, cismiyle ve resmiyle dünyada ve ötesinde kayıtlara geçmiş olan bir insana, Necmettin Erbakan Hoca’ya şahitlik ettik. Öyle ki; bu satırların sahibi, konu edineceğimiz şahsiyeti tanımaktan, onunla aynı çağda nefeslenmiş olmaktan dolayı bahtiyardır. İnandığımız değerler ve yaşadığımız hal, bize gönül rahatlığı, düşünme sağlamlığı içinde bunları söyletiyor.

Ama elbette bu sorumluluğu üzerimizde ne derece taşıdığımız ve gereklerini ne kadar yerine getirdiğimiz hususu her zaman tartışılabilir. Neticede hepimiz “idrakimiz ve imkânımız” nispetince bir insan olma durumundayız. İşte bu haber tamamen, yukarıda işaret ettiğimiz noktalar çerçevesinde ve o çerçeveye yansıyan “duygular” etrafında şekillenmiştir.

Her şeyden önce Erbakan da herkes gibi ve kadar bir insandır, kuldurNecmettin Erbakan

Şimdi, başlıkla ilgili konuya böyle bir giriş yaptıktan sonra, devamında söyleyeceklerimizle ilgili belli esasları da bu noktada ifade etmeliyiz: Her şeyden önce bu haberin varmak istediği yer, doğrudan söz konusu şahsı anlatma çabası değildir. Biz bu sınırlar içinde, böylesi bir işlevi yerine getirme mecalinden uzağız. Dolayısıyla burada, çok yönlü ve boyutlu, çaplı ve ağır bir meselenin altında kalma ihtimalini biliriz ve buna teşebbüs etmeyiz.

Ancak, böyle bir başlık altında duygu ve düşüncelerimizi yansıtırken, elbette belli noktaları sadece işaretlemiş olabiliriz. Bundan dolayı haberimizin daha başta, peşin hükümlerle mahkum edilmesine gönlümüz asla razı olmaz. Hemen öne çıkarılacak siyasi bir bakış açısı, düşünmeyi unutmuş ezberci bir davranış kalıbı bizim niyetimizi kavramaktan son derece uzaktır.

Ayrıca, habere konu edeceğimiz isim vesilesiyle şunu da belirtelim ki aslolan hiçbir zaman bir şahsın bizatihi kendisi değildir. Bu hususta daima; öncelikle o şahsın fikirleri, söylemleri, eylemleri ve eserleri incelenmelidir. Bunu yapmadığınız zaman birini ancak ya “öldürücü bir yüceltmeye” ya da “insafsız bir batırmaya” mahkum etmiş olursunuz. Bu tarz bir yaklaşım da “hakikati” kavramaya mani olur ve bizi gayemizden uzaklaştırır. Bu şerhleri ortaya koyduktan sonra, “tarih ve vicdan” kavramları üzerinden hareket ederek meselenin özüne gelebiliriz artık.

Her şeyden önce Erbakan da herkes gibi ve kadar bir insandır, kuldur. Kaderin hükmüne bağlı olarak o da varlığını ortaya koyup bu dünyadaki çilesini çekmiş, sınavını vermiştir. Bizlere en başta “hayırla yâd etme” hikmetince O’na rahmet dilemek düşer.

Elbette o da doğal bir netice olarak herkes gibi değerlendirmeye tâbi tutulur ve eleştiriye maruz kalır. Aksini düşünmek işin doğasına aykırıdır belki de. Ama her şeyi bir yana bırakıp işe tam da bu noktadan başlamak, iyi niyetle, samimiyet ve ciddiyetle açıklanamaz. Daha da önemlisi insaf ve vicdan ölçülerine sığmaz.

Erbakan’a yaklaşım tarzları, davranış kalıpları gerçekten incelenmeye değer bir konu başlığıdır. Bu konuda öylesine can alıcı, ibretlik örnekler ve malzemeler vardır ki, bunun ayrı bir uzmanlık gerektirdiğini söylesek yeridir. Birazdan buna dair bazı ipuçlarını hatırlatmaya çalışacağız.

