banner17

Kızı Gülbün Mesara'nın dilinden Süheyl Ünver

'Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu' ve ona Ruhundan üfledi. Sizin için de kulak, gözler ve gönüller var etti. Ne az şükrediyorsunuz?' (Secde Suresi, 9. Ayet)

Kızı Gülbün Mesara'nın dilinden Süheyl Ünver

Tezhip, kat’ı gibi sanatlar asırlar boyunca hep ilahi kelamın yazılı olduğu levhayı, kağıdı süslemek ve ilahi kelamı ön plana çıkarmak gayesiyle yapılagelmiş. Böyle de olması gerekiyor çünkü, mesela merhum Turgut Cansever’in de felsefesinin temelini teşkil eden, düstur şu: Sanatkarın asıl vazifesi dünyayı güzelleştirmek. Elbette kişi dünyayı güzelleştirmeye ilkin kendinden başlıyor. Kendini tezyin etmediği sürece, ruhunu inceltip tüm göze, gönle hoş gelmeyen şeyleri yontmadığı sürece icra ettiği sanat da hep eksik kalıyor. Bu görüş, Yûnus’un “Yûnus Emre der Hoca/ Gerekse var bin Hacc’a/ Hepisinden iyice/ Bir gönüle girmektir.” dizeleriyle de uzaktan akrabadır, aklıma gelmişken söyleyeyim.

Akl-ı selim, zevk-i selim, kalb-i selim… Bu üç unsurun, inceliklerle örülü  medeniyetimizi şahsında mücessemleştiren insanların sahip olduğu olmazsa olmaz unsurlar olduğunu görüyoruz. Benlik kaygısından azade kalan ruhlar, kendilerini güzelleştirmeyi, ruhlarını tezyin etmeyi, artık Yücelerin Yücesine emanetini daha güzel götürme derdiyle, kendilerine görev biliyorlar. Süleymaniye Camii nasıl Karahisarî’nin hat şahaserleriyle, kubbelerinde Itrî’nin “saltanatlı tekbir”iyle Süleymaniye Camii olduysa/oluyorsa; işte güzel insanlar da güzellikten nasipli insanlarla oturup kalktıkları, seviyesiz gevezelikler yerine ruha dokunan muhabbetler ettikleri, kaliteli müzikler dinleyip bir ıstırapı dillendiren kitaplar okudukları nispette, iyi işlerle, güzel şeylerle meşgul oldukları nispette güzel insan oluyorlar. İşte böyle güzelleşmeye başlayan insanlar, ancak belli bir müddet sonra, “ruhlarda var olan ve eşyada şekillenen güzelliğe” bakışlarını çeviriyor, işte o zaman çepeçevre her yanlarını kuşatan zevksizlikten-kalitesizlikten-müptezellikten sıyrılıp görünce gönüllerini ferahlatacak şeylere odaklanıyorlar, işte o zaman kulaklar, gözler ve gönüller aslî vazifelerine dönüp şükretmekle işlerlik kazanıyor.

O güzel insanlardan birisi

Şükretmemizi hatırlatan o güzel insanlardan birisi de merhum Süheyl Ünver ve konuşmasına, duruşuna, edep ve terbiyesine, zarafetine hayran ve âşık olduğum kızı Gülbün Mesara. Hem hekim hem sanat tarihçisi, hem tezyinî sanatlarda önemli bir yere sahip, hem de resimde en azından gaye olarak Hoca Ali Rıza ekolünü devam ettiren bir ressam Prof. Dr. Süheyl Ünver. Eskilerin “hezarfen” diye tabir ettikleri insanlardan… "Ben ressam değilim. Sanat için resim yapmıyorum. Bunlar bir gün İstanbul'un belgeleri olacak." diyen Süheyl Ünver'in özellikle Türk süsleme sanatları alanında, kültürümüzün müşahhas örneklerini gelecek nesillere aktarma gayesiyle dur durak bilmeden yaptığı çalışmalar, hayatının son demlerine kadar devam etmiş. Atalarından tevarüs eden sanatkâr ruhu, inceliği ve zarâfeti şahsında ve çalışmalarında aksettiren Süheyl Ünver, talebesi Ahmet Güner Sayar’ın “talebelerinin her birisinde bir Süheyl Ünver tarafı vardır” ifadesinde anlamını bulan bir tevazû ve diğergamlıkla, yanında bulunanlara da bu zarafetten nasiplendirmeyi ihmal etmemiş. Süheyl Bey’in hem kerimesi hem de talebesi olan Gülbün Mesara’da bunun somut bir örneğini gördük.

