Kirman'dan Anadolu'ya neden geldi?

Evhadüddin-i Kirmani Hazretlerinin Anadolu’da nihayet bulan hikayesi...

Kirman'dan Anadolu'ya neden geldi?

Bugünki adıyla Anadolu, o devirlerdeki adıyla Diyar-ı Rum, özellikle 12. yüzyıl sonu ve 13. yüzyılın başlarında, hemen her bakımdan düşündürücü bir evreye giriyor, bir güzel bereketle süsleniyor. O kadar ki, devrin bütün kutupları aldıkları bir işaretle bu diyara konup göçmeye başlıyorlar ve sanki de bir söğüdün gölgesinden koca bir çınarın sürgün vereceği bilgisiyle Anadolu'yu mesken tutuyorlar. İşte bir misal, tam da bu yıllarda Muhyiddin ibn-i Arabi Endülüs'ten yola çıkıp Kabe'ye geldiği sırada, aldığı bir işaretle Anadolu'ya yöneliyor.Yine aynı tarihlerde Evhadüddin-i Kirmani de şehirlerin anası Mekke'de iken aldığı bir başka işaretle bu beldeye doğru yola çıkıyor, yanında sonradan damadı olacak, talebesi Ahi Evran var...

Evhadüddîn Kirmânî  talebesi Ahî Evran ile birlikte 1200’lü yılların başında Anadolu`ya geldiğinde, Muhyiddîn ibn-i Arabî, Şems-i Tebrîzî, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî gibi zamânın büyüklerini tam tekmil bu topraklarda tanıyor. İlkin Konya`ya yerleşen Evhadüddin,  dergâhında dersler verip talebe yetiştirerek, o kasaba senin bu  köy benim, ulaşabildiği her yere talebelerini göndererek birçok kasaba ve köyü tek tek dolaşıyor ve  30 yıldan fazla bir zaman boyunca yöre insanına Allah aşkını, muhabbeti ve türlü ilmihal bilgilerini öğretip, imani disiplinin inceliklerini anlatmaya başlıyor. İnsanın bunca mübarek çabayı gördükçe bu diyarlar boş değil diyesi geliyor, bundan da öte bu diyarlar boş değil diyen noksan tefekkürünü kaldırıp bir kenara atası geliyor.

Bacıyan-Rum'un büyük bacısı, Fatma HatunEvhadüddin-i Kirmani türbesi

Anadolu / Diyar-ı Rum'daki irşad çabasıyla, adı 'Şeyh-i Şuyuh-i Rum' a çıkan Evhadüddîn Kirmânî'nin kimi kayıtlara göre doğum tarihi belli değil. Rubailerini çeviren Mehmet Kanar Hoca'ya göre ise 1164 yılında İran / Kirman'da doğmuş. Genç yaşlarına kadar Kirman'da yaşayan Evhadüddin 1179 yılından sonra Bağdat'a göçerek medrese eğitimi almaya başlamış. İlk tahsilini takiben önce 'muid/asistan' sonra 'müderris'hoca/profesör' olarak Hankahiye medresesinde çalışmaya başlıyor. Hankahiye'deki görevi sırasında 'Hankah/Hangah' larda süren tasavvuf etkili eğitimle medreselerde süren daha bağımsız eğitim arasındaki farka bakarak tasavvuf yolunda ilerlemeyi seçiyor ve Ruknuddin-i Sucasi'ye intisap ediyor. Bu eğitimi sırasında görmüş olduğu sıkı disiplin kendi eğitim metodunu da şekillendiriyor ve Evhadüddin, tasavvuf tarihinin gördüğü en disiplinli şeyhlerden biri haline geliyor.

Tasavvufun fazla yaygınlaşmasa da ciddi bir sosyal müessese olmak yolunda ilerlediği Anadolu'ya gelişini takiben önce Konya'ya sonra da Kayseri'ye yerleşen Evhadüddin Kirmani, burada yapmış olduğu evlilikten doğan kızı Fatma Hatun' u, çok sevdiği talebelerinden Ahi Evran ile evlendiriyor. Ahi Evran'ın kurmuş olduğu Ahilik teşkilatı ile Fatma Hatun'un kurmuş olduğu 'Bacıyan-ı Rum' teşkilatının Anadolu'da ki izlerine bakarak hem Evhadüddin Kirmani'nin nasıl bir 'ata' olduğunu hem de evlatlarının nasıl evlatlar olduğunu görebilir ve tasavvufun sosyal plandaki işlevlerini daha bir sağduyuyla anlayabiliriz...

