Kalp Yanığının Şifasıdır Hû!

Bir ziyarete gidersiniz kendinizi bulursunuz… Bugün ateşe dokundum. Sanırım en son dokunduğumda daha çocuktum.

Kalp Yanığının Şifasıdır Hû!

Bugün ateşe dokundum. Sanırım en son dokunduğumda daha çocuktum. Erimiş naylon damlamıştı elime. Canım fena yanmıştı. Gülün ateş, bülbülün ateş, dilin ateş, sinenin ateş olduğunu öğrendikten yıllar sonra ateşe bir daha dokundu ellerim. Dilim lâl oldu. Durdum kaldım. Hani ağlamamak için dişinizi sıkarsınız ya; dişlerimi de sıkamadım. Ağlamak, gözlerime bir geldi bir gitti pınarın gözünde kaynayan su gibi. Gözüm cam kesti. Hani Fuzuli’nin de buyurduğu gibi gözlerim mi ıslandı, gökler mi ağlamada yoksa/ Gökyüzü bulutlanır her aklıma erdiğinde. Gördüğüm insanın verdiği mutluluk kalbime fiske vurdu ki gözüme kadar ıslandı içim. Lakin ağlayamadım.

Ayşe Şasa; tasavvuf, meczubilik, senaristlik, kadınlık sınırları içerisine zapt edilecek denli değil. Bir ateş ki yanı başında her dem yanıyor. Ateş yüreğinde yanıyor! Onun yüreğinde yanan ateşin ısısı çevresine de yayılıyor. Yüreğiniz taştan olsa da birden hatırlıyorsunuz topraktan halk olduğunuzu. Zira onun nazarı güzel nazarlardan. Bakışına rahmetin sindiği insanlardan…

Bazı insanlar vardır, insan olduğumuzu hatırlatırlar!

Bazı ziyaretler vardır, insanlardan saklamak istersiniz o ziyaretin mahremliğini. Kimseler bilmesin istersiniz. Ama ziyaret sırasında duyduklarınız, gördükleriniz, yaşadıklarınız vardır ki başkalarının da hakkı vardır onlarda… Anlatmak, haber vermek gereği duyarsınız. Anlatmak için diliniz çözülsün istediğinizde ise kelimeleriniz kifayet etmez!

Bazı tanışmalar vardır. Kendinize saklamak istersiniz o tanışmanın özelliğini/özgeliğini. Oysa tanıştığınız insan özeldir, güzeldir, duyarlıdır, dertlidir, insanları özlemektedir… Tutar, tanışmanızı ehil olanlarla paylaşırsınız. Anlatırken konuşmayı yeni söken çocuk gibi bazı kelimeleri tekrar tekrar söylersiniz: Ayşe Şasa, tefekkür, tefekkür, tefekkür…

Bazı insanlar vardır, onları düşünmek, onları hatırlamak tefekkür kapısını aralatır insana. Ya tüm kelimelerinizi imdada çağırır; ya da tüm kelimeleri silersiniz lügatinizden. Öyle ki o insanlar size kalbinizin yerini hatırlatırlar. Kalbin bir et parçası olmadığını öğrendiğiniz günü hatırlarsınız. O an kalbiniz güm güm vurmaz da zikre başlar ya… Zikrin ve virdin en derûni hallerini hatırlarsınız bazı insanları düşündüğünüzde.

Bazen, bir mekana girdiğinizde gözünüze takılan her nesne, mekandaki suretler size tefekkürden başka bir şey hatırlatmaz ya…

Öyle kullar vardır ki suretlerine baktığınızda Allah’ı hatırlarsınız ya…

Daha ne diyebilirim ki?!