“Erbakan Hoca’yı Gör(e)memek” başlığının tahlili

Bu başlığın hemen ilk bakışta, iki farklı anlam taşıdığı açıktır. Biz bunu, “hakim bir yaklaşım tarzına” ve “fıtrata ait bir zaafa” bağlayarak önemli bir ayrıma tâbi tutmuş oluyoruz. Zira bu iki husus anlam ve masumiyet açısından düşünürsek asla aynı şey değildir. Birinde, bütün sorumluluğu kendine ait bilinçli bir tavır; diğerinde, anlaşılabilecek bir insan hali söz konusudur. Dolayısıyla insanın karmaşık yapısı içinde, daha “derin ve incelikli bir boyut” olan “nasip meselesi”ne girmek bizim boyumuzu aşar. O noktalara dokunmak haddimiz değildir. Bunun bilincinde olarak; meselenin o yönünü kurcalamaktan, “bir kelebeğin toz zerreciklerini bile incitmeme”  dikkati ve hassasiyetiyle şiddetle kaçınırız.

Bu aşamayı da geçtiğimize göre, konunun odaklandığı noktaya doğru yürüyebiliriz. Yani, ilgili şahsiyetin fikirleri, sözleri ve işleri söz konusu edildiğinde, psikoloji ilmince ciddiyetle inceleme konusu olabilecek bir bilinçli tavır içinde; kendini derhal kapatan, gözlerini yuman, vicdanını karartan insanların haline bakabiliriz.

Sosyoloji ilmine yepyeni malzemeler verecek bir bütün halinde, aynı dönüşümün yansıması olarak “kitle” görünümündeki bir fotoğraftan duvar örenlere dokunabiliriz. Edebiyatın bütün kollarına, yepyeni ana fikir ufukları açacak kadar bir zenginlikle tahlil imkânı sunan söz, tavır ve görünüm sahiplerini okuyabiliriz. Sinema tekniğinin, tüm imkânlarını kullanarak kayıt altına alacağı, insanın iç dünyasını yansıtacak her türlü jest, mimik hareketlerini izleyebiliriz.

Necmettin ErbakanEvet, Erbakan ismi karşısında sergilenen bütün bu yaklaşım tarzı abartısız olarak böyledir. Ama biz bu noktada bir ayrıma daha başvurmak zorundayız. Hayatları boyunca zaten O’nun karşısında olanları, onunla hiç ilgisi ve irtibatı olmayanları bir tarafa bırakıyorum. Onların, kendilerinin de “mutluluğu” için çırpınan Hoca’yı anlayıp anlamamaları ayrıca ele alınabilecek bir konudur. Biz biliyoruz ki tarih; herkese, milletine maddi-manevi hizmet etmiş her insanın bir gün daha iyi anlaşılma imkânını sunmaktadır.

Gerekli ve yerinde bir ayrımı da böylece işaretledikten sonra, artık, sözümüzün asıl muhataplarına seslenebiliriz. Bunu yaparken, belli dikkatlerimiz var: İyi niyetlerimizin sağlayacağı bir rahatlığın imkânı içinde, kardeşlik hukukumuzun bağışladığı hassas ölçülerin zedelenmesine kapı aralamadan… Konunun keskinlik ve inceliğinden kaynaklı bir incitmeye fırsat vermeden… Zira, bunun aksi bir durumun gayemizdeki hikmeti yok edeceğini bilenlerdeniz.

Söz meclisten içeri ya da ilgilisine sorular

Evet… Bizim asıl sözümüz, Hoca’nın ikliminden beslenip açtığı yol üzerinde zemin buldukları halde bunu görmezlikten gelenleredir. Manevi mirasını bugün kendilerince, diledikleri gibi, istedikleri yönde kullananlaradır. Büyük eleştiri ve iddialarla ortaya çıkıp “kavramlar” anlamında içini doldurabilecekleri yeni bir şey söyleyemeyenleredir.

Hocamızın, ilkelerini belirleyip sınırlarını çizdikten sonra pratize ettiği, ete kemiğe büründürdüğü, kurumsal yapılara kavuşturduğu bütün somut birikimler orta yerde dururken; dünyayı yeni keşfeden entelektüel pozları ve tavırlarıyla, teorik tartışmalar içinde kendini tatmin etmeye çalışanlaradır.

