banner17

Müslümanı dilendirmemeli!

Maddede yankısını bu şekilde bulmuş nazenin bir milletin ruhunu ancak bir şair tabiatı hakkıyla anlatabilir.

Müslümanı dilendirmemeli!

Kapının sağındaki duvarda iki yüklük, aralarında da oymalı, örmeli, boyalı bir lambalık var. Lambalıkta pirinç bir şamdan duruyor. Osman Bey, şamdanın yanında birkaç Selçuklu ve Bizans sikkesi gördü. Görülüversin diye konulmuşa benzerlerdi. Paraları aldı; avucunda evirip çevirdi. Yerlerine bırakırken de sordu:

Osmanlı devrinde Bursa'nın fethi öncesi
(+)

-Bunlar nedir? Öteki odada da gördüm; neden konmuşlardır?

Dursun Fakı:

-Beyim, Selçuklu ve Bizans sikkeleridir. Konuk sıkıntıdaysa alsın diye… Konuğu isteme utancına düşürmemek için. Şeyhim Edebâlî o utancın vebalinden kaçınır.

Osmancıklar’ın uygarlığı işte bu

Allah insanları ahsen-i takvim (en güzel surette) üzerine yaratıp, kendi ruhundan üflediği için; yarattığı her kuluna ebedîlik şuuru bağışlamış. Bu şuur onun elde etikleriyle, yok olan, batan, tükenen şeylerle teselli olamamasına, hep bir mahrumluk hissetmesine neden olmuş. Bu sebeple insan hep bilinmeyenin, ulaşamadığının, anlayamadığının talibi ve âşığı olageldi. Ötenin ötesine duyulan bu iştiyakı kimileri zamana ve mekâna hükmedip insanların ruhlarına mührünü vurarak gidermeye çalışsalar da hiçbiri bu sağır kubbede hoş bir seda bırakmaya muvaffak olamadı. Nitekim tarih; bazen ihtiras, bazen kahramanlık bazen de boş hayal denilebilecek böyle sayısız teşebbüsle dolu.

Sadaka TaşıBununla beraber insan, nazargâh-ı ilahînin teveccüh sahasıdır. Gün gelir kayalıklardan pınarlar ses verir, çorak topraklar can bulur, kuru ağaçlar meyveye durur. İnsanoğlunun önünde sülûk edeceği incelerin incesi bir yol açılır. Ruh yücelir, tavırlar zarifleşir, gönül rikkat sahibi olur. İşte o zaman insan zamanı aşar, sevgi sevgi büyüyen bir medeniyet oluşur. En basit cemiyet nizamından en ulvî ahlak kaidesine kadar her şeyi içinde barındıran bir sevgi toplumu… Muhatabının mahçup olup utanmasından mahçup olup utanan insan-ı kâmillerin ruh hamurunu yoğurduğu, mana temellerini attığı bir millet. Şeyh Edebali gibilerin, Osman Beyler’in, Osmancıklar’ın uygarlığı…

Nazenin bir milletin ruhu maddede nasıl yankı bulur?

Zaman bir daire… Sırt çevirip arkamızı döndüğümüz şeyi er ya da geç karşımıza çıkartıyor. Tarihimiz ve medeniyetimiz gibi… İtalya kafelerinde olduğu söylenen bir olay anlatılır. Gelen müşterilerin bir kısmı kendi içtikleri kahvelerle birlikte, “bir tane de askıya” diyerek onun da parasını ödeyip gidiyor. Parası olmayanlar da oraya gelip askıdan isteyerek daha önce parası ödenmiş olan kahvelerden içebiliyorlarmış.

Hafızamızı fazla zorlamadan şöyle bir yokladığımız takdirde ecdadın sadaka hususunda bile ne büyük bir zarafete ulaşmış olduğunu hatırlayacağız. Evet, sadaka taşlarından bahsediyorum. Hani şu İstanbul’un dört bir yanına bırakılan hemen hemen iki metre yüksekliğinde, başlarının ortası içe doğru oyuk olan taşlardan. İnceliğe bakın ki oyuğun derinliğinden, buraya uzanan kişinin para almak için mi, para bırakmak için mi elini uzattığı anlaşılmıyor. Zaten ihtiyacı olanlar da ihtiyaçları nispetince alıyorlar. Yani muhtaçlıkları sadece zahiri… Buraya para bırakanlar da genelde geceyi seçiyor. Herkesin el etek çektiği, kimsenin onları görmediği karanlığı. İnsanı mahçup etmeyen, mağrurlandırmayan altı asırlık vakûr bir medeniyetin zarafet sembolleri: Sadaka Taşları… Maddede yankısını bu şekilde bulmuş nazenin bir milletin ruhunu ancak bir şair tabiatı hakkıyla anlatabilir. Seyrî’nin ifadesiyle:Elif