Meraklarımname mi?

“Neleri merak ettim?” diye meraklarını kaydeden bir insan olan Süheyl Ünver “bunlar bir gün İstanbul’un belgeleri olacak” diyerek her şeyi, her konuşulanı, her güzel sözü, her güzel olayı; yada bir İstanbul sokağında köşeyi dönünce gördüğü çeşmeyi, hoşuna giden bir manzarayı, eğik duran bir mezar taşını, vs. her şeyi kaydetmiş. Süheyl Ünver’in hayatını incelerken, bir vefa adamı olan Ahmet Güner Sayar’ın hocasını anlattığı abidevî “A. Süheyl Ünver-Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri” adlı eseri yolumuza ışık tutuyor. İlgi alanı ne kadar genişmiş diyoruz kendi kendimize kitabı okurken, ilgi alanına giren şeyleri alt alta yazalım diyoruz, fakat heyhat, liste uzayıp gidiyor, biz de sıkılarak bırakıyoruz. Bunu Gülbün Hanım’a sorduğumuzda, “Zaten notları var, ‘ben neleri merak ettim’ diye.” diyerek cevap veriyor ve ekliyor, “Bir gün yazmış, okudum okudum sonunda ama canım sıkıldı. Çok da iyi oldu, her şeylerden bir parça topladım diyor. Ve hakikaten bundan dosyalar yapmış. Onun çok yakın bir asistanı vardı; Azade Akar. Şimdi Almanya'da sanat asistanı. O bir gün anlatmıştı. Bir cuma dersinde Cerrahpaşa’daki Nakışhane’ye bir grup geliyor. Diyorlar ki, ‘hocam biz eski otobüs biletlerine meraklıyız, onları topluyoruz’. Ya öyle mi, diyor. Bir dosya çıkarıyor, bütün gençliğinden itibaren otobüs biletlerini toplamış. Gelen grup hayret etmiş ve alıp sevinçle ayrılmışlar oradan. Fakat belki kalsaydı daha iyi olurdu. ‘Müzeye koyacağız’ falan demişler ama onun ne olduğu belli değil. Yani biletlere varana kadar toplamış, arşiv yapmış. Bu hemen her konuda böyle.”

“Tahayyülümde vatan kalsın eski hâliyle”

Gülbün Hanımefendi, buna dair çok da hoş bir anıyı naklediyor, “Üsküdar'da Toygar Tepesindeki bir evden çizdiği bir resim vardır. Sonra o, o resmi Türk Tarih Kurumu'na vermiş. Ben onun aynısını kopya ettim. ‘Baba, bu ne kadar güzel resim’ demiştim çizdikten sonra bana gösterince, dur sana hikayesini anlatayım, dedi. Hastaya çağırdılar, Toygartepesi’nde imiş. Önce, dedi, gittim, koca oda, pencereden görülen güzel bir İstanbul silueti de var. Hastanın yanına vardım şöyle bir baktım dedi, hastanın bir şeyi yok. “Bir dakika” deyip ayrılmış hastanın yanından, çizmiş pencereden görülen güzel manzarayı, ondan sonra muayene etmiş hastayı. Peki, dedim, baba burada evler falan yok. Onları koymadım ben, dedi. Orada da küçük camiler, mescitler filan var. Pek güzel bir resimdir o.”

Buna benzer bir hatıra da Ünver’in en has talebelerinden ressam Ahmet Yakupoğlu’na dair anlatılır. Güya Ahmet Bey Boğaz resmi yaparmış. Ama resimde köprü falan yok. “Hani köprü nerde” diye sorduklarında “çizmedim efendim onu” dermiş. Tahayyülünde nasıl görmek, ve dahi insanlara nasıl göstermek istiyorsa öyle. Fakat ne de olsa tüm bu olan biten kötülükleri, çirkinlikleri de görüyorlar bu “güzel”e meftun insanlar ve bu acı o hayâl güçlerini törpülüyor, bir çeşit çalışma azmi veriyor onlara. Nitekim Gülbün Mesara da, “Bir de şey derdi Ahmet [Yakupoğlu] abi; 1956 senesinde İstanbul'da, Menderes zamanında, yıkımlar başlıyor ya, babam onu çok ızdırapla seyredermiş. Çünkü Osmanlı'ya ait en güzel eserler, yollara kurban ediliyor. 1956'da babam Ahmet Abi'ye, üniversiteye giderken: "Ahmet, İstanbul sizlere ömür" demiş” diyerek Süheyl Bey’in bu çirkinliklere nasıl baktığını gösteriyor.  Fakat her şeye rağmen bahar geliyor, her kışın bir baharı var. Mesara’nın dilinden Süheyl Hoca’ya kulak verelim: “"ben bahar aylarını çok severim, çünkü kışın ağaçlar kuruyor, binaların çirkinliği ortaya çıkıyor. Bahar gelince o ağaçlar onları kamufle ediyor, yine böyle daha güzel görünüyor"

