İslam Sanatı ve Tasavvuf Alanında En Önemli Figürlerden Biri Titus Burckhardt

Titus Burckhardt’ı İslam sanatı üzerine araştırma yapmaya ve hayatını adamaya sebep olan şey, Güzellik’i konu alan sanatın tüm kültürlerde ortak olan ve bu yüzden de evrensel denebilecek olan birtakım manevi gerçekliklere işaret etmesidir. Burckhardt, bu gerçekliklere sadece İslam ve diğer dinî sanatların 'dilleri'ni incelemekle ulaşmamıştır; Kur’ân-ı Kerîm ile iç içe bir hayat yaşaması kadar, büyük sufilerin hayatı ve kelâm-ı kibarları da onun bu gerçekliğe ulaşmasına yardımcı olmuştur. Dilara Yabul yazdı.

İslam Sanatı ve Tasavvuf Alanında En Önemli Figürlerden Biri Titus Burckhardt

Perennial felsefeyi, kısaca, tüm dünya kültürleri ve dinlerinde ortak bir metafizik hakikatin bulunduğuna dair duyulan inanç olarak tanımlayabiliriz. Bu düşünceyi paylaşan sûfi-gelenekselci ekolün en önemli isimleri, Türkçeye de pek çok kitapları çevrilen ve severek okunmakta olan René Guénon, Frithjof Schuon, Martin Lings, Seyyid Hüseyin Nasr ve Titus Burkchardt’tır. Bu ekolün temsilcilerine göre, dinler arasında gördüğümüz zahirî farklar kültürlerin farklı olmasından kaynaklıdır, yoksa hepsinin zemini ve işaret ettiği hakikat aynıdır.

Teknik gelişmeye ve ilerlemeye odaklanan modern Batı medeniyeti, seküler olana vurgusu sebebiyle bu hakikatten sapmayı ifade etmektedir ve modern dünyanın krizinin esas merkezinde yer almaktadır. Gelenekselci ekole mensup kişiler, evrensel hakikatin üzerindeki perdeyi kaldırmak için sanat ve din dilindeki sembolizmi çözmeye hayatlarını vakfetmişlerdir ve bu isimlerin en önemlilerinden biri bu yazıda ele alacağımız meşhur sanat tarihçisi ve kültür antropoloğu Titus Burckhardt’tır.

Batı sanatından Doğu sanatı, felsefesi ve kültürüne

Alman asıllı İsviçreli aristokrat bir aileye mensup olan Titus Burckhardt, 1908 yılında İtalya-Floransa’da dünyaya gelmiştir. Yetenekli ve meşhur bir heykeltıraş olan babası ve bir sanat tarihçisi olan amcası sayesinde, henüz küçük bir çocukken Hristiyan Batı’nın geleneksel sanatlarına yönelmiş ve İsviçre’nin Basel kentinde ve Floransa’da uzun yıllar yaşaması sebebiyle de bu ilgisini doğru bir şekilde yönlendirmeyi başarabilmiştir.

Floransa’nın Batı sanatı için ne kadar merkezî bir konumda olduğu herkesin malumu. Rönesans’ın temellerinin atıldığı, operanın bir sanat olarak saraylarda icra edilmeye başlandığı yer olmasının dışında, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Boccacio, Botticelli ve Dante gibi pek çok sanatçının da asıl memleketi. Sokak ve meydanları sanat harikası heykellerle dolu, sayısı yetmişi bulan müzelerinde de Michelangelo’nun Davut heykeli, Botticelli’nin Venüs’ün Doğuşu, Titian’ın Urbino Venüsü, Caravaggio’nun Medusa tabloları gibi paha biçilemez eserler mevcut. Sanatın adeta membaı olan Floransa’da yaşamak, ailesinden miras kalan sanata ilgi ve estetik olana duyulan haz ile birlikte Burckhardt’ı müzelerde uzun vakitler geçirmeye sevk etmiş ve bir heykeltıraş olma hayaliyle İsviçre ve İtalya’daki birçok sanat okuluna devam etmiştir.

