banner17

Masumlar dünyamızı terk mi etti?

Bazılarına deli deriz; oysa onların bizi delirtecek kadar masum olmalarını hazmedemeyiz. Bu nasıl bir deliliktir?!

Masumlar dünyamızı terk mi etti?

Dilini kes, gözünü  kör et, elini çek; işte sana huzur!

Bu dünyanın kahrına nasıl direnç  gösterebilir insan?

Kahrı görmezden gelen için, derdi görmeyen için bu sorunun cevabı basittir: Dünya güzel bir yer ve kahrı üreten sizin karamsar bakışınızdır!Bu denli gamsız olmayanlar içindir yazım.

Dünyada huzur bir kör gibi bakarak, bir sağır gibi duyarak, bir dilsiz gibi konuşarak, bir elsiz gibi kavga ederek var olsa gerek.

Masmaviydi gözleri. Anasına çekmişti, belli. Boyu posu maşallah yerli yerindeydi. Bakarken gözlerinin içi gülerdi. Çalışmaya bir başladı mı, dur diyene kadar durmaz, bir makine gibi işlerdi.

Ne güzel sigara içerdi öyle!.. Sanki tüm dünyayı içine çekerdi Birinci’nin zehrini her içine alışında. Oysa yaşlanmaya başladığını fark ettiğim yıllarda ne de pis öksürürdü öyle. Ciğeri sökülecek zannederim. İçim yarılırdı. Kendi ciğerimi söküp ona veresim gelirdi. Ömrümden alıp onun ömrüne vermek izni olsaydı verir miydim? Sanmıyorum. Ama diyorum ya, ciğerimi ona vermekten asla beri durmazdım.

Üç ay çıkmış köyünden. Bir inşaatta bekçilik yapmış. Orada tutunamamış. Okuma yok, yazma yok, dil dersen… Halden anlayan yok! İyisi mi köye dönsün, demişler. Köyü ile mezarlık arasında geçti ömrü.

O nasıl bir yürüyüş

Öfkesine hasta olurdum. Sanırsınız ki düşman ordusuna dalar gibi yürürdü birilerine kızdı mı. Karşısında kimseler duramazdı. Karşısında fısır fısır konuşan birilerini gördü mü, el kol hareketi yapan oldu mu o ak teni kıpkırmızı olur kan beynine fırlar, eline ne geçirirse arsız arsız gülenlerin üzerine bir boğa gibi saldırırdı.

Küçükken ona çok kızardık. Öyle ya okulun biricik hademesiydi. Karlı günlerde yolu açar, sobayı yakar, okulun tatil olmasına izin vermezdi. Köyün içinde nerdeyse her evin önünü kürür ki çocuklar okuldan geri kalmasın. Biz homurdana homurdana yola düşer, okula varır, sınıfın kapısını bir açardık ki yanık tezek kokusu sarmış sınıfı. Burnumuza burcu burcu gelen tezek kokusunun ardında onun imalı gülüşü olurdu soba başında. Sınıfın dolduğunu görünce gider öğretmen lojmanın kapısına dayanırdı. Artık okulda işinin bittiğinin, köylülerin damlarındaki karları temizleyeceğinin alametiydi bu.

Babam gibi bakardı. Öyle dalgın, öyle derin, öyle meraklı bir çocuk gibi. Ne çok benzerdi babama. İkisi de çok bağırır, ikisi de yerinde durmaz, ikisi de kadınları gördüler mi yollarını çevirirler; aman ters bir şey yapmasınlar diye daha çok… İkisinin farkları birinin köyden dışarı çıkmaması, diğerinin ise köye az gelmesiydi. Ha, bir de babam ağzını açtı mı susmak bilmez; o ise hiç konuşmazdı.Masumlar dünyamızı terk mi etti?

İlerleyen yaşında komşu köylere ırgatlığa gittiği de olmuş. Üzülürdüm duyduğumda. Huyunu suyunu bilen insanların yanında dursaydı ya; ne işi vardı onun halinden anlamayanların köylerinde. Yine ırgatlığa gittiği köylerden birinden dönerken iki insan azmanı, iki kendini bilmez, iki kuvvet bilir Hakk bilmez yolunu kesmişler. Ağzını bile açmayan amcamı her nedense çok fena dövmüşler. Bir haftadan fazla yorgan döşek yatmış. Zaten o seneden sonra da bir daha toparlayamadı bünyesini. Sanki o iki Allahsız amcamın bedenindeki saatle oynadılar. Eceliyle arasını yakınlaştırdılar. Ben bu haberi ise Eskişehir’de zor bir ameliyattan çıkmış olan ninem onca serum, iğne arasında yatarken dinledim. Kadın anlatırken kanamaları arttı. Ben dişimi sıkmaktan kilitlenip kaldım. Gözlerim kıpkırmızı kesildi.

