Mevlâna gönüllü bir Hak âşığı: Nusret Tura

Son dönem mutasavvıflarından merhum Nusret Tura (1903- 1979) Fatih dersiâmlarından, mesnevihan, Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürü Uşşâkî Muhammed Hazmî Tura’nın halifesidir. Nursema Maraşi yazdı.

Mevlâna gönüllü bir Hak âşığı: Nusret Tura

Merkez-i âlem, nokta-i mihrak, menba-i ilm u feyz,

gizli olan hikmet hazinesinin kitabı gönüldedir.

Son dönem mutasavvıflarından merhum Nusret Tura (1903- 1979) Fatih dersiâmlarından, mesnevihan, Süleymaniye Kütüphanesi eski müdürü Uşşâkî Muhammed Hazmî Tura’nın halifesidir.  Deniz yolları İstanbul- Bebek iskelesi memurluğundan emekli olmuş bir zattır. Üstadının vefatından sonra onun halifesi olarak onun yolunu evde yaptığı sohbetlerle sürdürmüştür. Mahmut Erol Kılıç tarafından yayına hazırlanan dört kitabı vardır. O’nun güzel isimleri, Mektuplar, Aşk Yolu, Gönül ve Aşk. Talebesi Necdet Ardıç (Terzi Baba) tarafından hazırlanan Erler Demine adlı kitabında ise bütün şiirleri bir araya toplanmıştır.

Bu kitabın önsözünde Nusret Tura kendisini şöyle anlatır; “20 yaşında kendimi bu hakîkat ve tasavvuf ilmine verdim. Bu sene 60 yaşındayım. Âlemleri halkeden Allah’ın lutf u keremiyle; Peygamberimiz’in (sav) bizlere şefaat kastı ile başladığı İslamiyet dininin ve Kur’an-ı Kerim’in ışığı altında ve Abdülkadir-i Geylâni, Şems-i Tebrizi, Hüsameddin-i Uşşâkî, Mustafa Safi Hazretleri’nin ruhaniyetinden; Mısri-î Niyazî, İbrahim Hakkı, Mevlâna Celâleddin-i Rumî, İmam-ı Gazzalî, Muhyiddin-i Arabî Hazretlerinin kitaplarından, yani tebellür etmiş benliklerinden feyz alarak Mısrî Divanı Marifetname, Mesnevi, Divan-ı Kebir, Fihi mafih, Füsus kitaplarını okuyarak evvela şu divanı sonra “münacaat” ve daha sonra da “vecizeler” namı altında üç eserle siz kardeşlerime farkında olmadığınız; fakat göz önünde olan hakikatlerin perdelerini açmaya niyet ettim. Tahmin ettiğime göre bu eser okuyanları derin derin düşündürecektir. Gençleri taşkınlıktan frenleyecek, orta yaşlıları hayretlere düşürecek, yaşlıları da ‘Ah yazıklar olsun! Ben ne için şimdiye kadar gafil kaldım’ diye teessüre gark edecektir. Fakirler ümitsizlikten kurtulacak, zenginler ise her fırsatta iyilik yapmaya can atacaklardır.”

Hz. Mevlâna’nın “Meclisimize girenler geda ise bây, bây ise sultan olur” dedikleri gibi insanlığa ilâve edilecek bir şey yoktur. Mayasındaki gizli aşktan haberdar olması kâfidir.”

Aynı yazının başka bir yerinde de aşkı işaret eder.

_” Yanardağlardan anlaşıldığına göre arzın merkezinde ateş vardır. Gelelim insana; âşık olanlar fazla müteessir olanlar iyi bilirler yürek yanmasını, “ah” ederler bir daha demezler. Demek insanın da içinde ateş varmış. İşte insanların gönlündeki aşk ateşi de insanı insanlıktan uzaklaştıran fena duyguları yakar. Yanana masiva, yakana aşk derler

“Ah” diye inleyen rubaisi yukarıda söylediklerinin özeti gibidir;

Aşk nağmesinin evveli ah ahiri ahtır

Ey sahib-i ah ah eyle ki ah vuslata rahtır

Âşıklara bin cilt okutan sevgili ahtır

Ahınla gelen taht-ı dile nur-ı ilâhtır

Nusret Tura’nın Mektuplar isimli kitabı, gemi kaptanı olan dostu Sabri Nebioğlu’na gönderdiği mektuplardan oluşmaktadır.

