İz Bırakan Afrikalı Liderler: Nelson Mandela

Nelson Mandela, önüne yığılan tüm engellere karşın yılmadan, usanmadan büyük bir azim ve kararlıkla ülkesindeki ırk ayrımcılığına dayalı Apartheid rejimini yıkarak dünyanın her köşesinde özgürlük ve eşitlik adına mücadele veren tüm yoldaşlarına bir ilham ve güç kaynağı olmuştur. İmam Hissein Alio yazdı.

İz Bırakan Afrikalı Liderler: Nelson Mandela

Dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi Türkiye’deki birçok insanın da gerek Afrika ve gerekse Afrika insanı hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığını söylemek herhâlde hatalı bir tespit olmaz. Afrika'yı bildiklerini iddia edenlerin bilgilerinin birçoğu da günümüzdeki medya organlarından duyduklarından ibarettir. Bu da elbette ki, elde edilen bilginin yeterli olduğu anlamına gelmediği gibi, doğru olduğu anlamına da gelmez.

Ne yazık ki günümüzde birçok kitle iletişim aracının, kasıtlı olsun veya olmasın, Afrika'nın bazı bölgelerinde yaşanan gelişmeleri göz ardı edip tüm Afrika’yı sadece bir açlık ve sefaletin barınağı olarak görmesi ve bu imajı insanlara yansıtmaya çalışması çok üzücü bir durum. Afrika'daki bazı ülkelerin, gerek siyasi gerek ekonomik ve gerekse sosyal anlamda bir dizi sorunlarla yüzleştiği bir gerçek; ancak Afrika'yı bir bütün olarak ele alınırken kıtanın bazı kesimlerinde kaydedilegelen pozitif gelişmelerin de hesaba katılması gerektiğini düşünüyorum. Tabii ki burada istenilen, Afrika’nın sorunlarının masaya yatırılmaması yahut eleştirilmemesi değil; bilakis bu yaklaşımın, meselelerin çözüme kavuşturulması açısından son derece önemli olduğu tartışılmaz. Yalnız burada Afrika’nın sadece bir açıdan görülmesi kabul edilebilir bir durum değildir.

Aslanlar kendi hikâyelerini yazmadıkça…

Öte yandan, Afrikalıların kendi hikâyelerini sadece Müslümanlarla değil, bütün dünya ile yeterince paylaşmamalarının, kıtanın kötü bir imaj kazanmasında etkili olduğu da söylenebilir. Şöyle ki; Afrika ile ilgili olarak günümüze kadar yapılagelen akademik çalışmalara bakıldığında, bu çalışmaların büyük çoğunluğunun yabancı (Batılı) kaynaklara dayandığını ve dolayısıyla Afrika’nın gerçeklerini kısmen veya bazen büyük ölçüde yansıtmadığını görmek mümkündür. Yüzyıllar önce Afrika halklarını köle yapıp, sahip oldukları tüm zenginliklerini yağmalayıp, onları yokluğa mahkûm eden Batı’nın, Afrika’ya hep kâr duygusuyla yaklaştığı gerçeği gün ışığı gibi ortadadır. Aliya İzzetbegoviç’in, “bunu hiç unutma evlat. Batı hiç bir zaman uygar olmamıştır. Ve bugünkü refahını devam edegelen sömürgeciliğine, döktüğü kana, akıttığı gözyaşına ve çektirdiği acılara borçludur” sözü, bu konuda ne kadar da manidardır. Dolayısıyla meseleye bu açıdan bakıldığında, Batı’nın Afrika’ya bir iyilik yapmasını beklemek de hayalcilikten öte geçmemektedir. Bir başka ifadeyle, seneler önce Afrika’da işlediği bunca suçlara rağmen Batı’nın Afrika’ya yönelik yaptığı ve yapmakta olduğu söz konusu akademik çalışmalarla Afrika halkına bir iyilik yaptığını öne sürmek, Batı’nın geçmişte yazdığı kirli tarihi örtbas etmekten başka bir şey değildir.

