Molla-yı Rum görmedi bundan "Yaman Dede"

“Her zaman güler yüzlü, sade, mütevazı, iyiliksever, garezsiz ve ivazsız oluşu onu Müslümanlığın gayesi olan kâmil bir insan safında bize gösteriyor” Zeynep Haksever yazdı.

Molla-yı Rum görmedi bundan "Yaman Dede"

Yüz sürdü gerçi payine çok Müslüman dede

Molla-yı Rum görmedi bundan Yaman Dede

Yahya Kemal Beyatlı

23 Mayıs 1939’da Ankara Radyosu’nda Yaman Dede kendi ifadesiyle bağrı yanık bir Türk şairini Esrar Dede’yi anlatmaya şu ifadelerle başlıyor:

“Sayın dinleyicilerim! Her neslin evvelki nesillere karşı mukaddes bir borcu vardır: Unutmamak borcu!

Başımızdan geçen yıllar, asırlara çevirdiğimiz zaman, gelip geçen büyüklerimizin, gelip geçici olmayan, asırların tahribatından yılmayan manevi varlıklarının -heybetli birer abide gibi- huzmeleri, ebediyetin karanlıklarına dalan meşaleler gibi ruhlarımıza hâkim bulunduğunu görür ve onları, vecdü-gayş (kendinden geçme) ile huşu ve ihtiram ile seyrederiz.

Evlerimizde baba yadigârı öteberi bulunur. Bunların üstüne titreriz. Tozlanmasına, renklerinin atmasına gönlümüz razı olmaz. Elimizden gelse onları kalbimizin içinde saklamak isteriz. Ecdadımızın muazzam abidelerini de ruhumuzun derinliklerinde saklamak isteriz. O kadar kıskanırız, onlara toz konduramayız. Tarihimizin koynunda yaşayan ulularımız vardır. Göğsümüzü kabartacak, alnımızı yükseltecek mazimiz vardır. Fen adamlarımız, ilim adamlarımız, hâkimlerimiz, şair ve ediplerimiz, mütefekkirlerimiz vardır. Bu Türk ulularının hatırası üstünde asırların bıraktığı toz tabakasını silip atmak bizim vazifemizdir ve bu daima yapılacaktır. Biz onların hatırasını gözyaşlarımızla, minnet ve şükran yaşlarıyla yıkamayı bir nevi ibadet sayarız. Türk, ulularını unutmaz! Asla unutmaz!...”

Biz de bu vazifeyi yerine getirmek için Yahya Kemal’in ifadesiyle kendisinden daha yamanı görülmemiş Yaman Dede’nin hatırasını sizlerle buluşturmak istedik. Mustafa Özdamar’ın Yaman Dede kitabından derleme hazırladık.

Öncelikle yazıya ismini anarak başladığımız başka bir değerimizi, Yaman Dede’nin ifadesiyle Esrar Dede’nin namı üstündeki hafif toz tabakasını sıyırarak başlayalım. Esrar Dede hakkında Yaman Dede’nin Ankara radyosunda yaptığı konuşmadan kesitler:

“Esrar Mehmet Dede, on sekizinci asrın Mevlevi şairlerinden ve Galata Mevlevihane’si hücrenişinlerindendi. Şeyh Galib’in eski tabir ile “yâr-ı vefadâr”ı, gamküsarı (gam ve kederi defeden, gam ortağı) idi. Aralarında son derece iyi bir dostluk ve muhabbet vardı. Esrar’ın doğum tarihini bilemiyoruz. Yalnız 1211(1796) tarihinde vefat etmiş olduğunu biliyoruz. Esrar Dede’nin eserleri: Şairin bir divanı bir de tezkeresi vardır. Divanı basılmıştır, tezkeresi henüz basılmamıştır. Şairin divanını baştanbaşa okumak lazımdır. Divanı okurken kendinizi bir çiçek bahçesinde sanırsınız. Öyle bir bahçe ki ilkbaharın renk ve rayiha tufanını ve aynı zamanda sonbaharın hüznü hicranını sinesinde yaşatır. Fakat ne tatlı hüzün ne cazip hicran ve galiba bu bahçenin sonbahar faslı galiptir. Bir tarafında en canlı renkler, baş döndürücü rayihalar…

