Kur'an, zikrullah onun gözyaşını çok dökerdi

Son asrın İslamî ilimler sahasında gördüğü muazzam isimlerden biri olan Abdülfettah Ebu Gudde'yi tahassür ve minnetle yâd etmek için, oğlu Selman Abdülfettah Ebu Gudde'nin el-Müctema dergisinde 1997 Haziran'ında yazdığı 'Şeyh Abdülfettah Ebu Gudde’nin Hayatının Saklı Yönleri' başlıklı yazısını Sadullah Yıldız tercüme etti..

Kur'an, zikrullah onun gözyaşını çok dökerdi

 

 

Son asrın İslamî ilimler sahasında gördüğü muazzam isimlerden biri olan Abdülfettah Ebu Gudde, 16 Şubat 1997’de rahmet-i Rabbine yürümüştü. Onu, sahip olduğu hasletleriyle birlikte aradığımız ve ümmet olarak en çok ihtiyacımızın olduğu bu zamanda tahassür ve minnetle yâd edelim ve bıraktığı güzel örnekliğini tekrar tekrar gözümüzün önüne getirelim. Oğlu Selman Abdülfettah Ebu Gudde, el-Müctema dergisinde 1997 Haziran'ında “Şeyh Abdülfettah Ebu Gudde’nin Hayatının Saklı Yönleri” başlıklı bir yazı kaleme almış. Oğul Ebu Gudde’nin kaleminden büyük âlim Abdülfetah Ebu Gudde'nin anlatıldığı bu yazıyı Arapça'dan Türkçe'ye tercüme ettik. İlâ cennâti’n-naîm, eyyühe’l âlimü’r-rabbânî.

 

Şeyh Abdülfettah Ebu Gudde’nin Hayatının Saklı Yönleri *

 

Ona bir vefa nişanesi ve muhabbetinin ikramı olarak babam Abdülfettah Ebu Gudde’nin hayatından bazı kesitleri paylaşmak istedim; Allah onun toprağını pür nur kılsın.

Kendi babasından işittiğine göre büyük allame ve araştırmacı Abdülfettah Ebu Gudde, 1337’nin (1917) Recep ayının ortasında, “taşı beyaz” olarak bilinen Halep şehrinde, orta gelirli bir ailenin çocuğu olarak doğmuş.

Babası, dededen miras kalan yün ticaretiyle meşgul olan Muhammed b. Hasan Ebu Gudde’dir. El tezgâhında dokunan ve ipliği bazen yün bazen ipek “sayat” adında bir kumaş üretirdi babası; kalite, işçilik ve revnak bakımından en iyi mamullerdi bunlar. Pazardan çokça sipariş edildikleri gibi yüzlercesini de Anadolu’ya, Türkiye’ye yollardı. Eskiden Anadolu’nun erkek ve kadınları bu kumaştan giyerlermiş.

Babam; Kur’an okumayı çok seven, âlimlerle bulunmaktan pek hoşlanan ve ilim meclislerindeki derslerden alıntılar yapan dedemin kucağında yetişmiş. Sekiz yaşına geldiğindeyse dedesi -yani büyük dedem- babamı müfredatı zor, çıtası yüksek, oldukça iyi idare edilen ve sadece seçkin kişileri kabul etmekle duyulmuş bir yer olan İslamî Arapça Medresesi’ne gönderdi. Orada birinci sınıftan dördüncüye kadar okudu. Bu medreseden edindiği güzel okuma-yazma hasletinden dolayı, mahallemizin mümtaz şahsiyetlerinin haftada bir düzenledikleri gece sohbetlerine davet edilir, orada cemaate Vakıdî’nin “Tarih-i Fütuhu’ş-Şam”ını ve başka birçok kitabını okurmuş. Büyüklerin sohbetini ve güzide insanların meclislerini çok sevmeye başladığında henüz on yaşındaymış babam.

Arapça Medresesi’nde alamadığı hüsn-i hat dersleri için Halep’teki sadece Kur’an ve fıkıh öğretimi ile hat dersleri veren Muhammed Ali el-Hatip Medresesi’ne girmiş ancak bu konuda uzunca bir sabır gösterememiş, bir ay sonra medreseden ayrılmış.