Afrika’da bir söz var: “Aslanlar kendi hikâyelerini yazmadıkça, avcıların hikâyelerini dinlemek zorundayız.” Yani Afrikalılar kendi tarihlerini kendi elleriyle yazmadığı sürece, tarihleri, başkaları tarafından farklı şekillerde anlatılmaya devam edilecektir. Ancak Afrikalı olarak, bu üzücü tablo karşısında, kendi tarihimizi, kültürümüzü ve geçmişimizi öğrenip dünyaya aktarmaya her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğunu unutmamalıyız. Velhasıl, yıllardır insanların zihinlerine yerleştirilen "hep vahşi, fakir, bozuk, eğitimsiz, demokratik olmayan ve her zaman savaşlar yaşayan Afrika" tasavvurunu yok edip, Afrika’yı güzellikleriyle, sorunlarıyla, her şeyiyle insanlara sunmak için önce Afrikalı entelektüellerin, kendi hikâyelerini ve dünya görüşlerini kendi perspektiflerinden anlatıp bunu tüm dünyaya duyurması gerek.

İşte bu yüzdendir ki, “İz Bırakan Afrikalı Liderler” başlığı altında bir seri yazı yazma gereği duydum. Afrika’nın özellikle ihmal edilen gerçeklerini ortaya koymak üzere yapmaya planladığımız bu yazılarda kıtanın gelmiş geçmiş en önemli liderleri üzerinde durmaya çalışacağım. Böylece, bir yandan bu liderleri yakından tanıma fırsatını bulurken diğer yandan da Afrika’nın tarihini de analize etmiş oluruz. Söz konusu liderler her ne kadar farklı dine yahut ideolojiye mensup olsalar da, her biri Afrika halklarının çıkarları için kıyasıya mücadele vermiş kimselerdir. Onlar, kendi dönemlerindeki insanlar için birer örnek teşkil ettikleri gibi günümüzde de birçok Afrikalı için ilham kaynağı olmaya devam etmektedirler. Başka bir deyişle, umulan odur ki bu çalışma, Afrikalı liderlerin hayat hikâyeleri ile ideolojilerini gözler önüne sermenin yanında ve ötesinde, bu liderlerin Afrika'ya olan katkılarını değerli okuyuculara aktararak Afrika'nın doğru anlaşılması yolunda bir ufuk açıcı olsun.

Büyük bir şevkle yolculuğuna başlayacağımız bu yazı dizisinde ilk ele alacağımız şahsiyet ise Güney Afrika ulusunun babası, insan haklarının yılmaz mücadelecisi, barış ve özgürlüğün simgesi Nelson Mandela’dır. 

Siyasi mücadelesi boyunca dine hep mesafeli yaklaşmıştı

Mandela’nın Hristiyanlığa mensup olduğu bilinmekle birlikte, Hristiyanlığın hangi mezhebine bağlı olduğu ise tartışılmalıdır. Bir gruba göre ilk eşi, kız kardeşi ve birçok akrabaları gibi bir Yehova şahidi iken, bir diğer gruba göre de bir metodist idi. Mezhepsel bağlılığı konusunda öne sürülen söz konusu ikinci görüşün baskın olduğu gerçeği bir tarafa -ki kendisinin ilk eğitime Healdtown Methodist Okulu’nda başladığı biliniyor-, Mandela’nın mezhepsel kimliğinin tam olarak tespit edilmemesinde, kendisinin dine karşı ortaya koyduğu taırın büyük rol oynadığı söylenebilir. Dini, insanları bölen bir unsur olarak gören Mandela, siyasi mücadelesi boyunca dine hep mesafeli yaklaşmıştı.

Siyasi görüş olarak Mandela, ulusal kurtuluşçu, hümanist ve demokrat sosyalist bir liderdir. Onun mücadele süreci boyunca, siyahilere yapılan ırkçılığa karşı eşitlik ve özgürlüğü savunduğunu ve hayatını bu uğurda feda ettiğini, Rivonia davasında mahkeme kürsüsünden yapmış olduğu açıklamadan anlamak mümkündür. Zira o zalim hükümete söyle seslenmişti: “Bu, kendi dertleri ve deneyimlerinden esinlenen Afrikalıların savaşımı, yaşama hakkı için verilen bir savaşım. Ben, herkesin uyum içinde yaşadığı, eşit fırsatlara sahip olduğu demokratik ve özgür bir toplum idealini savunuyorum. Bu, uğruna yaşayacağım ve başarıya ulaşacağını umduğum bir ideal ve gerekirse bu ideal için ölmeye de hazırım.”