Şi’rin yine İstanbul’uyuz, her çağa hâkim

Mağrur değiliz, bağda, elif huylu vakûruz

“Elif huylu vakur”dan ne anlıyoruz, soralım kendimize

Elif huylu vakur olmak… Yüzyılları sinesinde toplayan bir milletin vakar portresi. Şahsiyet ezmeyen, şahsiyetini ezdirmeyen, yılların şavkı alnında parlayan müslümana yakışabilecek en güzel tarif: ‘Elif huylu vakur’. Tarih Düşünce dergisi, 55. sayısında okuyucularına, 1913’te Bayburt’ta kurulan Müslüman Dilendirmezler Cemiyeti Nizamnamesi’nin büyük boy bir posterini hediye etmişti. Müslümanın şahsiyetini koruyabilmek için kurulmuş bir cemiyet. Muhtaç olmakla dilenmek arasındaki farkı anlayarak müslümana dilenciliği yakıştıramayan, kendi müslüman kimliğinin bilinciyle ihtiyacı olanlara kucak açan bir oluşum. Kendi ifadeleriyle: “Dilendirmezler Cemiyeti, gönüllerinde ‘kat’î bir merhamet’, ruhlarında ‘müslüman dilenmez, dilendirilmez!’ emelini taşırlar… Kim ki rast geldiğine sadaka vermekten kendisini alamaz; der-‘akab za’fının keffareti olmak, yani acıdığı kimseyi mutlak suretle düşkünlükten kurtarmak emeliyle, vazifesiyle hükümete yahut cemiyete haber verir. Vermezse ikinci bir keffâret karşısında bulunarak cemiyet sandığına hemen bir yıllık zekatını, sadakasını yatıracaktır.’’

Sadaka TaşıOn iki maddelik bu nizamname, müslümana kaybolan şuurunu hatırlatıcı bir manifesto niteliğini taşıyor. Müslümanın, Müslümanlığın başlı başına bir haysiyeti vardır ve bu haysiyet asla zedelenemez! Şu anda Çorum’da da belediye ve valilik tarafından böyle bir uygulama gerçekleştiriliyor. Çorum’daki dilenciler tespit edilip kayda geçirilerek aynî ve nakdî yardımlarda bulunuluyor, ihtiyaçları gideriliyor. Yardım edilenlerin uyması gereken tek bir şart var: Bir daha asla dilencilik yapmamak. Çorum’daki bu çalışmalar, Türkiye’nin her yerinde kurulan yoksullara yönelik iftar çadırları, vakıf ve dernekler potasında asırları eritmiş bir mazinin âtideki akisleridir. Dilenmeden, dilendirmeden, haysiyet zedelemeden vermenin en latif hali…

Bugün yardım alan…

Son olarak; kimine fıkra, kimine kıssa, kimine masal gelebilecek ama bence hakikatin ta kendisi olan bir hadiseyi anlatmak istiyorum:

İki ecnebi, eskinin İstanbul’unda yan yana yolda yürürken yanlarına bir dilenci yaklaşıp yardım istiyor. Onlardan biri kaşlarını çatarak, ‘elin ayağın tutuyor. Utanmıyor musun dilenmeye? Git çalış, ekmeğini alnının teriyle kazan’ diye bağırıp daha birçok lakırdı ederek adamı iyice bir haşlıyor. Biraz sonra başka bir dilenci yanlarına yaklaştığında aynı adam gayet mülayim, zamanın parasıyla dilenciyi sevindirecek kadar bir para veriyor. Bu duruma şaşıran yanındaki dayanamayıp nedenini soruyor. Adam önce pis pis sırıtıyor, sonra da anlatmaya başlıyor:

-İlk gelen dilenci senin benim dinimden biriydi. Bizden birilerinin dilenmesini istemem, tahammül de edemem. Diğeri ise müslüman bir Türk’tü o yüzden onun dilenmesini hoş karşıladım, o yüzden o kadar para verdim. Hâlâ anlamıyor musun? Bu müslümanlar onurlu insanlardır; dilenmezler, kolay kolay yardım kabul etmezler. Onları dilenmeye bir alıştırırsak avucumuzun içine aldık demektir. Unutma, bugün yardım alan yarın emir alır.

 

Ali Bilge Şahin hatırlamamıza vesile oldu

Güncelleme Tarihi: 10 Ağustos 2010, 18:15
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20