Peki Süheyl Ünver'de bu yazma, kaydetme, arşiv tutma aşkı nereden geliyordu? Mesara’nın bu konudaki cümleleri her neslin, her bilinçli bireyin kulağına küpe olmalı: “Not tutmak, bunları defterlemek, fişlemek ve arşivlemek, Ünver’in tarihi kültürümüze ait gözlemlediği belge noksanlığının sebebi olarak belirttiği ‘şifahilik hastalığı’na karşı sürdürdüğü amansız mücadelesi ve bu hususta duyduğu sorumluluğun bir sonucu olmuştur. Türk kültür konularının bugün artık çok önemli belgeleri konumundaki bu toplamaları doğuran merakının nasıl doğduğunu 18 Haziran 1984 tarihli ‘Benim arşivim nedir, ne değildir?’ başlıklı bir anı notunda şöyle dile getirmiş: ‘Çocukluğumdam bu yana babamın not defterlerini görürdüm. Hatta birgün bunlardan birini yanına almıştı, bir Cuma idi. Fatih’ten ileride Çarşamba’da, sevdiği, devrin yüksek âlimlerinden yaşlıca bir zâtı ziyaretten dönüyorduk. Bayezid Camii içinden girilen Şeyhülislam Veliyüddin Efendi Kütüphanesi’ne girdik. Sene 1906. Babam defterine, bir el yazması kitaptan, yanında taşıdığı hokka ve kalemi ile notlar aldı. Eser herhalde Arapça idi. Bunları ben anlamıyarak görüyordum, ama bunun mânâsını bana seneler anlattı. İşte hayatımın programı böyle başladı. Artık ben de bu usûlü severek benimsedim. Peki ne yaptım? Okuduklarımı, gördüklerimi her zaman yazmayı esas tuttum. Sene 1911-1912’de Mercan Lisesi’nde Edebiyat hocamız Süleyman Şevket Tanlı’nın rehberliği bana yol gösterdi. Yazdıklarımı tasnif etmem tavsiyesinde bulundu. 1898 doğumluyum. Şimdi 1984’deyiz. Bütün bu yaptıklarım bir gün gelir lâzım olur’”.

En büyük sanatkâr ahlaklı insandan olur

Süheyl Ünver’in, sanat ve en başta kızına olmak üzere talebelerine de aşıladığı  kendi sanat anlayışı nasıldı? Gülbün Hanım bu sorumuza yine kendi muhafazasındaki Süheyl Ünver arşivinden, hocanın basılmamış bir takım notlarıyla cevap veriyor: “Sanata olan merakım dolayısiyle çok seneler muahezeler (eleştiriler) işittim. Sanata bağlılığım ırsî olarak gelişmişti. Annemin babası hattat Şevki Efendi meşhur bir hattattı. Onun dayısı hattat Hulûsi Efendi ve damadı Emin Efendi, dayım Sait Bey keza. Babam telgrafçılık fenninde mahir ve mûsikîşinas. Babamın babası Hacı Mehmed Efendi de Tırnova’da ressam. Amcam Vasıf Bey zabit ve hattat. İşte ben bu ruhların telâkisinden doğunca bittabî sanata ırsî olarak girdim. Eğer bu saydıklarım hastalık da olsa idi onları da tevarüs edebilirdim. Sanat hevesim hekimlik tahsilim esnasında inkişaf etti. Üsküdarlı Ressam Ali Rıza Bey’den resim dersi aldım. Hattat Mektebi’ne Tıbbiye’de talebe iken girdim. Sanat benim ruhum üzerinde işlediğinden, hekimliğimin insanlık tarafında da faydalı oldu ve mesleğim dışındaki meşgalem oldu. Yani insanlığa karşı şefkat ve bağlılık hislerim arttı. Sanat beni mütevazı, sessiz, mücadelesiz bambaşka bir adam yaptı. Yani ahlâkımı düzeltmekte âmil oldu. En büyük sanatkâr ahlâklı insandan olur. Bir sanat eseri ahlâk tezahürüdür. Sanat tarafım hekimliğimin yanında benim zevk ve his cephemdir. Beni dinlendiren ve ruhumu ilâ eden bu şubeyi bırakmama imkân yoktur. Velev ki dünyayı değiştireyim.”