İnanan insanlara dünya ölçeğindeki hedefini gösteren, ufuklarına aziz emaneti getirip yerleştiren, bu toprakların üzerinde barındırdığı “değerler manzumesini” bayraklaştıran, o bayrağa gönül vermişlerin zihinlerindeki tüm prangaları parçalayan, “başka”ları tarafından çizilmiş sun’i ve sahte duvarları temelinden yıkan bir öncünün açtığı yolu, yok sayıp “batacak” bir geminin iskele kapısında bekleyenleredir.

Dost meclislerinde, kardeş sohbetlerinde “kitap”tan uzunca konuştuktan sonra, onu “yeryüzü”yle irtibatlandırmaya, “günümüze” dayandırmaya kalktığınızda garip ve acınası bir çıkışla “ama konuyu hemen siyasete bağlamayalım” tarzındaki bir cümleyle sözümüzü kesenleredir.

Yine aynı ortamlarda her türlü isim rahatça ortada döndürülürken, siz hakkı teslim etme anlamında, örnek verme babında Hoca’nın ismini telaffuz ettiğiniz anda, “ama hocanın da şöyle hataları…” şeklinde otomatiğe ayarlı bir cümlesiyle ateş etmeye başlayanlaradır. (Siz aynı merceği daha kimlere aynı titizlikle tuttunuz?)

Edindiği konumun ve dayandığı gücün rahatlığıyla ahkam kesenlere methiye düzülürken, davası uğruna dünyası burnundan getirilmiş Erbakan Hoca’ya müstehzi bir ifadeyle bakanlaradır. (Kendinizi ele veren bu mimikleri kullanmayı kimlerden öğrendiniz siz?)

Ömrü boyunca peşinden yürüyen kitlesini her türlü badireye rağmen hep “itidal” noktasında tutan, zor zamanlarda, bulanık havalarda, karanlık gecelerde, Şubat ayazlarında “sabır”ların en çetinine talip olarak, bir kişinin bile burnu kanamasın diye ateşlerin içinde “çile terleri” döken Hoca’yı anlamayanlaradır. (Sahi, siz ne anlamıştınız yaşanan o tablodan?)

O zorlu günlerde hangi kaynaklardan beslendiği malum olan medyanın ağzına bakıp da “zihin ve gönül” dünyasını bulandırdığı için, bilinçaltlarına Erbakan karşıtlığını yerleştiren ve O’nu insafsızca suçlayanlaradır. (Acaba onlar, bugünlerde ortaya konan itiraf ya da belgelere bakarak “hakikat”in yavaş yavaş ışıdığını görünce kendilerini nasıl hissediyorlar?)

Ömründe asla sarf etmediği ama birileri tarafından üzerine yapıştırılan ya da söyleyip de kastı belli olan ama ustaca cambazlıklarla hep çarpıtılan sözleri bile araştırma zahmetine katlanmayıp onu mahalle üslubuyla ağzına dolayanlaradır. (Ölçüsüz söylem ve eylemleriyle Hocamızın başını hep derde sokanlar, şimdi nerede susmaktadır?)

Yine o günlerde “daralan” zamanlarda, küresel karanlık lobilerin masalarında hazırlanıp tezgahlanan oyunun etkisinde kalarak, Müslümanın “sınav” olacağı bilgisine sahip olduğu halde, bu ağırlığı taşıyamayıp “göğsünü genişletme” inancına yaslanmak yerine, alttan alta yepyeni arayışlar içine girenleredir. (O arayışların buldurduğu ve getirdiği yer, şimdi sizi mutlu ve huzurlu ediyor mu?)

Bir zamanlar ona insanî olmanın ötesinde bir yüceltiş halinde alkış tutup yağ çeken, sağlığında bir tek muhalif söz söyleyemeyen ama ne hikmetse vefatından sonra içindeki tüm zehirleri her vesileyle kusanlaradır. (Bu tarz uç tipler şimdi kime aynı şeyi yapmaktadır ve gelecekte yapacaktır?)

Dün kararlılıkla söylediğini bugün rahatlıkla reddeden, dün sövdüğüne bugün övgüler düzen ama iflah olmaz bir aymazlıkla bu çelişkisini görmeyenleredir. (Sahi, başlarını yastığa koyduklarında içlerindeki çelişki bir kabus gibi karşılarına çıkmıyor mudur?)