“Gevher saçıp bezme seher, doldu lebâleb jâle gül

Kattı arakla gülşeker minâ-yı mâlâmâle gül

Ebre düşüp berk-i şefak jâle ne renge döndü bak

Güya mukattar gül-arak doldurdu câm-ı âle gül

Bülbül olup yare zenan, görmüş tecelliden nişan

Her şahtan etmiş ayan bir ateş-i cevvale gül

Geh naz edip mestur olur, arayişe mağrur olur

Bilmez sonu mecbur olur, çent ruze bir ikbale gül

Bülbül yeter zar eyleme, Esrar’ı bizar eyleme

Bihude israr eyleme, guş etme âh-u nâle gül”

Şair bu emsalsiz beyitlerinde diyor ki:

Seher vakti cevahir saçıldı ve gül çiy daneleri ile doldu. Dolu kadehlere gül şerbeti ve rakı katıldı (Tasavvufta “gül rakısı” deyimi Hz. Peygamber’in teri anlamında kullanılır). Bulut şafak rengine boyandı. Çiy danelerindeki renge bak. Güya gül, al kadehleri imbikten süzülmüş gül rakısıyla doldurdu. Bülbül: “Ya Rab” dedi ve şu tecelliye erdi. Her daldan bir ateş fışkırdı. Gül bazen naz eder, derlenir toplanır ve gurura kapılır. Bilmez ki eninde sonunda birkaç günlük ikbali var. Zavallı Esrar’a dokunma ey bülbül! O ebedi uykusuna dalmış fakat işte hâlâ kalbi kanıyor ve gecenin bu sessizliğinde sana yeniden yalvarıyor: “Bülbül yeter zar eyleme Esrar’ı bizar eyleme!” Esrar Dede’yi tanımak için yeterli olmasa da biz asıl konumuza geçmek amacı ile bu kadarıyla iktifa edelim.

Yaman Dede

“Her zaman güler yüzlü, sade, mütevazı, iyiliksever, garezsiz ve ivazsız oluşu onu Müslümanlığın gayesi olan kâmil bir insan safında bize gösteriyor” diye bahsediyor Orhan Seyfi Orhon Yaman Dede ile ilgili bir yazısında.

Yaman Dede deyince, Cenabı Hakkın bir kuluna vermiş olduğu ilahi aşkı ve onun peygamberi için cayır cayır yanan bir insan düşünürüm. İlk aklıma gelen bu olur diyor Doç. Dr. İsmail Karaçam.

Allah ve peygamber aşkıyla, tebessümüyle, iyiliğiyle gönüllerde hoş bir sada bırakan Yaman Dede 1887 yılında Talas’da Diyamandi olarak dünyaya gözlerini açtı. Kayseri Rumları’ndan iplik tüccarı bir ailenin oğlu olan Diyamandi, İbnü’l Emin Mahmud Kemal İnal’ın “Son Asır Türk Şairleri” ne göre henüz on aylıkken Kayseri’den Kastamonu’ya göç ettiler.

İlk tahsilini Rum Ortodoks Mektebi’nde bitirdikten sonra, Kastamonu İdadisi’ne (lise) başladı.

“Kastamonu yılları, Dede’nin içindeki İslam volkanının kaynamaya başladığı yıllardır. Şöyle anlatır o yıllarını, Zeki Tekin Bey’den bize intikal eden ‘Nasıl Müslüman Oldum?’ başlığını taşıyan hatıratında Yaman Dede:

1900 yılında Kastamonu İdadi Mektebinin Rüşdi 1. sınıfına girdim. 1887 doğumlu olmama nazaran o tarihte 13 yaşında bulunuyordum. Bu sınıfta Arapça ve ikinci sınıfta da Farsça başlar ve idadi(lise) bitirilinceye kadar devam ederdi. Bütün derslere karşı aşk ve şevkim pek ziyade idi fakat Türkçe ile birlikte Arapça ve Farsçaya pek düşkün idim. Rüşdi ikinci sınıftayım, ders yılının ortalarındayız. Farsça hocamız bize Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdırdığı birkaç beyit beni tutuşturmaya kâfi geldi. Dersaneyi ve siyah tahtanın bulunduğu noktayı, daha dün olmuş gibi hatta şimdi oluyor gibi pek güzel hatırlıyorum. (Mevlana Celaleddin-i Rumi Kaddesallahu Sırrahüssami) başlığı ile Mesnevi’nin baş tarafından bir kaç beyit.