Fuzuli’yi bir talebe heyecanıyla okuyan dirilikayşe şasa.jpg

‘Ayşe Şasa, yakın dönem Türkiye kültür, siyaset, sinema, tasavvuf, delilik aleminde naif bir iz bırakmış hanımefendidir,’ desem, biliyorum ki hanımefendinin yüreğine dokunmuş, bakışlarına çizik atmış olurum. Safai’yle bir yazışmamız olmuştu. Onun hakkında yazdığımı, daha sonra da kitapta neşrettiğimi bildirdiğimde “Birileri bize övgüler düzüverdiler miydi, "Nerede yanlış yaptık acaba?" diye düşünenlerizdir biz.” diye başlayan bir mail almıştım o naif insandan. Ayşe Şasa da Safai tiynetinde, dünyamızda bir hüzünlü kandil gibi Gültepe’de, kalbimizin üzerinde titreyerek duruyor. Yanıyor. Pişmenin ne demek olduğunu tefekkür ede ede yanıyor orada. Bir kırık kandil gibi, karanlıkta ipil ipil yanan ferli bir çift göz gibi. Maksadım överek bir kulu üzmek, utandırmak değil. Sıradan bir biyografi yazmakta değil. Mevzu şu: Müslümanları özleyen gözler gördüm. Geçmişiyle hesaplaşmış mutmain bir yüz gördüm, geleceğe dair ya da geçmişe dair kelimelerinde dahi sonsuzluğa açılan pencereden bakan uzun boylu, upuzun örüklü saçlarıyla aydınlık bir dünyaya bakan bir kız çocuğu gördüm. Batılılaşma ve doğululaşma arasında kalmak yerine; kalbine dönen bir dervişi gördüm; kelimelerin demir parmaklıklarının dışında, hallerin neye tekabül ettiğini hisseden bir duruş gördüm.

Bazı sohbetler vardır, kelimeler yetmez dili çözmeye

Ağustosta Rapsodi filminde Horoşima mağduru iki kadının, iki kader arkadaşının yaşlılıklarında birbirlerini ziyarete geldikleri bir sahne vardır. Ziyarette akşama kadar mütebessim bakışlarla birbirlerini izlerler. Ayrılık saati geldiğinde ise, giden “Ne güzel sohbet ettik değil mi kardeşim?” diye sorar. Kalan ise “Evet, ne güzel, ne çok sohbet ettik” der. Oysa, bizim gördüğümüz konuşmadan oturan o iki kadın duyamadığımız ne çok şey konuşmuştur! Hal dili…

Ayşe Şasa Hanımefendi ile sohbet ederken içimden bir ses sürekli “dilini sustur!” ikazında bulundu. Umarım iyi susmuşumdur.

Ayşe Şasa Hanımefendi, okuduğu bir yazıyı çok beğenmişse, yazarını bir şekilde arayıp buluyor, yazarı onore ediyor. Öyle ki daha çok da dergilerde yazan, belki da kanat açma denemeleri yapan yeni yazarlara, zeka parıltısı olan, imanı ve kelimeleri kavi olan yazarlara pek dikkat ediyor. Dergi çıkaran arkadaşlara tavsiyem: Ayşe Şasa Hanımefendiye çıkardığınız dergileri gönderin. İnanın dünyanın en iyi okurlarından birine giden derginizin hakkını veren ferli gözleri ve tiril tiril titreyen kalbiyle dokunacak dergilerinize. Ve sanırım her yazıyı sadece gözüyle okuyup beyniyle muhakeme etmiyor; kalbiyle okuyor… Bugüne kadar Müslümanları özleyen çok göz gördüm ama bu denli hasretlik olanını ilk defa gördüm.

Yanan kalp değil; ömrün kefaretidir

Ateşe dokundum. Pişman değilim. Zira, pişen bir kalbin o hüzünlü kokusunu duydum. Müslümanları, hakikati özleyen bir kadının tefekküre ve maveraya açılmış penceresinden baktım dünyaya: Yanmak hiçbir şeymiş!

Kalbini bir kere yakan Leyla idi, Mecnun idi, Kerem idi, Aslı idi, Züleyha idi… Kalbini sayısız kere yakanın sureti ise Allahı özleyen bir suret idi.

Gerisini anlatmayacağım.

Zeki Bulduk, her ziyarette kalbine yaklaşırmış insan, diye düşündü

Yayın Tarihi: 11 Haziran 2011 Cumartesi 13:52 Güncelleme Tarihi: 11 Haziran 2011, 13:53
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sevde Şerbetci
Sevde Şerbetci - 10 yıl Önce

ne kadar doyurucu bir yazı bu ,içimi bir ferahlık kapladı ...

ELİF iLAY
ELİF iLAY - 10 yıl Önce

Yazınızla da olsa Ayşe Şasa'yı manen ziyaret etmiş kadar olduk, sağ olasınız. Kaleme gelmez güzellikler vardır, kaleme gelebildiği kadar adabınca, usulünce yazarsınız, gerisini SUSARSINIZ, sizin yazınızda öyle olmuş,...Teşekkürler...

banner26