Mustafa ismini gururla taşımanın bedelini ödüyor

Bundan bir kaç ay evvel, Kurban Bayramı organizasyonunu gerçekleştirmek üzere Osmanlı'nın Avrupa topraklarındaki ilk göz ağrısı Bulgaristan'dayız. Orada tanıdık Mustafa Amca'yı.. Talha Keskin yazdı.

Mustafa ismini gururla taşımanın bedelini ödüyor

 

 

Bundan bir kaç ay evvel, bizim sevdiklerimizle mutlu bir şekilde kutladığımız bayram zamanı. Kurban Bayramı organizasyonunu gerçekleştirmek üzere İnsani Yardım Vakfı (İHH) aracılığı ile Osmanlı'nın Avrupa topraklarındaki ilk göz ağrısı Bulgaristan'dayız. Küçüklüğümde Balkanlar’ı, ülkemize gelen soğuk hava dalgasıyla tanımıştım. Hatıralarım beni yanıltmıyor, hava bir hayli soğuk.  Komünizm zamanından kalma, birbirinin kopyası onlarca eski apartmandan birisinin kapısını çalıyoruz. Havadaki soğuğa, üst üste giydiği bir kaç kat hırkası ve boynundaki atkısı ile direnmeye çalışan güler yüzlü bir teyze açıyor kapıyı. Geleceğimizi biliyor olsa da, bizi gördüğüne şaşırıyor, heyecanlanıyor. Her bayram sizin de kapınızı tek bir kişi çalıyor olsaydı, siz de onun geleceğini bile bile şaşırırdınız. İçeri buyur ediyor.

Asırlık bir çınarı dinliyoruz.

Evdeki havanın dışarıdan bir farkı yok. Yanan bir soba olmayınca, üşüyen yürekleri muhabbetten başka ısıtacak bir şey de yok. Seksen yaşın üstündeki Mustafa Amca’nın bizi kapıda karşılamaya mecali hiç yok. Yorulmasın istiyoruz, odasına geçiyoruz. Yatağında doğruluyor. Zaman zaman çalan kapılarının ardındaki sima genellikle aynı. Beni bu iki tatlı ihtiyarın evine ziyarete götüren müftü abiyi tanıyorlar. Beni ilk kez görmelerine rağmen bağırlarına basıyorlar. Ellerini öpüyorum. Takdir-i ilahi, çocukları olmamış uzun zamandır, yalnız yaşıyorlar. “Sakın yaşlanmayın. Hiçbir eğlencesi yok. Evinizin, siz içindeyken yanmasından farksız" diyor Murat Menteş bir kitabında. Yaşlılıkla birlikte gelen yalnızlık, sekiz şiddetinde bir depremin ardından ansızın vuran tsunami gibi. Kararlı ve acımasız. İnsandan geriye kalan ne varsa silip süpürüyor. Uzun bir ömrün enkazını tanınmaz hale getiriyor. Sahipleriyle birlikte yanmış eve, etrafa saçılmış küle ve artlarından kalmış sönmek üzere olan köze tanıklık ediyoruz.

Bayram şekerinin tadına bakıldıktan sonra, neredeyse asırlık bir çınarı dinliyoruz. Ziyaretimizden oldukça memnun olsalar da, tek ziyaretçileri olmamız bir hayli üzücü. Kendine has şivesiyle hayat hikâyesini anlatmaya başlıyor Mustafa Amca.  Tanıdıkları Türk aileler parmakla sayılacak kadar azalmış. Kimisi Türkiye'ye göçmüş, kimisi Bulgar ailelerle karışıp aslını unutmuş. Kendisi de gençliğinde Türkiye'ye gitmişse de işler pek umduğu gibi gitmemiş. Şehir şehir dolaşmış ekmeğini kazanıp yerleşebileceği bir yer bulmak için. Irgatlıktan ameleliğe, ayakkabı boyacılığından fırıncılığa yapmadığı iş kalmamış. Olmamış velhasıl.

Tutunamayanlar kervanına o da katılmış. En çok da onun gibi göçmenlerin zor durumlarından istifade edip çok düşük maaşla çalıştırmak isteyen iş sahiplerinin fırsatçılığına üzülmüş. Bulgaristan'daki şartlar ne kadar kötü idi ise de, istemeye istemeye dönmeye karar vermiş. Elindeki son bir kaç eşyayı satıp yola koyulmuşlar bir arkadaşıyla. Bazen aç bazen tok, bazen yaya bazen bir kamyon arkasında zorlu bir yolculuğun ardından varmışlar sınıra. Yanlışlıkla girdikleri Yunanistan'dan dönüp nihayetinde bulmuşlar Bulgaristan yolunu. Vurulma riskiyle, hem Türk hem Bulgar devriyelerini geçip girmişler ülkeye. Bulgaristan'da kısa bir süre sonra tutuklanmışlar.

