Lise bire gidenlerin şiiri

Değerli öykücümüz Yıldız Ramazanoğlu Dunyabizim.com için yazdığı bu ilk yazısıyla fanzinlerdeki gençlerin şiirlerine dikkat çekiyor.

Lise bire gidenlerin şiiri

Birkaç ay önce, Selçuk Üniversitesinde öğrenci olan sevgili Betül Arı Konya’da yayınlanan edebiyat dergilerini ve fanzinleri yolladığında irkilmiştim: Lise çağlarındaki gençlerin yaşamın Siyah Sandalyetemel çelişkilerini derinden kavrayan mısraları karşısında içine düştüğüm hayretten kaynaklanıyordu bu. Sonra kendi lise ruhumu hatırlayınca yatıştım biraz. Kalbin en açık olduğu, her hissiyatın sinir uçlarımız tarafından dile gelmez bir hassasiyetle emilerek yaşandığı zamanlar.

Mesela Siyah Sandalye. Derginin yaz/güz 2009 sayısı Kehf suresi 10. ayetle açılıyor. “Ey Rabbimiz! Bize tarafından bir rahmet ver ve bize şu durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla!” Tamamen elle yazılarak hazırlanan dergide Büşra, şiirle nesir arasındaki yazısında, “yazıda duyuyorum/ ölümün sessizliğini/ çok yakınımda ölüm meleği/ elimdeki lokmayı ağzıma götürmeden alıp götürecek” diyor yaşamın içindeki ölümü büyük bir safiyetle çözmüş bir küçük kız olarak.

Akıp giden zamanı kontrol altına almış bu gençler

Perde adlı deli dolu görünümlü derin bir fanzinde (11 Kasım 2009) yazarının ismi olmayan ama “yalan dünya” başlığı sona atılmış bir nesir-şiirde genç zihinlerin akıp giden hayatı ve zamanı nasıl kontrol altına aldıklarına, neleri seçip kaydettiklerine dair ipuçları var:

Perde dergisi“Eğitim zayiatı/ güçlenen ekonomi/ kahraman ordumuz/ bitmeyen çile/ yoğun katılımla/ gençler çaresiz/ amansız takip/ tribünler ayakta/ tüyler ürperten cinayet/ amansız takip/ boru sesi/ kaçan boğa/ ayakta alkışlanan/ duygularına hakim olamadı/ kaçan boğa/ hamdolsun rakamlar iyi/ karşılık beklemeden/o zamanın şartları/ top ağlarla buluştu/ merakla beklenen/ televizyonda ilk kez/ etmemek elde değil/ ...itfaiyenin olağanüstü çabalarıyla/ saatlerce beklenen ambulans/ olaya el koydu/ kriz masası.. yok satıyor/ çıkan Kavil dergisikargaşada/ kapalı kapılar ardında/ ..ölen ya da yaralanan/ pes dedirten/ Anadolu’nun cefakar/ muhteşem performans/ seviyeli bir ilişki/ ..tehlikesi sürüyor/ vatandaşları uyaran/ izinsiz gösteri/ imkansızı başardı/ bir genç kızın dramı/ ufo gören köylü/ beklenen oldu/ bir kez daha/ ..çok sayıda/ nesli tükenen/ ...takviye ekip/ iki el ateş/ dehşet saçtı/ görgü tanıkları/ beylik tabancasıyla/ ...salonun dışına çıkarıldı/ görme engelli/ mutlu sona ulaşıldı/ hayati tehlikeyi atlatan/ belirsizliğini koruyan…”

Kavil dergisinin 7. sayısındaki Berceste imzalı şiire ne demeli: “Küskün bakışlar salıyorum maveraya/ içimde bir yerler eziliyor/ uzaklardan gurbet türküleri okşuyor saçlarımı/ avuçlarımda eylülden kalma intiharlarım.Fatma Aktaş’ın “Büyüyorum Hâlâ” şiiri sonra: “Büyüdüm ama çok değil/ ben büyürken insanlar gördüm: çoktular/ iyiler, kötüler, yalancılar, dürüstler/ korkaklar ve cesurlar/ acımasızlar, merhametliler/ insan bu, sığmıyor işte satırlara.”

La Litteraturİçindeki yıldızı keşfedenler

Fransız edebiyatına odaklanmış bir dergi olan La litterature dergisinde ise Ahmet Çapar’ın veda şiiri yine ölüme dair: “Geçmişin karşısında ölümü öperken/ bir peri/ bilmem kaçıncı katındayım/ karanlığın/ tek bildiğim tanrıya daha yakın/ olmak için seçmiş bulundum bu/ tümseği.” Bunlar Konya’dan birkaç örnek.