Süheyl Ünver’den Gülbün Mesara’ya

Bu arada Gülbün Hanım deyip duruyoruz ama gülbünün kelime anlamının da gül fidanı  demek olduğunu belirtelim. Cerrahpaşa’da Süheyl Ünver’in kurduğu Nakışhane’den ayrıldığını söyleyen Gülbün Hocamız, artık evde çalışmalarına devam ettiğini, talebelerinin eve geldiğini ekledi. Bir de Süheyl Ünver’in Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’ne bağışladığı defterlerinden dolayı kütüphanede kendisine tahsis edilen bir oda olduğunu, en kısa zamanda birtakım engelleri aşıp orada sanat çalışmalarına devam etmeyi arzuladığını söyledi. Tabii devasa bir Süheyl Ünver arşivi… Kendini “Süheyl Ünver’in fikirlerini, düşüncelerini devam ettirmeye çalışan, arşivini, koleksiyonunu muhafaza eden” birisi olarak gören Gülbün Mesara, geçtiğimiz senelerde Kubbealtı Yayınları’ndan “Süheyl Ünver’in Konya Defterleri”ni yayınladıklarını söyleyip; en kısa zamanda da “defterlerinin en kıymetlilerinden” dediği Bursa Defterleri’ni çıkaracaklarının müjdesini verdi. Bunları yayına hazırlarken en büyük yardımcılarının ise yine Süheyl Bey’in talebeleri olduğunu ekledi. Hatta İşaret Yayınları’ndan çıkan Süheyl Ünver Bibliyografyası kitabını, Aykut Kazancıgil ile yayına hazırlarken, bizim de bir dönem Üstad Ziyaretleri vesilesiyle ziyaret ettiğimiz Aykut Kazancıgil ile başlarından geçen ve hatırladıkça güldükleri bir olayı da anlattı: “Aykut Bey bir gün babamın bibliyografyasını hazırlayalım, dedi. Ben varım bu işte, analitik olacak ve sen sanat kısmını yap, dedi bana. Biz o kitabı hazırlarken, onunla aşağı yukarı iki buçuk yıl çok eğlendik, hep öyle konuşuruz. Her pazartesi yanında sekreteriyle geliyor, o zaman bilgisayar filan daha alışık değildik. İşte onlar tab ediliyor, tasnifler filan. Aykut Bey her seferinde biraz daha büyüyen bir çanta ile geliyor, derken bu çanta ufak bir valiz oldu. Bir gün, ‘biliyor musun’ dedi, nüktedan birisidir, ‘aşağıdaki kapıca her geldiğimde şüpheyle bana bakıyor. Bu adam hep geliyor gidiyor, çantalar bavul oluyor, diye düşünüyor herhalde gizli bir iş çevirdiğimizi sanarak.’ Ee bir gün gösteriverin Aykut Bey çantadakileri, dedim. Eğlenceli bir çalışmamız oluyordu ama çok ciddi bir şekilde. Her pazartesi aksatmadan yarım gün çalışıyorduk beraber. Hep onu hatırlarız, tekrar Aykut Bey ne zaman yapacağız bu çalışmaları, diye. İşte o, babamın bir takım monografilerini geçen sene yine İşaret’te kitaplaştırdı.”

Hasıl-ı kelam, Gülbün Hanım gibi zarif bir hanımefendi ile, geçmişten günümüze süzülüp gelen ince zevki, duyarlılığı, narinliği üzerinde taşımasını bilen ve bu elbise ona çok güzel uyan birisiyle tanıştığımız için ne kadar şükretsek az. Ne de olsa, o babasını gördü, ondan bir şeyler aldı; Süheyl Ünver geçmişteki güzel insanları gördü; onlar diğerlerini; o diğerleri uzak geçmişteki başka güzel insanları… Onları gören gözleri gördük, ne mutlu…
 

Mehmet Emre Ayhan 

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2019, 10:07
YORUM EKLE
YORUMLAR
Humeyra Eren
Humeyra Eren - 9 yıl Önce

Yaziyi sitede gec fark etmis olduguma uzulmekle birlikte Suheyl Hocayi ve kizini kismen de olsa tanima imkani buldugumuz boyle bir yazinin yazilmis olmasina ziyadesiyle memnun oldum. Tesekkurler...

banner19

banner13

banner20