“İstanbul’da Bir Dolunay” Orhan Okay Hocamız

"Şimdi düşünüyorum da güzel insanlardan bahsetmenin, onlara dair eserlerle meşgul olmanın özel bir zevki var. Onları çoğaltan gençlerimizin, nasıl gönüllü ve şevkli çalıştığını hatırlayınca, “Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar” hadisi şerifindeki hakikatin tecelli ettiği anlaşılıyor." Orhan Alimoğlu yazdı.

“İstanbul’da Bir Dolunay” Orhan Okay Hocamız

Necmettin Turinay’ın Üç İsim Dört Mevsim kitabının Orhan Okay’a dair bölümüne koyduğu “İstanbul’da Bir Dolunay” başlığını okuyunca gönlümüzde çok latif duygu ve düşünceler ihtizaza geçti.

Orhan Okay hocamıza karşı ziyade muhabbetimiz vardı. Bunun sebep ve kaynaklarını düşününce hatıralar sökün etti. Elbistan’da çalışırken Öğretmenevi binası bünyesinde M.E.B. kitapları satış yeri açılmıştı. Elbistan büyük ve okuyanı çok bir kaza idi. Orada M.E.B. yayını olan Batı Medeniyeti Karşısında Ahmed Midhat Efendi kitabı dikkatimizi çekmişti. Kitabın adı bile ziyadesiyle düşündürücü ve uyandırıcı idi.

Ahmed Midhat Efendi, hezarfen mütebahhir bir Osmanlı münevveridir. Batı yani Avrupa medeniyetinin röntgenini çekmişti. Kendisi Ahmed Cevdet Paşa’yla da muasır ve münasebattar idi.        Batı medeniyetini teşrih masasına yatırmıştı. Kitabın içindekiler bölümüne bakmak çok fikir veriyordu. Bölüm başlıkları bile çok şey söylüyordu. O sebeple pek çok öğretmen ve talebeye o kitap hem tavsiye hem de hediye edilmişti.

2011 yılında bir kadirşinas talebesi, hoca hakkında bir açık mektup yayınlamış bir “bütün”ve “insanı kâmil hoca” nasıl oluru edibane tasvir ve takdim etmişti. O mektup da pek çok meraklı ve kabiliyetli insana fotokopi yapılıp ulaştırmıştı.

Şimdi düşünüyorum da güzel insanlardan bahsetmenin, onlara dair eserlerle meşgul olmanın özel bir zevki var. Onları çoğaltan gençlerimizin, nasıl gönüllü ve şevkli çalıştığını hatırlayınca, “Salihlerin anıldığı yere rahmet yağar” hadisi şerifindeki hakikatin tecelli ettiği anlaşılıyor. O münasebetle mektubun müellifi Prof. Dr. Turan KARATAŞ hocamızla da dostluğumuz derinleşmiş olduydu. Mektubun ilk paragrafı ve son cümlesi şöyledir:

“Muhterem büyüğüm,

Bu perişan satırlarla huzurunuzda olmayı, bir hadsizlik addetmeyiniz. Bu mektup, en yalın ifadeyle bir vefa, bir gönül borcudur. Benim neslim, ama daha çok da bizden önceki nesil sizin "parmaklarınızdan süt içti". Diyebilirim ki, insanı, yaşamayı, mücadeleyi sizin şiirlerinizle daha manalı ifadelere kavuşturduk. Kelimelerinizle taze bir nefes, yeni bir söz oldunuz bize. Manidar ve sarsıcı deyişlerinizle delikanlılık kirlerinden yunduk arındık. Piştiğiniz çile kazanında bizi de kaynattınız kabiliyetimizce. Gençlik telaşımızı derleyip toparlayan sizdiniz. Hayal ufuklarımıza rengârenk ışıklar düşüren de. O kapkara günlerde "kaldırımların emzirdiği çocuk"ken her birimiz, "kaldırımların kara sevdalı eşi"yken ruhumuz, bir şey söylediniz bize, "her şeyi tutan bir şey". İçimizde bakırçalığı bir ümitsizlikle yaşayıp dururken, yanıbaşımızda gümüş aydınlığında bir umudun da var olduğunu haber verdiniz. Bizi, eşyanın dilini bilmeye, kâinatın sırrını anlamaya çağırdınız. İçimize bakmayı, ruhumuza eğilmeyi öğütlediniz. "Söndürün lambaları, uzaklara gideyim;/ Nurdan bir şehir gibi ruhumu seyredeyim" diyerek karanlık bölgemize çerağ tutmayı öğrettiniz. Hasılı, tek başına bir okul oldunuz; bize, mektebinizin nurlu pencerelerinden ışık düşürdünüz. Bu kadar hakkın küçücük bir şükrânesi kabul edin bu mektubu.