Bişnev in ney çün şikâyet mi küned

Ez cüdâyıhâ hikâyet mi küned

Kez neyistân tâ merâ bübrideend

Ez nefirem merd ü zen nâlideend

Sine hâhem şerha ez firâk

Tâ biguyem şerh-i derd-i iştiyâk

Mevlana ismi bana pek tatlı geldi. Aldığımız beyitler beni pek derinden sarstı. Son beyit sinemi hakikaten şerha şerha etmişti. O andan itibaren tatlı tatlı yanmağa başladım. Şiddetle yakan fakat anne busesi kadar tatlı gelen alevler iç âlemimi kaplamıştı. Bunu hiçbir kelime ile anlatamayacağım. …

Sınıfım yükseldikçe ufkum genişledi, artık edebiyatın, Arapça ve Farsça’nın hastası, delisi olmuştum. Hocalarımdan ve arkadaşlarımdan görmekte olduğum teveccühler, sevgiler son dereceyi bulmuştu. Beni “Yamandi Molla” diye anıyorlardı. “Diyamandi” ismi Anadolu’da bu şekilde söylenirdi.

Edebiyat hocam Sıddık Efendi merhum, bir gün sıramın üstüne şöyle bir beyit getirdi:

“Müsteidd-i feyzi Allâm zerre’de ekvam görür.

Hubb-i fillâh nazra’sıyla herkesi cânân görür.”

(Allah’ın feyzine istidadı olan kimse, zerrede bütün varlıkları görür. Etrafa Allah sevgisi ile nazar eden kişi, herkesi sevgili görür.)

Bu beyte birkaç beyit ilavesiyle bir gazel getirecektim, emirleri o merkezde idi. Gazel birkaç gün içinde meydana geldi. Hatırımda kalan iki beyit:

“Atf-ı enzar eyleyince âsumana, kevkebe,

Beht-ü hayret bâdesinden âlemi sekran görür.

Seyreder zâhirde gerçi kanât’ı, her bakan;

Hep bu ulviyyâtı ammâ bence çeşm-i can görür.”

(Gökyüzüne, yıldızlara bakınca hayret/hayranlık şarabından âlemi sarhoş görür. Varlıkları, gerçi her bakan görür, fakat hep bu yüksek şeyleri –bence ancak- can gözü görür.)

Meydana gelen gazelin hocama takdimi beni, pek büyük bir saadete erdirmişti. Hocam pek beğendi ve hemen altına şu beyiti yazdı:

“Aferin yavrum güzel, hem de hakikat pek güzel,

Manevi, suri füyuz’un berter etsin Lemyezel”

7 senelik Kastamonu İdadisi’ni (lise) birincilikle bitirdikten sonra yüksek tahsil için İstanbul Hukuk Fakültesi’nde okumak üzere İstanbul’a yolu düşmüştür Yaman Dede’nin. Hukuk fakültesi yıllarında neler yaptı, kimlerle diyaloğa girdi, bunları bilemiyoruz. Ama Hukuk Fakültesi yıllarından sonrasını Yaman Dede şöyle anlatıyor:

“Hukuku bitirdikten sonra kassam müşaviri (İslam hukukunda varisler arasında mirasın taksimini tespit ve karara bağlayan vazifeli) Tevfik Molla’dan Arapça ve fıkıh dersleri aldım. Bana “Mülteka”(Hanefi mezhebinde meşhur bir fıkıh kitabıdır) okuttu. Hocam, dersi takrir ederken “Kuduri”(Ebu'l-Hasan Ahmed el-Hemedânî el-Kudûrî Hazretleri’nin Hanefî fıkhına dair yazdığı meşhur bir eserdir) ve “Dürer”(Şeyhülislam Molla Hüsrev'e ait Hanefi fıkhı kitabıdır) ismindeki eserlere de bakıyordu. Ben de dersimi hazırlarken “Damad” (fıkıh kitabı) ismindeki şerhten faydalanıyordum.