Onu günümüzün dar ve sığ anlamlarıyla “siyaset” kavramının ve anlayışının içine hapsedip böylece diğer bütün yönlerini örtenleredir. (Hocanın bu dar kalıp içine sığmadığını bilmezler mi?)

Hocanın konuşma üslubunu, hareket tarzını diline dolayıp yanlış yaptığı eleştirisini getirerek, farklı formüllerin arayışına girenleredir. (O gün bu iddianın sahipleri acaba bugün, nasıl bir üslup ve tarz içinde kendilerini çürütmektedir?)

Velhasıl, sözümüz en çok da, alınlarında secde izi olup dualarda buluştuğumuz “öz” kardeşlerimizedir vesselam…Necmettin Erbakan

Kapatsanız gözlerinizi hakikat duyulur yine

Yukarıda Erbakan Hoca’yı görmeme, yok sayma anlamına gelecek bazı hususları belli vurgular içinde sıraladık. Peki, bunları destekleyecek, örnekleyecek ne gibi yansımalar vardır günümüzde, günlük hayatımızda? Eminim bu konuda herhangi bir malzeme sıkıntısı çekmeyeceğiz. İşte size sahneler:

Yeri gelir, zamanı gelir, konu gelir; siz onun etrafındaki bir fikri, olayı, durumu, kavramı bir şekilde anarsınız da; yüzünüze çarpan ya derin bir sükut ya da “ama” bağlacıyla kurulan ölü doğmuş bir cümledir.

“Kavağa tırmanan balık” manşettir ama “hakikat anıtını” ortaya koyan bir el yer bulamaz sayfalar arasında.

Saksılarda çiçek, akvaryumda balık, kafeste kuş olma rolü önemsenir de, hayatın can damarına vurgu yapan geçiştirilir.

Köşe tutucular ve ekran kaplayıcılar tarafından, hayatla irtibatı kopmuş, bu topraklarla ünsiyet kuramamış niceleri baş tacı edilir ama vicdanını rahatlatma kabilinden, hocanın sadece şöyle bir sırtı sıvazlanıp kıyısından geçilir.

Yine aynı platformlarda, eğer konu doğrudan kendisi olmuşsa gerek nostalji duygusuyla sevimli anıları tebessümle dile getirilir, gerekse bir çarpıtma mantığıyla en tartışmalı mevzulara girilir ama hocanın ömrünü adadığı mücadelenin özüne dair soğukkanlı bir yaklaşım sergilenemez.

Cümle fikir teorileri tartışılır, isimler yüceltilir, süslenir, soslanır, allanıp pullanarak servis edilir de; hocamızın yerelden küresele ve hayatın tüm alanlarında pratize ettiği, kurumsallaştırdığı, kadrolar yetiştirdiği gerçeği bir türlü dile getirilemez.

Tarih ve coğrafyamız içinde, düşünce izleğimizde, mücadele alanımızda, hepsinin ayrı ayrı bir yeri ve kıymeti olduğunu peşinen ve kesinlikle vurgulayacağımız fikir ve devlet adamları, kanaat önderleri, manevi şahsiyetler tek tek sıralanır ama hocanın ismi garip bir şekilde atlanır.

Coğrafyamızın dört bir yanından, her bucağından “önder”ler “tercüme” edilip sunulur da, akademik çalışmalarından tutun fikir tahlillerine kadar kapsayıcı bir zenginliğe sahip koca bir “Erbakan Külliyatı” gündeme getirilmez.

Hocanın ömrü boyunca emek verdiği bir konuda hazırlanmış olan herhangi bir afişte, jenerikte ve diğer görsellerde farklı yüzleri görürsünüz ama hocayı bulamazsınız.

Mesela bir tanesi; hocamızın gözbebeği olarak baktığı “Filistin” ve hemen her konuşmasında oyunlarını anlattığı “Siyonizm” konulu bir şeyler bastırıp ilgili ilgisiz birçok ismi orada sıralar da; açıklanamaz bir marifetle ona yer vermez. (Bu arada merak edenler, hem de hocanın destekleriyle kurulan, daha başka sivil toplum kuruluşlarının da aynı muameleyi yaptığını araştırabilir. Bu basılı malzemeler, tarihteki yerlerini almış oldular böylece.)

Mesela yine “yerli otomobil” mevzuunda belgesel-film çekilir de hocanın ismi ya da resmi tek karede geçmez.