Mandela, ülkede bir sosyal dönüşüm sağlamak üzere harekete geçmişti

Halkının eşitliği için bulduğu her fırsatı değerlendiren Nelson Mandela, Güney Afrika’nın başkanlığını yaptığı dönemde gerçekleşen 1995 Rugby Dünya Kupası’nda bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymuştu. Ünlü "Invictus" filminde de yer aldığı gibi bu olaydan evvel ülkedeki siyahiler, Güney Afrika’yı temsil eden rugby takımı sırf beyazlardan oluştuğu için maçlarda karşı takımı tutuyorlardı. Aynı şekilde beyazlar da siyahlardan oluşan millî futbol takımını desteklemeleri yerine karşıdaki rakibi desteklemeyi tercih ediyorlardı. Böylece futbol siyahların, rugby ise beyazlarındı. Fakat Mandela’nın nazarında Güney Afrika ikisinin de ülkesiydi. İşte böyle bir zamanda Mandela, söz konusu rugby kupasının finalinde ülkesinin millî formasını giyerek sahaya indi ve halkının kalbine şöyle hitap etmişti: "Gökkuşağı ulusu burada başlıyor. Barışma burada başlıyor. Bağışlayıcılık burada başlıyor!" İşte o günden sonra Güney Afrika bu iki sporun ülkesi olmuştu. Kendisi de, sporseverlerin gözünde ülkesini spor ile birleştiren lider olarak tanınmıştır.

Görüldüğü gibi siyasal mücadeleyi kazandıktan sonra Mandela, ülkede bir sosyal dönüşüm sağlamak üzere harekete geçmişti. Çünkü sosyal dönüşüm, politik devrimin tamamlanması için gerekli bir tahavvül (değişme) olmasının ötesinde, ırkçılık belasıyla senelerce boğuşan Güney Afrika toplumu için her şeyden önce gelmeliydi. Çünkü siyasi devrimin gerçekleştiği bir yerde, sosyal devrim yapılmadığı takdirde, geçmişte kötü olarak algılanan ve değişimi istenilen sosyal yapıya yenik düşüldüğü anlamına gelir ve bu bağlamda yapılan siyasi dönüşümün anlamı kalmaz. Mandela’nın bu yaklaşımı, özellikle çeşitli etnik gruplara sahip Afrika ülkeleri için canlı bir örnek olmalıdır bence. Başka bir ifadeyle, toplumdaki ırk, inanç ve düşünce farklılıklarını bir çatışma bahanesi değil, bir kaynaşma ve barışma unsuru olarak görmek gerek. Hepimizin de yakından tanık olduğu üzere, günümüzde yalnızca Afrika’da değil, dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşanan her türlü kargaşa, huzursuzluk ve zulmün ana müsebbibi hep bu farklılıklar olmuştu. Çünkü etnik farklılık veya düşünce farklılığı, iyi kullanıldığında zenginlik, kötü kullanıldığında da tehlikeye yol açan çift yönlü bir silah gibidir.

Buna ek olarak, büyük barış mimarının söz konusu Rugby Dünya Kupası finalinde sahaya indiği maçta, bizlere barışmanın ve affetmenin birlik ve beraberlik için ne kadar önemli olduğuna halkına yaptığı konuşmayla dikkat çektiği gibi, millî rugby takımının formasını giymesiyle de bunu fiilen göstermiş oldu. Zaten Mandela’yı Mandela yapan da bu değil miydi? Bağışlamak... Düşmanlarından çektiği bunca acılardan sonra onları affetmek ancak büyük akıl sahiplerinin yapabileceği bir iştir. Mandela’nın bu duruşunu günümüzde hangi siyasi lider sergileyebilir ki? Üstelik halkı buna razı değilken... İstisnai bir durum. Ama o, bazı siyahlar tarafından kendisine uygulanan bütün baskılara karşın tutumundan taviz vermedi ve ülkesini muhakkak bir savaştan kurtardı. Kendisine eleştiri yöneltenlere de “Biz affediyoruz fakat unutmuyoruz” diyerek susturmuştur. Mandela’nın bu olgun duruşu olmasaydı, belki de Güney Afrika, diğer Afrika ülkeleri gibi iç savaşlarla boğuşan bir ülke olacaktı. Ancak o, sahip olduğu siyasi dehası ve öngörüsü sayesinde ülkesini en zor imtihandan geçirerek selamete kavuşturmuştu.