19 yaşına geldiğinde üniversite öncesi eğitim için altı yıl tedrisat göreceği Hüsreviye Medresesi’ne giriyor. Burada daima akranlarının üzerinde bir gayret gösteriyor. Sonra Ezher-i Şerif; 1944’te Şeriat Fakültesi’ne girip 1948’de mezun oluyor ancak bir de Arap Dili Bölümü’nde iki sene süren öğretim metodu uzmanlığı okuyor. Ülkesine dönüşü 1950’dir.

Rahmetli, mezhebine çokça düşkün bir Hanefî’ydi. Ders aldığı hocaları ve yetişmesi bakımından Hanefîlikle bağı olduğu gibi Şeyh Ahmed eş-Şakir ve Şeyh Mustafa Zerka gibi fıkıhçılarla baş başa okumaları ve incelemeleri de olmuş. Kitapların dar yollarına dalarak araştırır ve notlar alırdı ama bunu bir açık yakalamak, aykırılık oluşturmak için yapmazdı.

Rahmetli, birçok fazileti üzerinde toplamış bir karakter taşıyordu

Babam çokça gezmiş, epey ülke görmüştür. Memleketi Şam’a ek olarak Körfez ülkelerinin tamamını, Yemen, Mısır, Sudan, Somali, Endonezya, Hindistan, Brunei, Pakistan, Afganistan, Özbekistan ve Türkiye’yi dolaşmış, Avrupa ve Amerika’da birçok şehre gitmiştir. Gezilerinin kimi ilmî maksatlar etrafında âlimleri görmek, ilim tahsil etmek ve kütüphaneleri ziyaret için olmuş, kimi ise konferans vermek ve sohbet meclislerinde bulunmak için ama çoğunlukla iki sebebin ortaklığında gerçekleşmiştir.

Rahmetli, birçok fazileti üzerinde toplamış bir karakter taşıyordu ama bilhassa çok cömertti; bir şey istediğimde beni reddettiğini veya parayı nereye harcadığımı sormasını hiç hatırlamıyorum. Kardeşlerimin hepsi de aynı şeyi söyler. Evimize misafir geldi mi ikramda bulunmak hususunda çok istekli olurdu ve bizzat hizmet ederdi. Pek yumuşak huyluydu ve kusur görmezdi. Sakin bir tabiatı vardı. Bir kişiyi dahi sözüyle olsun incitmezdi, muhatabını uyaracağı zaman ince kelimeleri seçer ve teker teker söyler, saygıda kusur etmezdi. Pek maharetli, akl-ı selim konuşurdu. Dengesini kaybetmiş, konusundan şaşmış bir kelime duymazdınız dilinden. Bana hep “Onunla yapacağın her işte aklını iyi kullan” der, ne de güzel derdi!

Zarif, cana yakın ve şakacı bir tavra bürünebilir ama edep ve saygının gölgesinde bir ağırbaşlılığı sürdürürdü. Elbise tarzından kitaplarını düzenleyişine ve yazısına hatta ayakkabısına kadar yansıyan bir zevk-i selim sahibiydi. Her hareketinde bu zevkin izlerini görürdünüz. Dilinden itici bir kelime duymazdınız, en çok sinirlendiği anlarda bile.

Çok mecbur olmadıkça terk etmediği sabah zikirleri vardı, sürekli çoğalttığı

Başına gelen işlere sabreder, evinde veya yolculukta olsun yorgunluk veya hastalıkta olsun, namazını ilk fırsatta eda etmeye çok çabalardı. Ezan okunduğunda uyuyor veya bitkin duruyorsa hemen sıçrar, Ömer radıyallahuanh’ın vefat anında söylediği sözü zikrederdi: “Namazı terk eden, İslam’dan zevk alamaz.”

Hem-demi Kur’an’dı. Çok mecbur olmadıkça terk etmediği sabah zikirleri vardı, sürekli çoğalttığı. Onu otururken görürseniz o sırada mutlaka ilmî bir meseleyle ilgileniyordur; ya bir telif, tahkik yazmakla ya da fetva işleriyle. Hiç yoksa dilinde bir hamd, tekbir, tehlil duyardınız.