Ancak bu süreç içerisinde asıl ilgisinin Doğu sanatı ve kültürüne yönelik olduğunu fark edince, Doğu sanatı, felsefesi ile dilleri üzerine eğitim almaya başlamıştır. Hayat boyu yanında olacak manevi yol arkadaşı Fritjon Schuon (1907-1998) ile birlikte sanata, etnografiye ve Doğu kültürüne olan ilgilerini mesleğe dönüştürmüşler ve zaman içerisinde bu ilgi tutku hâlini alınca, hayranı olduğu sanat eserlerinin ve abidelerin yaratılmasına fikrî imkân sağlayan medeniyetlere dair de bilgi edinmeye ve araştırma yapmaya başlamışlardır. Burckhardt, günden güne alana dair bilgisi derinleşip vukufiyeti arttıkça, geçmişte ve günümüzde farklı din ve medeniyetlere mensup mimar ve sanatçılara esin kaynağı olmuş olan fikirleri, inançları ve değer yargılarını net bir şekilde kavramaya ve modern dönem öncesi sanatın, kozmolojinin ve simyanın perdelediği bilgeliğin hazinelerini ortaya çıkarmaya başlamıştır.

Burckhardt’ın hayalindeki şehir

Burckhardt’ın İslam coğrafyasındaki macerası da böylece başlamış olmaktadır. İslam sanatını ve manevi hakikatleri dile getirirken kullanılan sembolik dilin ardındaki hakikati çözümleme yolunda kendisine rehberlik edebilecek ve ilham kaynağı olabilecek kişilere ve bölge sakinleriyle uyum içerisinde yaşayabileceği bir İslam şehri arayışına girer. Burckhardt’ın hayalindeki şehir, teknik ilerlemenin ve maddiyatın istilasına maruz kalmamış olmalı, ayrıca araştırmaları için iletişim kurması elzem olan bölge sakinlerinin temsilcileri ile de irtibat sağlamak çok büyük bir çaba gerektirmemeliydi. Bu koşulları sağlayan tek ülke ise daha sonradan pek çok araştırmasına ve UNESCO projesine ilham kaynağı olacak Fas’tı. Hem Avrupa ile yakın olması hem de Faslıların misafirperverlik ve yücegönüllülükleri ile nam salmaları Burckhardt’ın işini oldukça kolaylaştırmıştır. Henüz 22 yaşında bir genç olarak hiç bilmediği ve Protestan bir ailenin çocuğu olarak aşinalığının olmadığı Fas’a ayak bastığında Arapçası dahi temel seviyedeydi ancak Burckhardt, İslam kültürüne ve ruhuna oldukça hakimdi.

Arap dili ve edebiyatının dışında fıkıh ve klasik tasavvuf metinleri eğitimi de aldı

Yaklaşık beş yıl boyunca Fas’ta ikamet eden ve Kuzey Fas’ın dağlarını ve ovalarını karış karış arşınlayan Burckhardt, burada çobanlık dâhil olmak üzere pek çok meslek yapmıştır. Daha sonra Fez şehir merkezine yerleşip Karaviyyin Üniversitesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı eğitimi alan Burckhardt, Fas’ta geçirdiği yıllarda Cemîl olan Allah’ın insanların hayatına ve kendisine nasıl sirayet ettiğine şahit ve hayran olmuştur. Ona göre, yapılan iş yemek yapmak, evi tadilat etmek ya da bir şeyleri süslemek dahi olsa bu insanlar muhakkak Allah’ın nurundan nasibini alıyorlardı. Arap dili ve edebiyatının dışında geleneksel bir eğitim metodu izleyen âlimlerden de fıkıh ve klasik tasavvuf metinleri eğitimi almıştır.

1934 yılında Fas’ta Müslüman olan ve Şazeliyye tarikatının Derkaviyye koluna intisap eden Burckhardt, Salé’de Sidi Muhammed Buşara’dan, Fez’de de Mulay Ali ed-Derkavi’den manevi terbiye almıştır. Müslüman olduktan sonra İbrahim İzzeddin ismini alan Titus Burckhardt, tasavvufun temel metinlerinden olan Muhyiddin İbnü’l Arabi’nin Füsusu’l Hikem’i ile Mulay Ali ed-Derkavî’nin Risaleler’ini tercüme etmiştir. 1935 yılında Fez’de eski dostu Schuon ile biraraya gelen Burckhardt, Schuon’un da İslam ile müşerref olduğunu ve Şazeliyye tarikatının Aleviyye koluna intisap ettiğini öğrenecektir.