Güney Afrikalıların imkânsız gözüyle baktığı şeyleri başardı

Mandela’nın siyasi mücadelesi boyunca kaydettiği en büyük başarı ise azınlık olan beyazların (nüfusun %9,4) 1948’de kurduğu ve 1958 yılı itibariyle de yasalarla desteklediği ırkçı sistem olan Apartheid’i yıkmasıdır. Sözcük anlamı itibarıyla “ayrılık” manasına gelen bu rejim, 1948–1994 yılları arasında halkın büyük çoğunluğunu (%79,2) teşkil eden siyahi nüfusa kaşı Ulusal Parti hükümeti tarafından uygulanmıştır. Sistemin sürdüğü kırk altı sene zarfında beyaz azınlık dışında kalanların devletin sağladığı sağlık, eğitim ve benzerlerinden daha az yararlanmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte, süreç boyunca rejime karşı birçok anti-Apartheid hareketi oluşturulmuş ve nihayet 1994 yılında Mandela’nın iktidara gelmesiyle sistem tamamen sona ermiştir. Bu kapsamda, ırkçılığı destekleyen yasalar yerine eşitlik, demokratik ve özgürlük değerlerini esas alan yeni anayasalar oluşturulmuştu.

Mandela’nın ibret dolu hayat hikâyesinden alınacak bir başka ders ise şudur: O, bazen hayatta zor gördüğümüz her şeyin azim ve kararlılıkla aşılabileceğini, hapisten sonraki mücadelesinde de bize göstermişti. Hapiste yirmi yedi sene yatmıştı. İhtiyarlamıştı da. Kendi akranları gibi yetmiş beş yaşına geldikten sonra siyasetten çekilip ömrünün geri kalan kısmını ailesiyle yahut torunlarıyla geçirebilirdi. Hem de çok iyi bir hayat yaşayabilirdi, çektiği bunca acılardan sonra… Fakat o bunu yapmadı, inandığı davası için, halkı için onurlu mücadelesini sürdürmüştü ve sonunda büyük işler başarmıştı. İlk olarak muhalefet liderliğinden devlet başkanlığına yükselmişti, ardından farklı ırklardan oluşan bir ulus kurmuştu. Kendi ifadesiyle, bir gökkuşağı ulusu. İşte bütün bunlar bir Güney Afrikalı’nın imkânsız gözüyle baktığı şeylerdi.

Mandela’nın günümüzdeki Afrika liderleri kadar dünyanın birçok lideri için bir diğer ibretlik yanı da, koltuk için değil, milletinin çıkarları için çalışan bir lider olmasıdır. 1999’da uzun soluklu siyasi hayatına son veren Mandela, ikinci dönem devlet başkanlığı seçimi için kendi adaylığını koyabilecekken iktidar koltuğuna yapışmayarak yerini kendisinden daha yetkin düşündüğü yöneticilere bırakmıştı. Evet, en güçlü olduğu dönemde siyasetten ayrılmıştı ama halkına hizmet etmekten vazgeçmedi. İlerleyen yaşına karşın ülkedeki toplumsal sorunlarla (AIDS gibi hastalıklar, vs.) baş etmek üzere çeşitli toplumsal faaliyetlerde bulunmuştu.

Siyah Ekonomik Güçlendirme Programı (SEGP)

Tüm bunların yanında, Güney Afrika ile ilgili olarak üzerinde durulması gereken en önemli husus şudur ki, Mandela’nın iktidara geçmesiyle ülkedeki siyahilerin, siyasi haklarının büyük çoğunluğunu elde etmelerine rağmen ekonomik anlamda beyazlara göre daha çok geride kaldıklarını ve hatta beyazlara bağımlı olduklarını itiraf etmek gerekir ki siyahilerin siyasi bağımsızlıklarından bu yana karşı karşıya geldiği temel sorunlardandır bu. Sosyalist ideolojiye sahip olan ve aynı zamanda siyahların özgürlüğünü ve eşitliğini savunan Afrika Ulusal Kongresi Partisi’nin 1994’te iktidar olmasından hemen sonra, Apartheid rejimi mağdurları olan siyahların (“Siyah” kavramıyla, sadece Afrikalıları değil, aynı zamanda Hintlileri, melezleri, Çin kökenliler ile her türlü etnik kökenden olan kadın, genç ve engelliler ile kırsal bölgelerde yaşayan tüm dezavantajlı insanların kastedildiği bilinmelidir.) ekonomik durumunu iyileştirme amacıyla “Siyah Ekonomik Güçlendirme Programı” adı altında bir çalışma başlatmıştı.

