Kara kuru çocuklar da haklarını savunabilir

Bize şunu öğretti Bruce Lee: Kara, kuru, zayıf çocuklar da haklarını savunabilir. Savunabiliriz. Buna inandık. Selçuk Küpçük yazdı.

Kara kuru çocuklar da haklarını savunabilir

 

80’ler üzerine son birkaç yıldır bazı çalışmalar yapılıyor. Televizyon dizisi ayrı bir fenomen. Bunun yanında hem akademik dünyada, hem yayın dünyasında, hem de müzik sektöründe birden bire 80’li yıllara yoğunlaşma üzerine kuşkusuz çok şeyler söylenebilir.

Birincisi, Türkiye’nin çok acı ve karanlık bir döneminin, nihayete erdiği zamanları aralar. İkincisi, bu acılı yıllar kapanırken, ülkenin bir kuşağı Mamak ve Diyarbakır Cezaevleri başta olmak üzere akla, hayale gelmeyecek işkence tezgâhlarından geçirilmektedir. Üçüncüsü, Özallı yıllardır aynı zamanda bu yıllar. Türkiye içe kapanmış yapısından, dünya sistemine entegre olmak için çabalar. Toplum ise belki 50’lerde, Demokrat Parti döneminde ilk kez solukladığı sosyolojik enerjisini yeniden yakalamıştır. Bütün bu meselelerin derinlemesine kazısını yapan, birbirinden kıymetli çalışmalar okuduk vakti ile, okuyoruz…

Canım Kardeşim’den Uçan Adam’a

Benim 1980’lerim, Türkiye’nin taşrasında, küçük bir Karadeniz sahil kasabasında geçti. Unutulmaz yıllardı. Televizyon girdi mesela evlere. Tabi her eve değil. Hangi komşuda varsa mahalleli kadınıyla, erkeğiyle, çoluk çocuğuyla o eve taşınır, gece yayın bitene kadar büyük bir temaşaya dâhil olunurdu. Ben de çok gitmişimdir komşuya. Çok ağlamışımdır “Canım Kardeşim” filmini izlerken.

Gülyalı isimli, küçük ve dünyanın en güzel çocukluk hatıralarından birinin yaşandığı bu kasabadan (sonra Özal ilçe yaptı orayı), şehir merkezine gidip gelmelerimiz sırasında, sinema denen büyük ve gizemli perdeyi/dünyayı keşfettik arkadaşlarımızla. 80’lerde sinemaya gitmek, salt film izlemek değildi tabiî ki. Düşünün ki, başkarakter uçan tekme atıp hasmını yere serdi mi, bütün salon coşkuya gelip alkışlıyor. Adeta filmin organik bir parçası gibi dâhil oluyor meseleye. Böyle bir şey. Şimdi hangi sinema seyircisi bunu yapar? Kahraman ile böylesi bir özdeşlik kurar…

Dışarıda akıp giden mütevazı taşra şehrinin, 80’li yıllara ait ilk tecrübelerinin yaşamaya çalıştığı bir zaman aralığında biz, karanlık merdivenlerinden girdiğimiz bu gizemli salonda, çok daha başka deneyimlere kapı aralıyorduk. Ve orası sadece bize aitti. Biz ve karakterler… İşte benim çekik gözlü, orta boylu, zayıf ama atletik ve kaslı vücudu ile yine de güven veren adamı tanımam orada oldu. “Uzakdoğu” denen yeri tanımam da böyle. Dünyanın taşrasında, küçük bir sahil kasabasından bir anda, Honkok’un kenar mahallelerindeki bir kavgasının ortasına dahil olmak nasıl bir şey, tahmin edebilirsiniz artık.

Kara, kuru, zayıf çocuklar da haklarını savunabilir

Biz taşralı, büyük kent görmemiş, büyük kentin çocuklarına göre sıkılgan, içe kapanık, özgüveni yetersiz, dünyayı tanımayan çocuklar için, 80’lerde sinema aynı zamanda bir sosyalleşme aracı idi sanırım. Sanki bugün internet üzerinden Tokyo’ya bağlanmak gibi. Biz de aynen öylece, ışıklar kapanıp, gizemli gong sesi vurunca, kendimizi Uzakdoğu’nun kenar mahallerine ışınlanıyorduk.