İslam’da dinî ve seküler sanat diye bir ayrım yoktur

Özellikle İslam sanatı ve mimarisi başta olmak üzere, İslam medeniyeti hakkında derin bilgiye ve hayranlığa sahip olan Burkchardt’a göre İslam’da dinî ve seküler sanat diye bir ayrım yoktur. 1950 ve 60’lı yıllarda sanat yönetmenliğini ve editörlüğünü yaptığı Basel yakınlarındaki Urs Graf Yayınevi, Burckhardt’ın Fas’tayken ayrıntılı ve düzenli bir şekilde tuttuğu notları, çizimler ve siyah beyaz fotoğraflar ile görselleştirerek yayımlamıştır. Özellikle orta çağ yazmaları üzerine yoğunlaşmış olan bu yayınevi, tüm dünya kültürlerinden temel eserlerin basımı işlevini yürütmekteydi. Yayınevinin en meşhur koleksiyonlarından olan “Ruhun Şehirleri” (Homesteads of the Spirit) isimli eser, farklı kültürlerin altında yatan birliğe dikkat çekmeye çalışmaktadır.

Burckhardt’ın şaheseri olan Fez’i anlattığı eseri “Fez: İslam Şehri” (Fez: City of Islam) kitabı da bu şekilde ortaya çıkmıştır. Tek bir şehirden hareketle genel bir hakikate varmak için yola çıkan Burckhardt, bu çalışmasında kentleşme, mimari ve tezyinî sanatları biraraya getirmiş, disiplinlerarası bir okuma yapmıştır. İslam sanat ve mimarisini, anlam ve ruhanî önemi söz konusu olduğunda Batı dünyasına takdim edebilme yetkinliğine sahip sayılı isimlerden olan Burckhardt, bu çalışması ile büyük bir üne kavuşmuştur.

Burckhardt, 1972 yılında Fas hükümeti ve UNESCO tarafından Fez şehrindeki tarihi yapıların korunması için yapılacak projeye katılmaya davet edilmiştir. Fas’ı ve Fez şehrini çok sevdiği için bu projeyi seve seve kabul etmiş ve 1977 yılının sonuna kadar Fez şehrinde kalıp bu tarihi kentin korunması için Fas hükümeti ve UNESCO ile ortaklaşa bir çalışma yürütmüştür. 1980 yılında Dünya Mirası Listesi’ne alınan Fez’de yine UNESCO liderliğinde bir projeye katılmak için Fez’e yerleşmiştir; ancak bu gelişi çok sevdiği ve hayatını adadığı şehre son gelişi olacaktır. Uzun bir hastalık dönemini müteakip 1984 yılında Lozan’da 75 yaşındayken hayata gözlerini yummuştur.

İslam sanatı hikmet ile zanaatın evliliğinden dünyaya gelmiştir

‘Gelenekselci’ ya da ‘Perennialist’ felsefenin yirminci yüzyıldaki en önemli temsilcilerinden biri olan Burckhardt, hayatını ve çalışmalarını Evrensel Hakikat’i bulma gayesine adamıştır. Bu amaçla metafizik, kozmoloji ve İslam sanatları başta olmak üzere geleneksel sanatlara ilgi duymuş ve bu alanda çalışmalar yapmıştır. Kitaplarını Almanca ve Fransızca olarak kaleme alsa da, çoğu kitabı İngilizceye çevrilmiş durumdadır ve Türkçe’de de pek çok kitabı mevcuttur. İslam’a en büyük katkıyı İslam sanatı ve tasavvuf hakkında yaptığı çalışmalarla yaptığını söyleyebiliriz. İslam sanatı hakkındaki en meşhur kitapları Doğu’da ve Batı’da Kutsal Sanat (Sacred Art in East and West), İspanya’da Mağribi Kültür (Moorish Culture in Spain), İslam Sanatı: Dil ve Anlam (Art of Islam: Language and Meaning) ve Fez: İslam Şehri (Fez: City of Islam)’dir.

Titus Burckhardt, eserlerinde sadece İslam sanatının sembolizminden bahsetmekle kalmamış, aynı zamanda bu sanatın İslam inancı ile arasındaki bağlantıyı, ifade ettiği anlamı ve işaret ettiği hakikati de çok açık bir şekilde gözler önüne sermiştir. Ona göre, İslam sanatının sembolik ve soyut dili ile tasavvuftaki sembolik bir şekilde ifade edilen hakikatler arasında paralellik vardır; bizler, bu sembolik dili çözebildiğimiz ve anladığımız ölçüde hakikatin önündeki perdeyi aralayıp anlamı idrak edebiliriz.

Ayrıca ona göre İslam sanatı hikmet ile zanaatın evliliğinden dünyaya gelmiştir; bu sebeple, İslam sanatına vâkıf olmak için bu iki konuda da yetkin olmak gereklidir. Burckhardt, eserleriyle ortaya koyduğu üzere bu iki konuda da insanı hayrete düşürecek derecede bilgi sahibi olduğunu göstermiştir.