Sonra, kış aylarında amcamı pek sevemesek de yaz geldiğinde çok severdik. Bize verdiği hediyelerden, o deli gibi, köyü ayağa kaldıran gülmesinden, ata binişinden değil… Ha, ata binişi derken; vicdansız köylüler! Tımarsız, yaban bir at mı var; hemen amcamı arar bulurlar, o yabani ata binsin, atı evcilleştirsin, adama alıştırsın, diye yuları eline verirlerdi. Kaç at evcilleştirdi, kaç evin samanını bedavadan, bir paket Birinci sigarasına attı, kaç bahçeyi bir öğle yemeğine belledi, kaç yıl sığırları güttü sessiz sedasız ve hesabını yapmadan bilmiyorum… Yazları onunla sevdik, demiştim. Evet, o olmasaydı belki de bazı arkadaşlarımız kamyonların altında kalıp ya ölecekler ya da kötürüm olacaklardı.

Ekinler biçilirken, geceleri kamyonlarla ofise buğday taşınırdı. Bizler ise o kamyonların, biçerlerin gelmesini bir yıl beklerdik. Belki de köyde iki şey sıradan hayatımızı elimizden alıyor, içimize ılık bir heyecan veriyordu: Kamyonlardan buğday aşırmak, yakın köylere maç yapmaya gidip kavga etmek!

Amcam bizleri gözlerdi. Neredeyiz, hangi kamyonun peşindeyiz, köyde kaç çocuk yok… Neredeyse ekinlerin biçildiği her gece devriye gibi peşimizdeymiş de haberimiz olmazdı. Hatırladığım, az kalsın Zeynel buğday yüklü kamyonun altında kalacaktı; amcamın o insanın içini acıtan bağırmasını duymasaydık. Zeynel sap destesinin altından bir keklik gibi fırladı… Yıllar sonra amcamın mezarını kazmak için mezarlığa yetişti! Ben köye geldiğimde Zeynel askerliğini çoktan yapmış, çoluk çocuğa karışmış koskoca adam olmuştu ve hayatını kurtaran adamın mezarını kazıyordu ağlayarak. Belki o mezarda borcunu ödemeye çalışıyordu.

Mezar kazılırken varislerini, neredeyse bir baldır kadar olan varislerini gösterirken gözlerimin içine bakıp medet uman, beni doktor zanneden amcamı düşünüyordum. Acaba öldüğünde varislerin verdiği ağrı kesilmiş midir?

Biliyorum, bu bir deli hikâyesi olmadı. Sıra dışı bir yan da yok amcamın hikâyesinde. Onu insanlar hiçbir zaman deli olarak görmediler. Ama, bir akıllıya davrandıkları gibi de davranmadılar. Eline vurup ekmeğini aldılar. Hasta olduğunda doktora götürmediler. Cebine bir paket sigara koyarak her istediklerini yaptırdılar.

Çünkü o ahrazdı!

Doğuştan sağır ve dilsizdi. Yüzüne küfreden insanların yüzlerine bakıp masmavi, dupdur gülecek kadar saftı. Saf insanlık diye bir şey varsa ben onu amcamda gördüm.

Sağırdı ama Allahın hikmeti ezanı duyardı. Sanki ona ezan öğretilmişti. Durur, elini kulağına dayar, bize işaret ederdi…

Onun hikâyesinde birçok kişi Ahraz’a  “deli!” diye seslendi. Bildiğim şu ki onda delilik yoktu. İki oğlu, üç kızı vardı. Elleri vardı mesela…  Kürek tutan, yaba tutan, sigara tutan, değnek tutup önüne kattığı  sığırları dağa götüren ayakları vardı. 

Onda deli bir duruş vardı. Deli bir davranışını görmedim. Ama, insanı delirten bir tarafı vardı. Bu yüzden olsa gerek onu sadece amcam olduğu için değil de o insanı dellendiren bakışlarından, öfkesinden, yalnızlığından, ebedi mağdur oluşundan dolayı sevdim. Eğer bir ün delilere karışırsam bir sebebi de bana konuşmayı öğreten dilsiz amcamdır.

O öldüğü gün yine kar vardı  köyde. Neredeyse bir metreye yakın bir örtü sarmıştı  bozkırı. Okula giden çocuklar mutluydu, akılları ermiyordu, Ahraz artık yoktu; okul yolunu açsın! Biz dirilerin anlayamadığı  bir hazırlık vardı sanki göklerde. Dünyaya bulaşmamış, yalan dünyanın seslerini duymamış, iki dünya kelamı etmemiş bir Ahraz için o gün kış güneşi çıktı; yaz güneşinden daha yakıcıydı. Köyümüzün dilsiz duası, evlerimizin görünmez sütunu yıkılmıştı! Belki de o gün rahmet meleklerinin yarısından çoğu köyü terk etti; kalanlarsa sabiler ve duayı kesmeyen yaşlılar hatırına kaldılar kıyıda köşede.

Cenazesinde, onu bir paket sigarayla aldatan yüzlerce insan vardı ve sanırım hesap günü ne halt edeceklerini düşünüyorlardı cenaze namazında.

Dedim ya ciğerimi ona verirdim; ömrümden vermezdim! Buna sebep hayatı çok sevmem değil; onun çektiği dert ona yeterdi, ömrü biraz daha uzasaydı. Bana keyif, ona gam veren dünya sadrına şifa olmazdı.

 

 

Zeki Bulduk masum bir yüzü hatırladı

Güncelleme Tarihi: 20 Aralık 2010, 14:01
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20