Ancak, program dâhilinde bugüne kadar yapılan çalışmalarda, alt yapı hizmetlerine erişim, eğitim ve yoksulluk gibi alanlarda önemli gelişmelere imza atıldığı söylense de, günümüzdeki siyahilerin ekonomik durumunu göz önünde bulundurduğumuzda programın başlangıçta belirlemiş olduğu hedefe ulaşması için daha uzun bir mesafe kat etmesi gerektiğini iddia etmek mümkündür. Şöyle ki, 2013 yılında yürütülen bir çalışmada ülkedeki işgücüne katılmama oranı %44 iken, söz konusu rakamın %83,4’ünü sadece siyahlar oluşturmuştur. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, söz konusu proje ile ilgili olarak bugüne kadar yapılan akademik çalışmalar incelendiğinde benzer sonuçlara ulaşıldığı görülmektedir. İşte bütün bunlar gösteriyor ki, ülkedeki siyah nüfusun büyük bir çoğunluğunun hâlâ ekonomik olarak dışlanıyor ve dolayısıyla on seneyi aşkındır uygulanagelen Siyah Ekonomik Güçlendirme Programı büyük ölçüde işe yaramamıştır.

Hal böyle iken, programının etkili olmamasında ülkedeki ekonomik yapının kendisinin sorunlu olması, aşırı eşitsizliğin yanında dezavantajlı kesimlerin kitlesel büyüklüğü ile AİDS hastalığı gibi birçok faktörün etkili olması söylenmekle birlikte, devletin özellikle lokal ekonomi üzerinde tam söz sahibi olmaması, programın önünde duran en büyük engel olsa gerek. Kapitalist sistemde malum olduğu üzere ekonomiyi elinde tutan devletler değil, kapitalistler veya bireylerdir. O yüzden kapitalist devletler piyasayı yahut ekonomiyi istedikleri gibi kontrol edemezler. Aynı şekilde Güney Afrika’da da sermayeyi elinde tutan ülkedeki beyazlardır. Zira konu ile ilgili olarak yapılan çalışmalara bakıldığında, ülkede çoğunluk teşkil eden siyahiler siyasi pozisyonların %70’ine sahip olurken, azınlık olan beyaz nüfus ise lokal ekonominin %85’ini elinde tutuyor. Yine, 2008’de yapılan bir çalışma; siyahların %57’i alt yoksulluk seviyesinde, %76,6’sı yoksulluk seviyesinde iken, beyazların ise sadece %1,5’i alt yoksulluk seviyesinde, %6,7’si de yoksulluk seviyesinde olduğuna işaret ediyor. Dolayısıyla rahatlıkla şunu söyleyebiliriz ki, ülkede yaşanan siyasi dönüşüme rağmen ekonominin büyük bir kısmı hâlâ beyazların elinde bulunmaktadır. Binaenaleyh, siyahilerin ekonomik durumunu iyileştirme projesi kapsamında yapılması gereken çok fazla iş olduğu kabul edilmelidir.

Bir ilham ve güç kaynağı: Nelson Mandela

Velhasıl kelam, Güney Afrika'daki halkın büyük çoğunluğunu teşkil etmesine rağmen senelerce insan haklarından yoksun bırakılmış siyahilerin çıkarları için kendi canını göze alan, insan haklarının yılmaz savunucusu ve modern Güney Afrika ulusunun babası Nelson Mandela, önüne yığılan tüm engellere karşın yılmadan, usanmadan büyük bir azim ve kararlıkla ülkesindeki ırk ayrımcılığına dayalı Apartheid rejimini yıkarak dünyanın her köşesinde özgürlük ve eşitlik adına mücadele veren tüm yoldaşlarına bir ilham ve güç kaynağı olmuştur. Diğer taraftan, Mandela, yaşamı boyunca sergilemiş olduğu barışçıl mücadele yöntemi, azim ve kararlılığı, affediciliği ve milletine olan hizmetkârlığı ile Afrika halklarının olduğu kadar tüm dünya uluslarının ortak hafızasında her daim canlı kalacaktır.

İmam Hissein Alio

Yayın Tarihi: 05 Aralık 2020 Cumartesi 10:30 Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2020, 10:08
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Sheriff Haidara
Sheriff Haidara - 7 ay Önce

Allah razı olsun bu güzel yazı için abi.

banner26