Sabri Bey gemi kaptanı olduğundan her daim şeyhinin yanında bulunamamakta fakat açık denizlerde bile şeyhinin hasretiyle yanmaktadır. Her fırsatta şeyhine gönderdiği mektuplarda kâh gemideki problemlerinden bahsetmekte, kâh gurbette yalnız geçen günlerinin sıkıntılarından dem vurmakta ve kâh da rüyalarını anlatıp tabirini beklemektedir. Kendisi de bir gemici olan Nusret Bey cevâbî mektuplarında yer yer hem bazı beşeri ve mesleki tavsiyelerde bulunmakta ve hem de rüyalarını te’vil etmektedir

 

Nusret Tura mektuplarında birçok şeyden bahseder. Ancak mektupların ana teması muhabbettir. İrfan, hikmet ve ilimdir. 10. 08. 1961 tarihli mektubunda biraz üzüntülü olan Sabri Bey’i teselli eder. Ardından zuhuratları te’vil ederken de sıkıntılarına hikmet merhemini sürer.

-“Deniz deyince hatırıma “hep” bir “bütün” gelir. Karadeniz Akdeniz, Şimal Denizi vs. Hep aynı sudur. Ama bulundukları yere göre isim alırlar. Donarsa buz, kaynarsa buhar denir, yağarsa yağmur dolu, çiselerse kırağı, şebnem sulu sepken olur. Üzümde, kavunda, karpuzda, ıspanakta hep odur. Aşıkın kalbindeki denize aşk denizi, ariflerde ilim denizi, zalimlerde kahır ve azap denizi, kâfirlerde inkâr denizi. Denize varmayan sulara ise dere, çay, ırmak, nehir derler. Akmazsa göl olur, kokarsa çiçek olur. Velhasıl “ve mine’l mai külle şey’in hayy”; “her şey sudan hayat bulur” demektir. Yalnız unutmadan söyleyelim size yardımı dokunan bu iki arkadaşın gönüllerini al. Meselâ kahve pişirip ikram edersin.  Bir sigara veya sevdikleri ufak bir hediye onları sözden ziyade harekete getirir. Çok konuşmayın, ağır ve mütebessim olun, askerlerin sert ve ani bir hürmet halleri vardır öyle olun. Cümlenize selâm eder gözlerinizden öperim yavrum, refikanızın, kızınızın, hele o Reşat Bey yok mu onun gözlerini gölgeleyen kirpiklerinden öperim.

Şimdi gelelim sohbet-i canâna: Size bin küsur sene evvel Fahr-i Âlem Efendimizin seher vakti teneffüs ettikleri havayı gönderiyorum. O nefes ki bülbüller ötme nefhalarını o nefesten alırlar. Bütün çiçekler kokularını o nefesten alırlar. Ağaçlar tahta olur, fakat tahta cinsinden bir de “ney” vardır ki ondan inleyen de o nefestir. Madeni teller o nefese uymak, o cümbüşe layık olmak için ihtizaz eder dururlar. O nefes ruhları suretin şekillerinden kurtarıp öze, makam-ı ehadiyete çeker. Âşıkların gözyaşları o nefesin gelmekte olduğunun müjdecisidir”              

Nusret Tura’nın Rah-ı Aşk isimli kitabı; 67-68’li yıllarda Yeni İstanbul Gazetesinin “fikir meydanı” köşesinde yaptığı haftalık sohbetleri ve Milliyet Gazetesinde “takvimden bir yaprak” başlığıyla yazılar yazan Mevlevi ve Konya Üçler Kabristanı’nda medfun Refiî Cevat Ulunay’ın kendi sütununda bir okuyucu mektubu olarak yayınladığı makalelerinin bir araya getirilmesiyle hazırlanmıştır.

Kitap başından itibaren okuyucuyu kendini tanımaya, anlamaya ve aşka davet ediyor.

- Müsekkin bir ilâcın ağrıları dindirdiği gibi halet-i aşk da vesvese, evham, şeytanet, geçmiş gelecek kötü temayüllerden arıtıp tertemiz pak ve masum bir hale getirir. Yalnız şu var ki masivanın kirlerinden arınmak pek kolay bir iş değildir. Nefsin menfi istekleriyle pek çok mücadele etmek lâzım gelir.”

Bu satırlardaki nasihatı alanlara, çağrıyı duyanlara müjdeler vardır.

-“Bir gün aşk sultanı şa’şaasıyla ve satvetiyle senin gönlünde de doğabilir sana misafir olarak gelebilir. Şayet köşkün harap ve misafir salonun çer çöple dolu ise bu halde misafiri nasıl buyur edebilirsin ki? Hâlbuki o misafir de değildir, belki de asıl sahibidir.”

Hacalettir cemal-i ba-kemali görmeden göçmek

Misafirsin bu âlemde ayıptır tuhfesiz dönmek

Nesir, nazım ve sohbetleriyle insana kendi hakikatını hatırlatıp defalarca davet eder.

