banner17

Japonlar Ağustos'ta kimsesizdir!

Bir atom bombam bile yok/ anlıyor musun?/ şu resimlere bak/ ve/ hadi gülümse tüm ateşli, fosforlu, nükleer ve biyolojik silahlarınla…

Japonlar Ağustos'ta kimsesizdir!

Bomba değmiş bir yanağı öpmekJaponlar Ağustos'ta kimsesizdir!

Atom bombasının etkisiyle yüzü yanmış, Nagazaki’nin uzak köylerinde yaşayan bir sevgilin olsaydı, onun yüzünü hasretle öpebilir miydin 1945 yazında, bilmiyorum ey kâri.

Ağustos sıcağı yakıcıdır. Dünyanın yarısından çoğu bu gerçeği bilir. Yürek yangınına da nükleer yangına da benzemez. İnsanı yorar. Hele ki nemli bir bölgede yaşıyorsanız, Ağustos ayların en zalimi dahi olabilir.

Birileri, 1945 Temmuz’unda Meksika’da ilk atom bombası denemelerini yaparken, etkisinin, deney sırasında ortaya çıktığı kadar “yakıcı ve yıkıcı” olacağını tahmin etmemişler. Hatta 6 Ağustos’ta Hiroşima’ya, 9 Ağustos’ta da Nagazaki’ye atom bombalarını bıraktıkları halde, Japon hükümetine, “teslim olmazlarsa bombalamaya devam edeceklerini” bildirmişler. Boşuna denmiyor, “Amerikan kısa tarihi zalimliklerle doludur” diye. Dünyanın en uzun süreli imparatorluklarının yaklaşık iki bin yılda yaptığı mezalimi iki yüz yıldan daha az bir sürede yaparak zulümde de birinci olma telaşındalar.

Japonlar Ağustos'ta kimsesizdir!Efsaneler

Japonya nüfusu Amerika nüfusunun neredeyse yarısı oranındadır. Oysa çalışma grafiğinde Japonlar Amerikalılar’ın beş misli çalışmaktadırlar. Japonlar, sıkış tıkış bindikleri trenlerinde kitap okumaktadırlar. Japonya’da en büyük ev 60 metrekareyi geçmez. Japon yemez, Japon içmez, Japon anaokuluna başlarken Nagazaki ve Hiroşima’da izleri duran atom bombası yıkıntılarına götürülür ve “çalışmazsanız Amerikanlar gelir ve sizi buradaki insanlar gibi yok eder!” diye eğitilir…

Türkiye’de müthiş bir Japon efsanesi furyası vardır. Öyle ki Japonlar karınca gibi hiç durmazlar, ancak emekli olduklarında Ayasofya ve Sultanahmet’i gezerken durup etrafa bakarlar ve ‘Sony’ marka fotoğraf makinalarıyla bizim her gün önünden geçtiğimiz ama bir kere olsun bakmadığımız ecdat yadigârı izlerin fotoğraflarını çekerler. Bu efsane uzar gider. Nesebi belli olmayan bu efsaneler geri kalmışlığımızı, aşağılık kompleksimizi gün yüzüne çıkarmaktan öte gitmez.

Fıkralar

Bir efsane de siyasilerden olsun: Dönemin başbakanı Yıldırım Akbulut Japonya ziyareti sırasında fabrikalara, gökdelenlere, sanayi sitelerine götürülür, hızlı trene bindirilir. İlerleme ve gelişim karşısında şaşıp kalan Yıldırım Akbulut, “Başarınızın sırrı nedir?” diye sorunca, Japon yetkili kısaca 2. Dünya Savaşı’nı ve atom bombalarını anlatır. “O atom bombalarının korkusuyla biz bu kadar ilerledik” diyen yetkiliye Akbulut, “Keşke bize de iki bomba atsalardı!” der. Bunun üzerine Japon amcamız elindeki taşı Yıldırım Akbulut’un başına çalar; “Sizde Çanakkale var ya! Eğer biz Çanakkale Savaşı’nı vermiş olsaydık bu gelişmeyi ve çalışmayı beşe katlardık!” der.Japonlar Ağustos'ta kimsesizdir!

Yukarıda iki efsane, bir fıkra vardır. Ama bombalar efsaneleri değil, reel olanı yok etmek için tasarlanırlar. Kanlı canlı olan insanlar ve insanların ürettiği medeniyet ürünlerini yok etmek için savaşırlar. Bunun en acımasız örneği ise Ağustos sıcağında gökyüzünde bir güneş varken; yakıcı ve daha yakın, ama vicdansız bir güneşi Hiroşima ve Nagazaki üzerine kondurma “hile”sidir.