4 dilde şiir yazabilen bir şair

Mehmet Kanar Hoca'nın güzel çabasıyla Türkçeye çevrilen Rübailer'inin 695.sinde şöyle diyor Evhadüddün Kirmani;

'Beş altı kişi hayatı oyun bilir / Onu kısa veya uzun bir ölçü bilir / Marifet pınarından o kişi su içer ki / İbranice, Türkçe ve Arapça bilir...' Kirmani'nin bu sözlerinden şunu anlamak mümkün. Nasıl ki, devrin İran'ında marifet sahibi aydın için Türkçe, Arapça ve İbranice bilmek bir ayrıcalık ise, Anadolu'da da aynı ölçüdeki aydın için Arapça, Farsça ve İbranice bilmek tıpkı Arabistan'daki aydın için Türkçe, Farsça ve İbranice bilmek gibi bir ayrıcalık sağlamaktadır. Bu dil bilinci ve bu bilinçle yapılmış dil yorumunun bizi kadim Doğu Bilgeliğine götüreceği muhakkaktır. Zamanın Anadolu'su, İran'ı, Turan'ı ve Arabistan'ı işte böylesine bir aydınlık toplamının ışıklarıyla süslüdür.Evhadüddin-i Kirmani, Rubailer

Adıyla sanıyla Evhadüddin-i Kirmani olarak bildiğimiz bu hem aksiyon, hem sanat hem de tefekkür sahibi güzel adam hakkında ilk araştırmayı, onun 'Menakıbname'sini inceleyen İranlı alim Bediüzzaman-ı Füruzanfer yapmış. Daha sonra L.Wilson, B.M.Weicher 'Rubailer'ini incelemişler. Evhadüddin-i Kirmani hakkında yapılan iki önemli çalışma ise Türkçe'de olmuş. İlk çalışma Doç Dr. Mikail Bayram'ın incelemesi, ikinci çalışma ise Mehmet Kanar'ın yine 'Rubailer'e ilişkin çalışması olmuş. Bu eserlerden aldığımız bilgiye göre Evhadüddin-i Kirmani’nin asıl adı Hamdi, baba adı Ebu'l Fahr ve nisbesi ise Kirmani'dir. Kirmani, rubailerinde Evhad mahlasını kullanmış ve 1716 numaralı Rubai'de kendini şöyle tanıtmıştır; 'Atalarım İran'ın yüksek makamlarında bulunan kişilerdi / Kader onların her birini devrin Süleyman'ı yapmıştı / Ama ben kendim olmalıyım / Onlara bakıp övünmek neyime benim?...'

Kendisini kendi çabasıyla resmetmeye çalışan Evhadüddin-i Kirmani, terk ettiği Kirman'a bir daha geri dönmemişse de, doğduğu yerden hiç kopmamış, sürekli olarak izlemiş, Kirman Şahının davranışlarını çok manidar sözlerle şöyle eleştirmiştir; 'Ecel dermanı olmayan bir derttir / Onun hükmü Şah'a da, geçer Vezir'e de/ Dün Kirman'ı yiyen o Şah'ı / Bugün kurtlar yiyor.' Farsça'da Kirman kelimesinin aynı zamanda 'Kurt' manasına gelmesi hayli ilginç sayılsa gerek...

Müthiş isimlerle buluşma

Hakkında yapılan çalışmalardan öğrendiğimize göre Evhadüddin- Kirmani başta Mekke olmak üzere, Kudüs, Mısır, Şam, Bağdat, Musul, Erbil, Vasıt, İsfehan, Şiraz, Hemedan, Şervan, Huzistan, Nahçevan, Gence, Ahlat, Malatya, Konya ve Kayseri'yi gezmiş ve gezip dolaştığı bütün bu yerler hakkında Rubailer yazarak izlenimlerini kayda da geçirmiş. 1210 yılında itibaren 5 yıl süresince Abbasi Halifesi Nasır li Dinillah tarafından Azerbaycan Atabekleri ile Halife arasında elçilik görevini yerine getirmiş ve bu görevi sırasında Bağdat'tan Anadolu'ya dönerken her biri birer irşad aşığı olan zamanın alimlerinden Muhyiddin İbnu'l Arabi, Ebu Ca'fer Muhammed el Berzai, Şeyh Nasıruddin Mahmud / Ahi Evran'ın da aralarında bulunduğu çokça mutasavvıf alimi Anadolu'ya getirmiştir.