İmamı Ebu Yusuf’a ait bir hikâyeyi “Damad”da okurken gözyaşlarımı zapt edememiştim. Hazreti İmam son anlarında Cenabı Hakk’a şöyle yalvarıyor: “Ya Rabbi, sen bilirsin ki bana gelen tarafları (davacıyı- davalıyı) daima müsavi (eşit, denk) tuttum. Fakat falan Nasranî’nin (Hristiyan) Halife Harunürreşid ile olan davasında Nasranî haklı idi, hakkını da yerine getirdim. Fakat (keşke, hak bu tarafta olsa idi) temennisi gönlümden geçti. Beni affet, Ya Rabbi!” Bu hikâyeyi birçok kereler anlattım. Ne zaman anlattıysam hiç birisinde de ağlamamak elimden gelmedi. Fıkıh dersini şiddetli incizab (bir şeyin cazibesine tutulup ona doğru meyletme) ile yanarak yakılarak takip ediyordum…

… Fıkıh kitaplarını biraz anlayabilmek benim için hidayete doğru bir merhaleydi. Vicdanındaki (adalet mefhumunu) tüyler ürperten derecelere yükseltmiş bulunan bir zât, Hakk’ı bulmuş olmalıydı. Başka türlü olamazdı. Bu merhalede bu neticeye vardım. Şurasını arz etmek isterim ki her gelişme safhası yeni bir durum gibi değildi, bana öyle gelmiyordu, sanki öteden beri bu noktada bulunuyordum. Yukarıda: “Hidayete doğru” dedim. Bu, bir bakıma eksik, fakat bir bakıma da tamamıyla yerindedir. Eksik diyorum, çünkü henüz hidayete kavuşmamış olduğumu söylemek doğru olmaz. Peki, hidayete ermiş miydim? Arz edeyim: Hidayet nurunun alevden damlalar halinde gönlüme akması, şahlar güzelinin (Mevlana) tatlı ve mübarek ismini işittiğim andan itibaren başladı. Ondan sonraki merhaleler baş döndürücü süratle birbirini takip etti. Merhalenin hangisinde öldüm de yeni bir âlemde doğdum, bunu ben de bilmiyorum. Her zerremde aşkın alevleri yanmaya başlamıştı.”

1913’de Hukuk Fakültesi’ni bitirdikten sonra avukat ve hoca olarak bir taraftan maişet için çalıştı, bir taraftan da Galata Mevlevihane’sinde Ahmet Celaleddin ve Ahmet Remzi Dedeler’den Mesnevi dersleri aldı. Ahmet Remzi Dede Yamandi Molla’nın zamirinde parlayan İslâmiyet’ine bakarak ona Yaman Dede diye hitap etti. 20-25 sene avukatlık yapan Yaman Dede, daha sonraları avukatlığı bırakarak öğretmenliğe başladı.

“Yıl 1940, Yaman Dede, özünde çoktan Müslüman fakat resmi belgelerde hala “Rum Diyamandi” gözüküyor. Dede, aslında sadece özünde değil, yaşayış olarak da İslam’ın içindedir o tarihlerde ama bunu resmen açıklayamamıştır henüz. Evlidir ve pek tabii ki Rum eşi ve bir de kızları vardır. Yuvasını dağıtmak istemiyor, hiç kimseyi üzmek istemiyor Dede. O tarihlerde, Dede’nin gizli Müslümanlığı’ndan haberdar olmayanlar, onun, ancak derinlik sahibi bir Müslümana yaraşan konuşmaları ve şiirleri karşısında hayrete düşüyorlar.

İbrahim Alaaddin Gövsa, 03.09.1940 tarihli Yedigün Mecmuası’nda, açık mektup yazıyor Yaman Dede’ye bu duygu içinde, şöyle:

“Üsküdar’ da Bay Diyamandi Keçeoğluna,

Divan edebiyatının hele Mevlevi şairlerine ait tetkiklerinizin öteden beri hayranıyız. … Bu defa okuduğumuz “Mevlana’nın Huzurunda” ve “Ney” isimli parçalarınızı da aynı takdir ile karşıladık, hele ney hakkındaki şiirinizin son parçası olan şu:

‘Bu ne aşkın, bu ne derdin, bu ne mestin sesidir

Bu ne tizin, bu ne evcin, bu ne pestin sesidir

Bu ezelden geliyor, bezm-i elestin sesidir

Bak neler söyletiyor hazreti Mevlanaye’

Kıtası samimi coşkunlukla bütün eski Mevlevi şairleri vecde getirebilecek bir parçadır, eserin tamamını zevk ile neşredeceğiz… Bir avukatın divan edebiyatını, hele Mevlevi şairlerini bu derece bilgi ile tetkik etmiş olması şaşılacak bir şeydir. Fakat Rum vatandaşlarından bir zâtın Mevlevi’ye ve Mevlana’ya bu kadar candan bağlı bulunması bize hayretler veriyor.”