Ellerinizden öperim. Manevi evladınız Turan Karataş.

Orhan Okay Hoca merhumun ilk okuduğum kitabı Silik Fotoğraflar olmalı. Kitap bitince silik değil, hocanın kalemiyle adeta canlanmış fotoğraflar intibaı uyandırıyordu. Aynı ekolden merhum Âmil Çelebioğlu için yazdığı Mersiyede;

 “Can verirmiş mürde lafza san dem-i Îsâ imiş

Tâlibân-ı ilm için yollar açan âsâ imiş

Darda kalmış fülk-i câna gönlü bir mersa imiş “

diyen Nejat Sefercioğlu hoca, adeta aynı meşrepten bir kuvvetli damarı tasvir ediyordu. Orhan Hoca’yı okurken de öyle oluyordu. Tanıdığı birçok kutlu zevatı nasıl da kolay ve güzel anlatıveriyordu.

Daha sonra hayr’ül haleflerinden, Yılmaz Daşçıoğlu, Hüseyin Yorulmaz, Alim Kahraman, Sait Başer hocalarla da aşina olduk. Orhan Hoca’nın çelebi, mütevazi tavrı, usanmak bilmez çalışkanlığı onlara da sirayet etmişti.

Necmettin Turinay kitabında “Ya Orhan Hoca! Behice (Kaplan) hanımın Erzurumlular’ın meşhur İstanbullu hocası!  Tabii ki Orhan Hoca’yı İstanbul Türkolojisi’nin koridorlarından hatırlamam mümkün değil. Gelir gider miydi Kaplan’ın veya diğer hocalarının yanına? Hiç bilmiyorum. Zaten onun adı geçmezdi hocalarla asistanlarla yaptığımız sohbetler arasında. Dolayısıyla Orhan Okay adı benden anlamını en geç bulmuş isimdir dersem, yanlış olmaz sanırım. Ancak ne olduysa oldu kırklı yaş civarında doktora yapma arzusu nüksetti bende. Karşıma ilk çıkan fırsat da Erzurum… Meğer ben Erzurum’a değil de Orhan Hocaya gitmiyor mu imişim? Dolayısıyla 1980 başlarından hocanın vefat ettiği Ocak 2017 ye kadar sürüp giden bir ilişkiler ağı daha!”

Merhum Fethi Gemuhluoğlu ağabey “Adam, adam gölgesinde yetişir” dermiş. Her ustanın bir ustası her hocanın bir üstadı, her kemâl sahibinin bir mürşidi olur derler. Onlar da talip olanları Hz. Resulullah’a ulaştırınca, artık cümle âlem aşina olurmuş. Orhan Okay Hocamızın da talebelik zamanında üniversite talebesiyle ilgilenen Kazanlı Abdülaziz Bekkine Hazretleri’yle tanışıp sohbetlerine müdavim olduğunu öğreniyoruz. Alim Kahraman’ın Tanıdığım Orhan Okay (Büyüyenay Yay.) kitabında, konu şöyle anlatılır:

“1946-Nurettin Topçu’yu önce bir yazısıyla (“Vatandaş Ahlakı”) sonra Kapalıçarşı’da Serezli Hasip Efendi’nin Cuma hutbesini okuduğu merdivenli mescitte yüz yüze tanır (27 Aralık 1946) Hareket’in 1939-1942 dönemi sayılarını (12 sayı) bulup okur. Bir keresinde Hasip Efendi’nin Mahmutpaşa civarındaki evine gider.

Nuri amcasının oğlu Hasan, bir Cuma günü Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii’ne götürür ve o zaman orada imam olan Abdülaziz Efendi’ye tanıtır. Okay, Efendi’nin elini öper. O da “Koca Molla” diyerek sırtını okşar. Nuri amcasıyla Abdülaziz Efendi çocukluk arkadaşıdır. Aynı dükkânda çıraklık yapmışlardır. Orhan Okay, Hocaefendi’nin ölümüne kadar ziyaretlerini sürdürür. Yalnız olduklarında, Abdülaziz Efendi’ye roman okur. İki romanı böylece okuyup bitirirler.