Onun Anadolu'daki bu çabası sırasında Anadolu halkıyla kurmuş olduğu irtibat da hayli derindir; Bir rübaisinde şöyle der; Zamanenin elinde çok mazlumum ben/ Yoksa Rum ülkesine layık olur muydum hiç/ Yüz hünerime rağmen bir gam çekmem/ ne mücrimim ne de mahrumum ben...''

Mikail Bayram'dan öğrendiğimize göre; Evhadüddin- i Kirmani, o zamanlarda Anadolu'da oldukça etkin olan 'Fütüvvet Teşkilatı'nın lideri olarak devrin halifesi tarafından görevlendirilmiş ve bu görevi sırasında Selçuklu Sultanları ile temas kurarak 1.Gıyasedin Keyhüsrev ile görüşmüş ve Keyhüsrev'e dahi öğüt vermekten geri durmamıştır.

Bu güzel irşad erinin Horasan ve Irak' a da çokça gidişi, oraları inceleyişi ve buralarda gördüğü nahoş hadiseleri kayda geçirişi ise aradan geçen onca zamana nazaran hayli düşündürücü bir içeriğe sahiptir, 1308 numaralı Rübai'de şöyle bir not düşmüştür Evhadüddin- i Kirmani; ''Ne zamana kadar Horasan'da, Irak'da dolaşıp, bazen muvafık olacak, bazen nifaka karşı kendini koruyacaksın...''

Şair kimliğinde bir irşad eri

Evhadüddin-i Kirmani, bildiğimiz üç büyük eseri, 'Risale fi'l-vaz ve'l-ahlak', 'Menakıbname' ve halifesi Şeyh Şemsuddin'in topladığı 'Enisu't-talibin ve celisu's salihin' adlı 'Rübailer'i dışında fazlaca eser vermiş mutasavvıflardan değildir. Kendisini şeyhlik ve Fütüvvet teşkilatı önderliğinden başka bir 'Şair ve Rübai' yazarı olarak tarif etmiştir. Kayıtlarda Farsça rübailerinin yanısıra 2000 Arapça rübai, 200 mülemma, 80 Farsça gazel, 30 Arapça Kasidesi ile muamma ve lugaz biçiminde yazdığı 17 rübaisi bulunmaktadır. O daha çok irşad ile meşgul olmuş, kendinden başka irşad erleri ile tanışıp bilişmekle mesut olmuş, gördüğü her olaya karşı vaz-u nasihatte bulunmayı ihmal etmemiş, imanlı ve sant sahibi bir 'teşkilatçı' olarak yaşamıştır. Her ne kadar bir kasideci, bir şair olarak bilinse de herhangi bir emiri ya da veziri övmek için tek bir kaside bile yazmamış, sanatını bağımsız olarak sürdürmüş ve bu anlamda kimseyi de takip etmemiştir. Padişah, emir, şah ve vezirler karşı hep mesafeli bir tutum takınarak 'nasihat-ul müluk' bağlamında rübailer söylemiş, sürekli Allah'a yönelmek arzusunda söylemiştir söyleyeceğini. Her nasihatinde zulmü ve baskıyı kötülemiş, hakkı ve adaleti tenbih etmiş ve 'fakr' içinde olmayı her türlü emirlikten üstün saymıştır. Ona göre şiir insanın içinden gelmeli, vahiy gibi insanın içine doğmalıdır. Menakıb'ında da görüleceği gibi sanatlı konuşmak kaygısından uzak biçimde irticalen ve düşünmeksizin şiirler söylemeyi seçmiştir.  

Şahin Torun bir tasavvuf erini anlattı

 

Güncelleme Tarihi: 22 Aralık 2011, 23:03
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13