-“Ey insan! Senin hastalığın da sendendir deva ve ilâcın da sendedir. Doktora, ilâca, şifaya, ebedi hayata talip ol. Bak Allah’ın arslanı ne diyor: “sen kendini küçük bir cisim sanırsın, hâlbuki koskoca cihan sende bulunmuştur. Bu kaynaşmalar sende durulmuştur. Bu feryad-ı figânlar sende sükûnete erer ve huzura kavuşur.”

Ve bir seher vakti âşık, maşuk buluşur. Ve muhabbetin rayihası âleme yayılır.

-“Ey sevgi çemberinin mahremleri! Ey âşıklar güruhunun boynu bükükleri! Ey mazlum ve mahzun olan gönüller! Ey derd-i aşk-ı yar ile dolaşa dolaşa yorulanlar! Bu seher yine kalbim kanıyor. Ciğerlerim yanıyor. Ben de yakacağım. Kurs-u afitab-ı (güneş küresi) hakikat-i Muhammediye’ye yakın bir halim var. Tuba ağacı gibi tek köküm sema-i Zat’ta. Meyvalarım dudaklarınızın hizasında; nefhalarım kulaklarınıza kadar geldi. Siz de biraz yaklaşsanız kokumu duyacaksınız.”

Mir’ât-ı dile düştü yine dîde-î cânân

Sakin görünen mâhî vücûd nûr ile handân

Dostlar yanıyor yükseliyor âteş-i sûzân

Nusret gibi âlem de yanıp olsa mı üryân

Gönül ve Aşk kitabında talebesi olan Necdet Bey beraberliklerinden şunları nakleder:

-“Nusret Babam gişede çalıştığı sıralarda ziyaretine giderdim. Gemi saati olmadığı zaman gişenin kapısı kapalı olur, kendisi içeride ya istirahat eder ya da eğer yorgun değilse zikir yapar veya yazılarını yazardı. Ben kapıyı vurmam beklerim, o geldiğimi anlar içeri alır, benimle sohbet ederdi... Bir gün arkadaşımla ziyaretine gitmiştik. Sohbetten sonra başka yerde dersimiz olduğunu söyleyerek kendisinden izin istedik. Kapıdan çıkarken ‘Deryada yıkanıp temizlendiniz, hadi şimdi göle gidip kirlenin bakalım’ dedi. Bunun ne anlama geldiğini çok seneler sonra anladım”

Erler Demine adlı divanında talebesi Necdet Ardıç tarafından derlenen şiirleri bulunmaktadır. Tadına doyamadığımız beyitler, rubailer, muhammesler her biri bir hikmet pınarı. Okumanızı, okutmanızı tavsiye ettiğimiz Nusret Baba’nın şiirlerinden birkaç hazine paylaşalım. İsm-i şerifi geçenlerin ruhaniyetlerine selâm olsun.

Ademim gerçi kovuldum cennet-i didârdan

Mazhar-ı gufran olup vazgeçmişim feryattan

***

Yağdı baran-ı belâ hep başıma tufan gibi

Tekne-i tevhid vucûdum seyreder sultan gibi

***

Gerçi bir gün nar-ı Nemrud ile olmuşum heder

Hep gülistan oldu etraf çekmedim asla keder

***

Tîg-î tevhide uzattım gerdenim kurban gibi

Gökten indi bir ganem Hak’tan gelen ferman gibi

***

Bir taraftan inledim birkaç zaman canân için

Bir taraftan ağladım Ya’kûb gibi Yûsuf için

***

Bir zaman Mûsa gibi düşman idim Fir’avn ile

Bir zaman Îsa gibi düştüm ihanet eline

***

Şimdi artık sinnimiz erdi kemale şüphesiz

Kalmadı ceng ü cidâl sulh u salâhtır gayemiz

***

Mekte-i irfana girdim Rabbimiz “ikra” dedi

Ey Ebû Cehil senden artık Nusret illallah dedi

***

Bir katre verin bâde-i pür-şevk-i bekâdan

Tâ kurtulayım nâle-i bed-mest-i fenadan

Açsam dehenim kurtulamam kahr u belâdan

Sussam çağırır savt-ı Bilâl fasl-ı nevadan

***

Bu âlemde neler çektim neler âh ol yârdan

Bir cefâ yardan gelir binbir cefâ ağyârdan

Sanmayın Nusret şikâyet eyliyor her kârdan

Cümle dosttur, gafletimdir maksadım ağyârdan

Nursema Maraşî

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 12:12 Güncelleme Tarihi: 04 Ocak 2021, 12:22
banner25
YORUM EKLE

banner26