“Bir avukatın divan edebiyatını böylesine bilmesi ve tetkik etmesi şaşılacak şeydir.” cümlesi ve devamı; “çevremizi böylesine şaşırtacak meziyetlere sahip olsak kendimizi bu şekilde yetiştirsek nasıl bir toplum olurduk?” diye düşündürüyor.

Yaman Dede’nin İ. Alaaddin Gövsa’ya yazdığı harika mektubu:

“Aziz Üstad, o büyük iltifatlarınız o Ulu Sultan’a racidir(aittir). Ben, bir kamış parçasından başka bir şey değilim: Bin bir yaralı bir ney. Dudaklar O’nun, O üflüyor. Yaralı bir gönülden hazin ve dertli bir ses geliyor. Aşk ve ıstırap. Varlığımın iki unsuru. Bütün varlığım bu.

Dünyanın en bahtiyar mahkûmu ben, en mustarip fanisi yine ben. Saadet ve ıstırabı aynı kadehten içiyorum. Her ikisinin mahiyeti birleşiyor ve öylece ruhuma akıyor. Kulağınıza gelen, bunun musikisi ve ruhumun eninidir(inlemesidir). Dünyanın ve ahiretin en şiddetli ateşlerinde hiç durmadan yanan, yanarken en yüksek hazlarla harap olan ruhumun enini.

Her şeyden ve candan geçtim. Bir damla su, bir damla gözyaşı idim, denize intikal ettim. Fatiha istiyorum. Hüvelbaki!

13,14 yaşlarında bir çocuktum. Ona aktım: Mesnevi’nin baş tarafından bazı beyitleri vermişlerdi. (Mevlana) ismi bana hiç de yabancı gelmemişti. Tatlı yakışlarla ruhuma nüfuz etti. Bundan bir yangın çıktı. O yangından ben çıktım. (Velba’sü badelmevt, öldükten sonra tekrar dirilmek) sırrına erdim. En büyük aşığa en büyük aşk ile bağlandım. Artık, yalnız O’nu söylemek istiyorum. Heyhat! Söylemeğe mecalim, susmaya tahammülüm yok.”

1942’ler Dede’nin öğretmenlik yılları. Eğitime ve öğretime çok önem veriyor Dede. Artık avukatlığı bırakmak üzere. Değişim sürecinin, zahir ve batın boyutlarını bütünleyen son safhalarını yaşıyor bu tarihlerde. “Susmaya tahammülüm yok” diyen Dede, gönül hareminde yaşattığı imanını artık saklayamaz hale gelmiştir. Konuyu Rum eşiyle, kızına açtı, fakat kabul ettiremedi.

Dede’nin söylediği şuydu: “Bir Rum aile içinde dünyaya gelmişim ama taaa ezelden beri Müslüman bir adamım ben. Bunu sizler de biliyordunuz. Yıllarca resmen açıklamadım bunu, ama artık daha fazla saklayamam. Saklamam da gerekmiyor! Siz de gelin bu hidayet sofrasına. İki cihanda da birlikte aziz olalım. Yok, eğer bunu kabul etmezseniz hiç olmazsa yuvamızı dağıtmayalım. Benim Müslümanlığım yuvayı dağıtmamı ve sizleri bırakmamı gerektirmiyor.”

Rum eşi ve kızı, patrikhanenin tahrik ve baskısıyla olumlu yanaşamadılar Dede’nin bu teklifine. Ve neticede olan oldu.

Numune-i imtisal bir hayatı olan Yaman Dedeye, bütün sevdiklerine, onları sevenlere arz-ı tazimle rahmet ve mağfiret niyaz ederiz. Himmetleri hâzır olsun.

Zeynep Haksever

Yayın Tarihi: 12 Nisan 2021 Pazartesi 17:30 Güncelleme Tarihi: 12 Nisan 2021, 17:49
banner25
YORUM EKLE

banner26