Yetkiye sahip olduğu kısacık zaman dilimlerinde, “manevi kalkınma” anlamında gerçekleştirmiş olduğu nice bereketli çalışma hatırlanmaz.

Yine aynı şekilde “Kıbrıs Harekatı” konusundaki tavrı ve etkinliği belgelerle ortadayken ustaca perdelemelerle onun rolü gösterilmez.

Bugünkü şartlarda, nasıl bir ihtiyaç ve zaruret olduğu daha iyi anlaşılan; dünyanın inananlara emanet edildiği bilinciyle, Müslümanların “birlik” olma gereğini, attığı temelle kurumsallaştırdığı halde dönüp de bu emanetin yüzüne bakılmaz.

Ekonomiyle ilgili, hâkim sistemin her türlü kavram ve teorisi hararetle tartışılır ama son süreçte yolunun kesilmesindeki en önemli sebeplerden biri olan ve milletin hayrına olduğu tescillenen “havuz”dan kimseler su içmez.

“Ustada kalırsa bu öksüz yapı…”, “kim var” diye sorulur

Yukarıdan beri sıraladığımız örnekler daha da çoğaltılabilir. Görecek gözler için bu kadarı yeterlidir. Kafasında soru işareti oluşanlar, kalbi mutmain olmayanlar çağın verdiği teknik imkânlarla rahatça tarihin “arşiv”ine bakabilir.

Necmettin ErbakanAma biz bu konuyu, genel bir hüküm niteliğinde şu soruyla bağlamış olalım: Peki Erbakan Hoca, tüm bu hususlarda ve alanlarda “yok” idiyse neden bir ömür küresel, karanlık, gizli şer odaklarınca ve onların uzantılarınca ambargoya tabi tutulup cezalandırıldı?

Düşünenler için bu sorunun cevabı bile kesin bir delil olmaya yetmez mi?

Biz, sözümüzün muhatapları olarak geçmişte hocanın ikliminde bulunan, “kardeşler topluluğu”na mensup insanların, onu bilerek ve isteyerek yok saydıklarına inanmıyoruz. Biliyoruz ki onlar zihinlerinin bir yerinde, gönüllerinin bir köşesinde mutlaka onun “hatırı”nı gözetiyorlar. Dolayısıyla zihinlerin bu kadar bulandığına, yüreklerin bu derece katılaştığına asla ihtimal vermiyoruz. Zira, hocanın, kendi “düzen”lerine dokunacak şekilde ortaya çıktığı ilk andan itibaren, ona, Ebu Cehillerin tavrına ve taktiğine uygun olarak zulüm yapanlarla onunla “aynı saf”ta yürümüşlerin bakış açıları kesin olarak ayrıdır.

Bu sebeple, artık duygusal bir bağın ötesinde, daha somut adımlarla ve ama mutlaka özüne uygun olarak, hocamızın ortaya koyduğu çok boyutlu tecrübe ve birikim zenginliğinin, “emanet”i omuzlarında taşıyan “yetkili” kadrolarca, onların eliyle hayata geçirilmesini diliyoruz.

Son tahlil ve yol haritası

*Hakikat asla sonsuza kadar örtülemez. Bu, hepimizin içinde bulunduğu meclislerde, sohbetlerde yeterince işlenen bir konudur. Ve biz “kitap”tan bunun “oku”nduğuna ve tahlil edildiğine yeterince şahidiz.

*İnsan kendisiyle yüzleşmekten kaçmamalıdır. Aslında bilinse, kişinin bir değişime şartlanıp geçmişini silmesi, onun kendi öz şahsiyetine de bir saygısızlıktır. Hayatını dönem dönem parçalara ayırmış ve kişilik bölünmeleri yaşamış bir şahsiyet!.. Öyleyse soralım: Siz hangisi oluyorsunuz? (Ey bilim, ey sanat nerdesin?! Psikoloji, sosyoloji, sinema, edebiyat… Çalışmanıza ve eserinize konu olacak daha nasıl bir malzeme bekliyorsunuz?)