Soykırımdan beter…

Kadere teslimiyetten mi yoksa acının hatırlanmayacağı kadar uzun süre geçtiğinden mi bilmem, keyifle anlatıyor hikâyesini Mustafa Amca. “On beş gün üst üste ilk kez hapishanede karnımız doydu!” deyince hep birlikte gülüyoruz. Çok tutmamışlar içeride. Şairin de dediği gibi, “fırlatmışlar dünyaya”. Günlerce aç kaldığı, dökülen ağaç yapraklarından kendinde yatak yorgan yaptığı dönemler olmuşsa da, bir süre sonra bir devlet dairesinde kâtiplik görevi bulmuş. Hayatı biraz düzene girmiş. Türkler üzerindeki baskı azalmaya başlayınca da, mahkemeye gidip verdikleri Bulgar ismini yeniden Mustafa'ya çevirmiş. Müslümanca ve onurlu yaşamanın bir bedeli olmuş elbette. Memur olarak değil de çöpçüden bile düşük bir derecede çok az bir maaş ile emekli etmişler. Ondan sonrası yaşlılık, yalnızlık, geçim sıkıntısı içerisinde hanımıyla baş başa bir hayat. Bugünlere geldik diyor çok şükür.

Mustafa Amca, çok sancılı badirelerin atlatıldığı Bulgaristan’da yaşananların canlı tanığı. Eskiden buralarda kaç Türk yaşardı, kaç cami vardı, bayram ve Cuma namazlarında kaç kişi cemaat olurdu hepsini hasretle anıyor. Devlet, Osmanlı’nın eserleriyle birlikte insanına da tahammül edememiş. Henüz okul çağlarında iken başlamış asimilasyonlar. Ayşe, Mehmet, Mustafa denilerek çağırılmışlar sınıftaki Türkler olarak. Aileleri de geldikten sonra birer Bulgar ismi seçmeleri istenmiş kendilerine verilen listelerden.

Ruhundan fersah fersah uzak olsa da en azından okunuşu Mustafa’ya benzer bir isim seçmiş. İsim değişikliği sadece bir başlangıç olmuş. Haftada iki saat gördüğü Türkçe dersi bir süre sonra kaldırılmış. Dilinden sonra sıra dinine gelmiş. Osmanlı’nın yüzlerce yıl hoş gördüğü Bulgarlar otuz sene özgürlüğü çok görmüş Türklere.

Camiler birer birer kapatılmış. Kimi kaderine terk edilmiş kimi devlet tarafından direkt yıkılmış. Paslanmış hafızasına rağmen isimleriyle ve yıkılma tarihleriyle birlikte en az on cami saydı bize mahallesinden. Kimi Bulgaristan’ın ilk dönemlerinde kimi komünizm döneminde aynı kaderi paylaşmış. Başkent Sofya’da iki yüz seksenden fazla camiyi yıkıp geriye tek bir tane bırakmışlar. Çoğu şehirde de Osmanlı’nın aziz hatırasından geriye tek bir cami kalmış. “O ezanlar ki şehadetleri dinin temeli” diyordu ya Mehmet Akif. Birkaç nesil, doğumda kulaklarına okunandan başka ezan sesi duymadan büyümüşler. Değiştirilen isimler, yasaklanan gelenekler, yıkılan mabetler ruhlarda silinmeyecek izler bırakmış. Bunca mezalime karşın geriye yapılacak tek bir şey kalmış. Anavatan Türkiye’ye hicret. Gidenlerin pek çoğu Türkiye’de kalmışsa da Mustafa amca şartlar gereği tekrar dönmüş Bulgaristan’a.

Bir Bulgar ismi değil de Mustafa ismini gururla taşımanın bedelini ödüyor

Eşiyle daldıkları bir konuşma esnasında müftü abi anlatmaya başladı bana. Bir önceki kış havanın buz tuttuğu bir akşam, ziyaretlerine geldiğinde görmüş ki, yine evdeki havanın dışarıdan bir farkı yok. Yakacak birşeyleri olmadığı için kat kat battaniye ile ısınmaya çalışıyorlar. Aramış bir kaç arkadaşını, bulmuş buluşturmuşlar, bir kamyon kömür, bir kamyon odun; getirtmişler eve. Yakmışlar sobayı. Geçirmişler o kışı öylece. Aksilikler üst üste gelecek ya; bu yıl, ikinci kattaki evlerine odun kömür getirecek derman yok ikisinde de. Velhasıl soba yanmıyor yine. Muhtemelen benden daha yaşlı bir elektrikli ısıtıcı ile -ısınmaya diyemiyorum- üşümemeye çalışıyorlar. Daha verimli, havayı değil de odayı ısıtacak bir elektrikli soba almak istiyorlar velâkin bir aylık maaşına tekabül ediyor Mustafa Amca’nın. Bir Bulgar ismi değil de Mustafa ismini gururla taşımanın bedelini ödüyor. Aynı ismi taşıyan ben, hiçbir sıkıntı çekmemiş olmanın ağırlığı altında eziliyor ve Rabbime şükrediyorum.