Cuma günleri Çivicizâde Mescidi’ne giderler. Abdülaziz Efendi’nin kaldığı arkadaki meşruta bahçesinde bir incir ağacı vardır, orada oturulur. O, zahiren bir mahalle imamıdır. Fakat ötesi de vardır. Bir süre sonra bu Cuma sonrası sohbetlerine çok farklı insanlar gelmeye başlar: Nurettin Topçu, Sadettin Buluç, Faruk Kadri Timurtaş, Necmettin Erbakan… Sohbet sonrasında oradan büyük bir gönül zenginliğiyle ayrılırlar.”

1951-52 de Celal Hoca’nın evinde yaptığı özel derslerinden birine katılarak (ders İlhan Ayverdi Hanım için açılmıştır) Arapça öğrenir. Fakültede 1. sınıftadır. 1951 yazında açılacak okula bina ve öğretmen temini için İstanbul’u neredeyse karış karış gezen hocanın yanından ayrılmaz. Artık 70 yaşına yaklaşmış olan hocanın adeta “bastonu” olur.

Hasan Basri Çantay’ı derneklerdeki bazı konuşmaları ile tanır. Bir keresinde de 1950 yılların başında, oturduğu Malta taraflarındaki bir apartman dairesinde Nurettin Topçu’yla ziyaretine gider.  O gün Basri Bey, Birinci Büyük Millet Meclisi’ne dair çok dikkat çekici bazı hatırlarını anlatır.

Abdülaziz Bekkine Hz. gibi müstağni bir mürşid ve Celal Hoca, H.Basri Çantay, Nurettin Topçu gibi deryaları erken tanıyan Orhan Okay Hoca elbette “İstanbul’da Bir Dolunay” olur. Merhum Topçu ile münasebetlerini müstakil bir yazı mevzuu yapmak icab eder. Eylül 2015 yılında hocanın yayınladığı “Anadolu’da Hatıralarla Nurettin Topçu’nun Mektupları” okuyabilene zevk ve şevk verir.

Hocanın vefatı üzerine, 18 Ocak 2017’de bir yazı hazırlayan muhibbanından Fatma Barbarosoğlu, bizzat şahit olduğu cenaze merasimini şöyle anlatır;

“Fatih Camii'nin avlusunda Türkiye'nin dört bir tarafından sadece cenaze namazı için gelmiş öğrencilerini gördüm. Hoca önlerde bir yerdeydi ama musalla taşının üstünde değil de yol göstermeye hazır mihmandar gibi. Sanki biraz sonra yürüyüşe çıkılacaktı. Yıllardır birbirini görmeyenler ayaküstü hasret gideriyordu.
Cenaze namazı için bekleyen kalabalığa bakarken Belkıs İbrahimhakkıoğlu'nun hocanın Nurettin Albayrak'ın ölümüne dayanamadığını söyleyen cümlesi kalbime aktı gitti. “O benim yol arkadaşımdı...” diyerek öğrencisinin ölümünden duyduğu elem ile kavrulup kalmak, ancak şefkat ehline nasip olurdu. Hocanın zarafetinin mayası şefkat idi”.

26 Ocak 1931 de dâr-ı fenaya, 13 Ocak 2017 de dâr-ı bekâya teşrif eden bu aziz hocamız, Topkapı Çamlık Mezarlığı’nda babası Yaşar Salih Beyin üzerine defnedilir.

Başta Orhan Okay Hocamız olmak üzere ism-i şerifi geçen merhum üstadlarımıza rahmet ve mağfiret niyaz eder, hayatta olanlara da minnet ve şükranlarımızı sunarız.

Orhan Alimoğlu

Yayın Tarihi: 19 Ocak 2023 Perşembe 13:00 Güncelleme Tarihi: 20 Ocak 2023, 06:58
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Şahin
Ahmet Şahin - 2 hafta Önce

Sayın Valim,
Bizim kültürümüzde maalesef yazı konusu hep ihmal edile gelmiştir. Bu vesileyle sizin gibi entellektüel birikimi yüksek insanların, birikimlerini yazıya dökmeleri çok önemli bir hadisedir.

Satırlarınınızı okuyunca insanın ruhu tazeleniyor.

Elinize, emeğinize, birikiminize sağlık. Ne iyi ettiniz de yazdınız…

banner19

banner36