“Burckhardt, hakkında yazdığı gerçekliğin mütecessim hâliydi”

Burckhardt’ı İslam sanatı üzerine araştırma yapmaya ve hayatını adamaya sebep olan şey, Güzellik’i konu alan sanatın tüm kültürlerde ortak olan ve bu yüzden de evrensel denebilecek olan birtakım manevi gerçekliklere işaret etmesidir. Burckhardt, bu gerçekliklere sadece İslam ve diğer dinî sanatların “dilleri”ni incelemekle ulaşmamıştır; Kur’ân-ı Kerîm ile iç içe bir hayat yaşaması kadar, büyük sufilerin hayatı ve kelâm-ı kibarları da onun bu gerçekliğe ulaşmasına yardımcı olmuştur. Samimi dostu Seyyid Hüseyin Nasr’ın Burckhardt ile birlikte Muhyiddin İbnü’l Arabi Hazretlerinin Şam’daki türbe-i şerifini ziyarete gittiklerinde anlattıklarını bu bağlamda zikredersek yerinde olur: “… (Türbe-i şerifteki) uhrevî huzur ve sükûnet, orada Titus Burckhardt ile benden başka kimse olmadığı için daha da belirgin hâle geldi. Dostumun mütefekkir yüzüne baktığım zaman, kapalı gözlerinin çoktan kalbinin en ücra yerlerini mükaşefe etmekte olduğunu fark ettim. Bu yüz, akl-ı küllinin nurunu yansıtıyordu. İbnü’l Arabi’nin Batı dünyasında tanınmasında Burckhardt’ın ne kadar mühim bir yeri olduğunu düşündüm. İbnü’l Arabi hakkında yazan pek çok kişiye ve tasavvufun hakiki mahiyetini anlamayanların iddialarının aksine, Burckhardt, hakkında yazdığı gerçekliğin mütecessim hâliydi.”

İslam sanatından İslam şehrine, ilahî nurdan vahyî ve tasavvufî hakikatlere

Burckhardt’ın İslam sanatından başka tasavvuf literatürüne olan katkıları da çok önemlidir. Çalışmaları ile tasavvufa, özellikle de İbnü’l Arabi’nin eserleri ve felsefesine Batı’da ilginin artmasını sağlayan Burckhardt, geleneksel fikirleri modern okuyucunun anlayabileceği bir berraklıkta açıklamıştır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi İbnü’l Arabi’nin Füsusu’l Hikem’i, Abdülkerim Cîlî’nin İnsan-ı Kâmil’i ve el-Arabi ed-Derkavî’nin mektuplarını tercüme eden Burckhardt, daha sonraki dönemde tasavvuf üzerine araştırmalarını derinleştirmiş ve Tasavvuf Öğretisine Giriş (Introduction to Sufi Doctrine) isimli bir eser kaleme almıştır. Bu eserinde konuyu Batılı araştırmacılardan farklı olarak tasavvufî geleneğin içinden bir bakışla incelemektedir.

Meşhur tasavvuf araştırmacısı ve şarkiyatçı Annemarie Schimmel tarafından “hakikatin binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de ne kadar canlı olduğunu ve insanlar ilahî nura iştiyak duymaya devam ettiği müddetçe de böyle süregideceğini yazılarıyla gösteren” kişi olarak tanımlanan Titus Burckhardt, kanaatimizce Türkiye’de daha yaygın bir şekilde bilinmeyi hak eden bir isimdir. Çalışmalarında bütüncül bir yaklaşıma sahip olması ve İslam sanatından İslam şehrine, ilahî nurdan vahyî ve tasavvufî hakikatlere kadar pek çok konuyu birbiriyle ilişkilendirmesi, bunu yaparken de hiçbir zaman mebdeini kaybetmemesi onu yirminci yüzyıldaki en önemli figürlerden biri hâline getirmektedir.

 

Dilara Yabul

Güncelleme Tarihi: 16 Şubat 2018, 17:57
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kasım
Kasım - 6 ay Önce

Yazı diliniz güzel

AYŞE HÜLYA ÇITLAK
AYŞE HÜLYA ÇITLAK - 6 ay Önce

ismini ilk defa duyduğum bir mutasavvıf yazarı tanımak vesilesi oldunuz .Tanımak muhabbetin anahtarı.teşekkürler

SIRADAKİ HABER