Şimdilerde ne yaptıklarına geliyor sıra. Pek uğrayanları yok; arada bir gelip giden müftü abinin dışında. Komşularının hepsi Bulgar olsa da problem yaşamıyorlar. Onlar da epey yaşlı, epey kimsesiz. Türkçeye ve Türkiye’ye hasretler. TRT Müzik kanalı çekiyormuş, onu izliyorlar. Beş vakit namazını kılıyor Mustafa Amca, sağlığı el verdikçe Cuma namazlarına gitmeye çalışıyor. İstanbul hayatının hızından dert yanıp, “İşte böyle koşarken öleceğiz galiba…” diyordu bir arkadaşım. Oysa koşabiliyorken ölmek bir lütuf olsa gerek. Kur’an okuyor, dua ediyor, “Allah’ım halimiz nicedir…” diye. “Sizin gibi ziyaretçilerimiz oldukça teselli buluyoruz” diyor. Yaşından beklenmeyecek bir heyecanla anlatıyor. Şimdi daha iyi anlıyorum hayatının en büyük acılarını neden büyük bir keyifle anlattığını. Feri sönmüş gözlerinde görüyorum dertleriyle ilgilenen bir muhatap bulmanın sevincini.

Her güzel şey gibi bu birlikteliğimizin de sonu geliyor. Biz dinlediğimizden, Mustafa Amca dinlenilmekten ziyadesiyle memnun. Sarılıp vedalaşıyoruz. Geldiğimizde karşılayamamıştı ama kendini daha iyi hissediyor olmalı ki giderken kapıya kadar uğurluyor bizi. Kapıda hatıra fotoğrafı çektiriyoruz. “Bazı vakitler ses ver…” (ara) diyor, bir de fotoğraftan istiyor. “Gönderelim inşallah!” diyoruz. Ayrılıyoruz.

Akşam olduğunda tekrar uğruyoruz sabah buruk ayrıldığımız eve; kurbanlık et, meyve sebze ve erzak poşetleriyle. Gözlerine inanamıyor omzumuzdan indirdiğimiz elektrikli sobayı gördüğünde. “Allah razı olsun!” diyor. Biz aracıyız sadece; buraya gelmemize vesile olan hayırseverler adına kabul ediyoruz dualarını. Fazlaca kalamıyoruz, programımız yoğun, vakit kısa. Tanık olduğumuz hayat hikâyesinin ağırlığı omuzlarımızda. Birkaç gün sonra tekrar karşılaşıyoruz Mustafa Amca ile. Beş kişilik cemaatimizle şehrin tek camisinde kıldığımız Cuma namazının ardından birlikte çay yudumlamak da nasip oluyor. Türkiye’ye geri döneceğimiz günü biraz daha güzelleştiriyor bu tevafuk. Asırlık bir ulu çınarın dualarıyla yola koyuluyoruz.

Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlar da ellerimizin büyük boşluğu
Beş duygum harap, altı yönüm harap
On parmağımda on acı Ya rab
Denize dalan bir desti nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma
Büyük bir kapının önünde bir karınca vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak yoksa niye var

(Mevlana İdris)

Önce bizi güçsüz yaratan, sonra kuvvet veren sonra da bazılarımızı tekrar güçsüz yapıp yaşlılığa eriştiren Allah her şeyi hakkıyla bilendir!” (Rum, 54)

 

Talha Keskin, hayretle tanık oldu.

Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2014, 16:45
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Serpico
Serpico - 6 yıl Önce

Başka güzel haberlerin müjdecisi bu harikulade yazı için teşekkür ederiz Talha kardeşim. Artçı yazılar da böyle güzel olur inşallah.

Talha Keskin
Talha Keskin - 6 yıl Önce

Güzel temennilerin için teşekkürler kardeşim. Şahit olup da anlatmamak büyük yük sineye.

cafer tayya rbicer
cafer tayya rbicer - 5 yıl Önce

yuregıne saglık abım.gozlerım doldu okurken.allah razı olsun

banner19

banner13