Sonra tıpkı bizim gibi kuru, zayıf adam çıkagelirdi. O ekranda gözüktüğü daha ilk sahnede, daha kimseyi yere devirmeden alkışı çoktan hak etmiş olurdu. Yanı başımızda oturan büyük ağabeyler sanki bir ayini yönetir gibi, liderlerinin ilk el çırpmasını takip ederek, elleri patlarcasına alkışlarlardı bu adamı.

Rakibine altın yumruğunu sallarken, sanki göksel bir merkezden kulağına titreşimler halinde gönderilen sesin, bir nevi naranın etkisi bütün tüylerimizi titretir, bizi kendimize getirirdi. Bize şunu öğretti Bruce Lee: Kara, kuru, zayıf çocuklar da haklarını savunabilir. Savunabiliriz. Buna inandık. Çünkü sinema salonundan, yani o karanlık ve dışarıdaki gerçeklik karşısında, bizi içine alan paralel gerçeklikten çıktıktan sonra, önümüze kim çıkarsa, kim diklenirse yıkıp geçebilirdik. Böyle devasa bir özgüven verirdi izleyene Bruce Lee…

Zaman sonra, 80’lerde bir anda, şehirlerin muhtelif yerlerinde Uzakdoğu sporları eğitimi veren okulları açılmaya başladı ardı ardına. Salonlarının duvarlarına asılmış Bruce Lee posretleri adeta mistik, mitolojik bir kahraman, bir lider, öncü gibi orada da yalnız bırakmıyordu bizi. Hep bizim yanımızdaydı. Tercüman Yayınları’nın çıkardığı “Karakuşak Dergisi” de vardı ayrıca. Bütün bu olan bitene paralel biçimde, fotoğrafın önemli bir yerinde Karakuşak Dergisi’ni anlamadan geçemeyiz. Derginin kapağı bir yana, tam ortasında duvarlara yapıştırılmak üzere verilen Bruce Lee posterleri sinemadan, karate, taek-wando, kung-fu salonlarından evlerimizin duvarlarına kadar gelmişti artık. Hayatın, ailemizin içine dahil olmak demekti bu.

Dik durma sanatı

Ankara’ya üniversite için gittiğim vakit, ağabeyler beni alıp Emek semtindeki karate okuluna götürdüler. Fakültede, benim gibi taşradan gelen, şehre tam alışamamış, giyimleri, kuşamları itibariyle buralı olmadıkları her halinde belli, kara, kuru ve başları öne eğik ne kadar çocuk varsa, çoğunu orada görmek beni hiç şaşırtmadı aslında. Bir anlamda, geldiğimiz küçük taşta şehirlerinde girdiğimiz sinema salonlarının ışıkları kapanmış ve perde açıldığında kendimizi Emek’te bir karate okulunda bulmuştuk.

İmam hatip mezunu, olmasa bile, benim gibi düz lise mezunu ama kültürel kod bakımından ortak paydaları yoğun, çeşitli cemaatlerin ya da ocakların tedrisatına girmiş Anadolu çocuklarının büyük kentlerde tutunmalarını, sosyalleşmelerini sağlayan en önemli mekanlar bir anlamda bu karate, taek-wondo okulları oldu. Omuzları çökük olarak bu okullara gelen taşra çocukları, zaman sonra omuzları dik biçimde çıkmaya başladılar sokaklara. Çünkü ilk ders “duruş”tur bu okullarda. Dik ve kendinden emin durması öğretilir önce. Türkiye’de, 1980 sonrasında, Anadolu çocuklarının hayatın her alanında özgüvenleri artıp, kendilerine yer aralayabilecek cesareti gösterebilmesinin bir tarafında da bu yüzden kuru, zayıf ama omuzları dik, rakibinden korkmayan adamın katkısı vardır. Bruce Lee, bu yüzden benim çocukluk kahramanımdır. Mazlumun yanında olmayı ondan öğrendim biraz da. Ve emininim benim gibi binlerce Anadolu genci, 80’ler boyu zalim ve entrikacı rakibinin yüzünde patlayan dönen tekmesini alkışlarken, sokağa, hayata, dünyaya yenilenmiş bir özgüven ve bilinç ile çıktı.

Son bir not: Bruce Lee üzerine çok daha derin çözümlemeler yapan bir yazı hep kafamda gezinir durur. Sevgili Güven Adıgüzel benden erken davrandı ve İtibar’da bir iki sayı evvel Bruce Lee üzerine güzel bir yazı çıkardı. Okumanızı öneririm.

 

Selçuk Küpçük, eski bir döner tekmenin hatırına yazdı

Güncelleme Tarihi: 11 Şubat 2014, 13:04
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26