Çabuk duygulanır, hemen ibret alırdı. Kur’an ve zikrullah onun gözyaşını çok dökerdi. Salih insanların kıssalarını dinleyince kendini tutamaz, Müslümanlar’ın acılarını duyunca kederlenirdi. Ümmetin ızdıraplı hâllerinden ziyadesiyle elem duyardı. Yangın yerine dönen yüreğinin tasasından dolayı bir kulağı sağır olmuştur. Bir gün konuştuğu kişilerden biri ona İslam ülkelerindeki zulümlerle ilgili kesitler anlatmış, o da çok hüzünlenmişti. O geceyi acı ve hüzünle geçirdi. Ertesi gün olduğunda babamın sağ kulağından kan geldiğini gördük ve kulağı duymaz oldu. Bundan sonra da Allah onu, gözlerinin zayıflamasıyla imtihan etmiştir; sene 1410’dur. Gelin görün ki, onu hiçbir zaman sızlanıp şikâyet ederken görmedim; daima sabır, daima teslimiyet. En çok düşündüğü şey, yazmak istediklerini yazamadan ömrünün sona ereceği endişesiydi.

Vefatından dört ay önce, iç dokusu zarar gören sağ gözünden ameliyat edildiyse de başarılı olmadı bu. Sağ gözü görmez oldu. Bu durum gözünde ve başında ağrılara sebep olurdu ama onu çığlık atıp feryat ederken hiç duymadım. Ağrısı çok şiddetlendiğinde şöyle derdi: “Ya Allah, la ilahe illallah!”

Hocalarının, İslam ulemasının önünde kendini yok sayardı

Okuma, yazma ve müzakere işlerinde sıkı davranırdı. Kalemi ve kitaplarını yolculuğunda dahi ardında bırakmazdı; hatta yolculuk esnasında yazıp bitirdiği kitapları bile vardır. Söz gelimi, “er-Resûlü’l- Muallim ve Esâlîbihî fi’t-Talim” kitabına bazı eklemelerihastaneye girmeden önce acılarla boğuşuyor olduğu hâlde yapmıştı.

Az uyurdu ama daima çok uyuduğunu düşünürdü. Hele bana birkaç defa dediğine göre gençliğinde bir gün, bazen iki gün uyumadığı olurmuş.

Güçlü bir hafızası, amelî ilimle güçlenmiş cevval bir zekâsı vardı. Öğrencilerine karşı daima tevazu doluydu ve hocalarının, İslam ulemasının önünde kendini yok sayardı.

Muhammed Ziyaeddin Sâbûnî, babam adına düzenlenen saygı gecesinde onu öven bir şiir söylemiş ve adını Ebu Hanife’yle anmıştı. Babam bunu eleştirmiş ve şöyle konuşmuştu: “Kardeşlerim benim hakkımda konuştular ve doğrusu, sözlerini esirgemediler. Ancak biraz bol konuştukları ve beni zor durumda bıraktıklarını söylemeliyim. Hatta kardeşim Sâbûnî, beni Ebu Hanife radıyallahuanh ile yüz yüze getirdi. Bu, benim kıymetine yaklaşamayacağım bir şeydir. Ebu Hanife’nin önünde ben bir kum tanesinin zerresi olamam. Kim Ebu Hanife? Allah’ın rahmetlerinden bir rahmet. Allah onu bu ümmete ihsan etti; İmam Malik’i, İmam Ahmed’i, İmam Şafiî’yi, İbni Cerir’i ettiği gibi. Bu önderler… Bu isimlerin önünde küçük bir kum olmam kabule şayan olursa bu büyük şeref ve fazilet olacaktır benim için. Bunun şükrünü eda edemem. Hakkımda söylenmiş bunun gibi sözlerden dolayı sizlerden özür diliyorum. Yüreğim bunları ne duymaya ne de kabule güç yetiriyor. Sevgili kardeşim bunları iyi niyetle söyledi ama hakikat, peşinden gitmeye daha layık.”

80 yıla yakın yaşadıktan sonra Rabb-i Rahim’ine 9 Şevval 1417’de, seher vakti kavuştu. Allah’ın rahmeti üzerine olsun.

* Selman Abdülfettah Ebu Gudde, el-Müctema, Haziran 1997.

 

Sadullah Yıldız tercüme etti

Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2014, 11:16
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Eser
Ahmet Eser - 4 yıl Önce

Elinize, dilinize sağlık. Ben de üç yıl önce Şerafettin Kalay Hocamızın çevirisini ve şerhini yaptığı İslam Edebinden demetler isimli kitabını okuyup gençlere ders yapmıştım. Çok bereketli ve fayadalı bir eser. Herkese tavsiye ederim.

SIRADAKİ HABER