Geçtiğimiz aylarda İmam Hatip öğrencileriyle edebiyat ve vicdan konulu sohbetler için buluşmalarımızda yine şiir buldu beni. Bakırköy İmam Hatip Lisesi’nde müdür beyin odasından yayılan kitap kokusu şiirlerin esrarıyla yayılıyordu. Taze basılmıştı ve bir tepecik halinde duruyordu odada. İlk Damlalar’dı ilk şiirlerden oluşan kitabın adı. Pınar Demir de siyahtan söz etmiş “En Beklenmeyen” şiirinde: “Yine bir köşe başında bekliyor hayallerim/ simsiyah bir şehirde parlıyor gözlerim/ yürüyorum kimseye haber vermeden/ bir tek hayallerim geliyor peşimden.” Şimdiden kurgu ve gerçeklik, muhayyile ile hakikat arasında ince sınırlarda gezinmeye başlamış bir zihin. Büşra Çakıcı ise içindeki yıldızı keşfetmiş dizelerinde. Aydınlanmanın tam da içimizde yanan bir ışıktan geldiğini, elimizde böyle bir meşale olduğunu bildirmiş büyük bir özgüvenle: “Bu gece ben gökyüzünün sonsuzluğuna daldım/ gökyüzünde bir yıldız oldum/ aydınlattım gecenin karanlığını.Heybe dergisi

Görmenin çok boyutlu dökümü

Üsküdar İmam Hatip Lisesi’nde Heybe dergisi çıktı karşıma. Abdurrahman Halil Oğuz da görmenin çok boyutlu dökümünü yapmış şiirinde. Liseli bir gencin hızla geçip giden hayattan yakaladığı yaşam parçalarını sıralamış şairane bir üslupla: “Ey gözler/ ne görüyorsanız söyleyin/ bir var bir yoku gözleyen/ katman katman akınlarla gelin/ deniz gözler/ kırılmış çeneler/ takırdayan tahta dişler/ toz olan kemikler/ dökülen mürekkepler/ kırılan kalpler/ ağlayan gözler/ atılan yumruklar/ yazılan yazılar/ okunan kitaplar/ vurulan vücutlar/ olan şeyler/ basılan gazeteler/ edilen telefonlar/ çıkarılan sesler/ konuşulan laflar/ ey gözler/ ne görüyorsanız söyleyin/ martıların çıkardığı laflara karıştırılan küfürler/ Üsküdar sahilinde yürüyen sevgililer/ oynaşan kızlar/ dilenen dilenciler/ âşık çocuklar/ kılınan namazlar/ örtülen başlar/ kesilen saçlar/ ey gözler/ ey mübarek kameralar/ ilahi görevle görevlendirilmiş çekim aletleri/ ne görüyorsanız söyleyin.”

Gençlerin hallerine ve şiirlerine aşina olan Asım Gültekin’in dediği gibi gençler bir şiir yazıp getirdiklerinde ruhlarından bir parçayı değil, varlıklarının tamamını getirip teslim ediyorlar öğretmenlerine. Bu yüzden böylesine mukaddes emanete yaklaşırken, eleştirirken kelimelerin çok titizlikle seçilmesini istiyor. Eleştirilmeli, yol gösterilmeli elbette ama dil çok önemli. Bu noktada Semih Kaplanoğlu’nun “Süt” filminde, şiiri bir İstanbul dergisinde yayınlanan kasabalı Yusuf’un, postanede dergiyi eline alınca bağrına bastığı gibi çılgınca koşmaya başlaması gelir aklıma. Öyle dile gelmez, dolu ve yüreğin kabardığı bir andır bu çünkü.

Her şairin lise bire giden yanı var

Bu ülkenin lise bire giden çocukları, hayatın temel hedefinin ne olabileceğine dair, kendi taptaze deneyimlerinin ve birikimlerinin içinden çekip çıkarabildikleri hayat memat meselesi şiirler yazıyorlar. Thomas Mann’ın genç bir şairi anlattığı Tonio Kröger’ini hatırlattı fanzinler. “Kafamın içi şu tuvalin üstü gibi” diyordu Tonio. “Bir iskelet; soluk, çizile bozula kirlenmiş bir taslak, bir de birkaç renk lekesi.” Yazar şairin katlanmak zorunda olduğu sancıları, sıradan yaşamdaki edilgenliğini, meşru düzgün (!) hayata uyum göstermedeki zorluğunu, benliğinde oluşan iç hesaplaşmaları anlatıyordu kitapta Tonio üzerinden. Önemli olan kendi deneyimimizi sağlam bir yolla ilerletmek. Müslüman bir zihin meşruiyet alanını çok iyi tanımlayabilmeli. Karşı durulacak şey bulanık olmamalı. Şiir yazmak hastalıklı ve bencil bir yere doğru sürüklenmek değil, merkezden dışa doğru insanlığa sahip çıkarak, elini taşın altına koyarak ilerlemektir.

Başlıktaki 'lise bire gitme' bir metafor elbet. “Her şairin lise bire giden yanı mutlaka vardır, en çok o yanıyla yazar her şiir yazan” diye inandığımdan.

 

Yıldız Ramazanoğlu gencecik yüreklere değerek yazdı

Güncelleme Tarihi: 18 Ekim 2010, 11:33
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26