Savaş tüm hileleriyle sürüyor

Yüzyıllar boyunca “savaş, hiledir!” düsturunu ezberlemiş bir ümmet olarak savaşta en az hileye başvuran ümmet olma özelliğine de sahibiz. Ancak, Japonya’ya yapılan bir hile değil; yok edici ve insanlığın alnına yüzünü kaldıramayacağı bir leke sürme savaşıdır.

Akira Kurosawa, Takeshi Kitano Japonlardan en sevdiğim yönetmenlerdir. Kitano, kamerasını savaş yıllarına çevirmektense aksiyonu tercih ediyor. Sanki Japon gençlerin batıya dönük yüzü gibi. Tokat yemiş gibi bir yüzü var; geçirdiği kazadan sonra yüz mimiklerini kaybetti. Bu, biraz mecaz olarak okunursa eğer, “renk vermeme” olarak da okunabilir. Üzerine Amerikan bayraklı tişört giyen kızların rahatlığında. (Allahtan o kızların yüzsüzlüğünde değil!)

Akira KurosawaKurosawa ise düşünmek ve hafıza-bellek kurmak için eline kamerasını almış, sorgulayan bir yönetmen. “Ağustosta Rapsodi” de bu düşüncenin ürünüdür bir bakıma. Filmdeki bombadan kurtulan ihtiyarların (ki, bomba atıldığında daha çocuk yaşta olan insanlar) bomba dehşetini görmüş ahbaplarıyla konuşmadan saatlerce oturmaları… İşte asıl dert oradadır. Asıl dil ve isyan, dertdaşlık, acıyı paylaşma o suskunlukta yatar. Japon insanının o mülayim ama içine atan yanı da tam o sahnelerde ortaya çıkar. Ölülerinin ardından ağlayıp sızlayan insanlar değil de, ölüme metanetle bakan, kendini yarına hazırlayan insanlar…Japonlar Ağustos'ta kimsesizdir!

Ağustos’ta tüm Japonlar yapayalnızdır

Bir Japon da sever.

Bir Japon da âşık olur.

Bir Japon da tatil yapar.

Bir Japon da televizyon seyreder ve futbol maçı yapabilir.

Ama bir Japon, Ağustos geldiğinde, insansız bir dünyada yaşıyormuşcasına yalnız kalır. Ruhu nükleer basıncın meydana getirdiği kavurucu sıcakta bile üşür. Bu yüzden bomba değen bedenleri yanar, kül olur ama gölgeleri hâlâ oturdukları merdivende serince durur ve bize sessizce bir soru sorar: Ağustos sıcağında neden beni unuttun ey insan?!

Bizler, ellerimizde kağıtlar, origami sanatını biliyormuşçasına turna kuşları yapmaya çalışırken dünyanın fesat bulaşmış topraklarında atom bombasından daha kuvvetli bombalar yapılmaya devam ediyor. Elinde atom bombası olan ülkeler korunuyor ve kollanıyor. Bizler ekranlarda, perdelerde, fotoğraf karelerinde atom bombasının yakıcı ve yıkıcılığını izliyoruz. İzlediğimiz materyaller dahi fesat ülkelerinden geliyor.

Japonlar Ağustos'ta kimsesizdir!Biz bir ölümü seyredip, kemikleri dahi yok olmuş bir Japon’a hayretle bakarken Nagazaki’nin uzak bir köyünde bir kadın usul usul ölüyor yanık yüzünü hiçbir erkek öpmeden.

Bize efsaneler, fıkralar, kompleksli Japonya karşılaştırmaları; Allah’ın Japonlar’ına ise Ağustos sıcağında ölmek düştü.

Ağustos’ta her Japon, istese de istemese de, bir kere harakiri yapar tüm insanların gözlerinin içine baka baka. Biz Japon markalı arabalara, beyaz eşyalara, bilgisayar ve cep telefonlarına bakmaktan göremeyiz o yedi yaşında ölen kızın son bakıştaki aşkını, Allah’ın hediyesi olan hayatın elinden nasıl alındığını…

 

Zeki Bulduk, Ramazan-ı Şerif’te bir eliyle orucu, diğer eliyle Nagazakili ölüleri tutmak dileğiyle yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Ağustos 2010, 18:12
YORUM EKLE
YORUMLAR
...
... - 8 yıl Önce

Allah o iki elinizi de bırakmasın Zeki abi...

banner8

banner19

banner20