*Şahsiyetleri ele alırken, vicdanlarımızı tarih bilincinin ışığına tutmalıyız. Eğer siz bir “dava” adına söylem ve eylem ortaya koyuyorsanız ve bunları tarihe mal olmuş şahsiyetlerle irtibatlandırıyorsanız, öncelikle herkesin “hakkı”nı teslim etmelisiniz. Bu bağlamda, Erbakan Hoca’yı “gör”mek bir “ahlak”ın temel gereği ve şartıdır. Yok hâlâ ve ısrarla görmüyorsanız, bunun sadece iki anlamı olabilir: Siz, ya gerçekten tarih bilmiyorsunuz ya da acınası bir vicdan körlüğü içindesiniz.

*Erbakan ismini telaffuz etmek, galiba hem bir cesaret hem de sorumluluk gerektiriyor. Bu noktada, sığınılan her türlü gerekçe bir tarafa bırakılıp gönül rahatlığıyla adım atılabilmelidir. Zira o insan; inananların boynunu bükecek, omuzlarını çökertecek ve yüzünü kızartacak hiçbir eyleme imza atmamıştır.Necmettin Erbakan

*Erbakan’ı anlamak için bazen “ümmî” olmak yeterliyken, bazen “entelektüel” bir çaba gerekir. Herkes niyetince ve gayretince neticesini alır.

*Her insan bir “hayat”, her inanan bir “sınav” yaşar. Bütün bunlar olurken “tarih” imkânı ölçüsünce “kayıt” yapar. Ama asıl hükmü verecek olan; zamanı, mekânı ve insanı yaratıp ilahi bir “göz”le, zerrelere ve niyetlere kadar her şeyi gören Allah (cc)’tır. En iyisini ve doğrusunu ancak O bilir. Ne yücedir O bilenin hükmü… Ve, ne mutlu o hükme razı olana…

Sahip olduğumuz medeniyet bilinci, inandığımız dava ahlakı ve taşıdığımız vicdan anlayışı bize bu haberi yazdırdı. Özünde, ağırlığını taşıdığımız bir “hissiyat”ın yansıması vardı. Bunun ötesinde yapılacak olan her bir yorum asıl kastımızın uzağına düşer.

Böylece bilinmesini dilerim. Kabul ola efendim…

 

Helim Dur yazdı

Yayın Tarihi: 27 Şubat 2013 Çarşamba 14:23 Güncelleme Tarihi: 27 Şubat 2013, 15:29
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
şevket
şevket - 9 yıl Önce

üstaddan Allah razı olmuştur...

Muhammet Uysal
Muhammet Uysal - 9 yıl Önce

Hocayı görmeyenler ya da göremeyenler onun büyüklüğü karşısında ezilip bu ezikliği başka yollarla örtmeye çalışanlardır.

ibrahim ali
ibrahim ali - 9 yıl Önce

"Kral çıplak" deyip suni gündemler üretenler ne yazıkki konu "Erbakan" olunca da aynı uslüpla o'nun gösterdiği "Müslünan insan VİZYONUNU" ustaca perdelemektedirler. Çok güzel bir çalışma olmuş. Tebrikler... Teşekkürler

ÜMİT KENGER
ÜMİT KENGER - 9 yıl Önce

HOCAM ELİNİZE VE YÜREĞİNİZE SAĞLIK ÇOK GÜZEL ANLATMIŞSINIZ. BİR DAVA DA BİR ŞAHSİYETİ TAM OLARAK ANLAMAK ANCAK O'NUN GİBİ YAŞAMAKLA OLUR. BİZLER O'NUN GİBİ YAŞAYAMIYORSAK O'NU TAM ANLAMAMIŞIZDIR. ANLADIK TA YAŞAMIYORSAK İMANIMIZ ZAYIF DEMEKTİR.SAYGILARIMLA...

fatih YAVUZ
fatih YAVUZ - 9 yıl Önce

Hocayı anlayan anlamayan ve anlamaya çalışan herkes hocayı tam anlamıyla anlamışlar mı şüpheli...İnsanlar dönemlik bağlanıp,dönemlik hissediyorlar. İnşallah hocanın söylemlerine,davasına,duruşuna,uslubuna ve anlayışına layık insanlar varbulunur.

filan mahlası kullanmayan
filan mahlası kullanmayan - 8 yıl Önce

Allah razı olsun üstad. İçimizi yaralayan bir türlü dile getirmekte zorlandığımız konuları güzel bir şekilde izah etmiştir. Bu gayrete şahidiz inşallah.

banner26