banner16

İngiltere'de Bir Mühtedi Aktivist: Abdürrahim Green

Abdürrahim Green, dindar bir Katolik olarak yetiştirildiği hâlde hem ona sunulan dindeki çelişkileri hem de Batı dünyasına egemen olan materyalist algıyı sorgulayarak ihtida etmiş ve kendisini İslami aktivizme adamış gözüken bir isim. Deniz Baran yazdı.

İngiltere'de Bir Mühtedi Aktivist: Abdürrahim Green

"Uzun boylu, sarışın, yeşil gözlü, 33 yaşında bir adam… Abdürrahim Green, tam da Hollywood filmlerinden fırlamış bir karakter gibi duruyor.” Şimdi neresi olduğunu hatırlayamadığım bir internet sitesi, oldukça isabetli bir şekilde böyle yazmıştı, Abdürrahim Green için. İşte o uzun boylu ve sarışın adam, en son Ruqaiyyah Waris Maqsood’i bu satırlara taşımak için ABD’den İngiltere’ye geçtiğimiz “Dünyaca Ünlü İslami Kanaat Önderleri” yazı dizimize İngiltere’den eklenen yeni halka olacak.

Artık bir portre yazmak için ilk etapta bakılacak temel kaynak olan Wikipedia’da Green için şu satırlar yazıyor: “Abdürrahim Green, yürüttüğü Dawah projesi sayesinde Müslüman topluluklar nezdinde bilinen, Britanyalı bir Selefidir. Peace TV’de sunucudur ve iERA’nın (the Islamic Education & Research Academy/) başkanlığını yürütmektedir. Green, farklı ülke ve kıtalarda konuşmalar yapmaktadır.”

Belki de daha önce bu yazı dizisi kapsamında ele aldığımız isimler kadar Türkiye’de adı bilinmese de Abdürrahim Green’i de tanıyan ve Wikipedia’da değinilen çalışmalarını bilen/takip eden bir kitle olduğunu söyleyebiliriz. Peki, ülkesini aşan bir üne sahip bu Müslüman aktivistin (daha önce ele aldığımız Müslüman kanaat önderleri gibi âlim yahut yazar olduğunu söyleyemeyiz) yaşam öyküsü nedir? Faaliyetlerine nasıl başlamıştır? Ona bu bilinirliği getiren çalışmaların etrafında şekillenen tartışmalar nelerdir? Şimdi bunlara göz atalım:

“Batı’nın tarih yorumunun tamamen yanlış olduğunu keşfettim”

Anthony Vatswaf Galvin Green, 1962 yılında, Tanzanya’nın başkenti Darüsselam’da gözlerini dünyaya açtı. Bir İngiliz olarak anavatanından çok uzakta, Afrika’nın doğusundaki bu başkentte doğmasının sebebi, babasının o dönem İngiliz kolonisi olan bu bölgeye atanmış bir idareci olmasıydı.

Babası dindar bir Hristiyan ve hatta Hristiyan değildi (kaynaklara göre agnostikti). Green’in Polonyalı annesi ise dindar bir Katolik’ti. Yetişme sürecinde etkili olan annesi sayesinde Green de daha çocukluk yaşlarından itibaren Katolik inancı üzere yetiştirildi, Monastic Roman Katolik okuluna gitti ve daha sonra benzer çizgideki kolejlerde okudu.

Green henüz 11 yaşındayken babası Darüsselam’dan Kahire’ye atandı. Ancak eğitim hayatını İngiltere’de sürdürmekte olan küçük Green ancak tatil dönemlerinde Kahire’ye gidiyordu.

Üniversite çağına geldiğinde University of London’da lisans eğitimine başlayan Green’in hayatında alacağı ilk radikal karar da üniversite çağlarına rastladı: Green, lisans eğitiminin yarıda bırakmaya karar vermişti. Kendisine bunu neden yaptığının sorulduğu bir röportajında verdiği yanıt şu şekildeydi: “Tamamen Britanya’nın kör edici eğitim sistemiyle yetiştim. Bu ise tüm medeniyetin Avrupa eksenli anlatıldığı ve dünya tarihinin bu eksende sunulduğu, Avrupa merkezci bir bakıştı. Mısır’da yaşamış olmam ve sadece arkeologların erişebildiği bazı heybetli kalıntıları görmemle birlikte, Batı’nın tarih yorumunun tamamen yanlış olduğunu keşfettim. Dünyadaki diğer halkları, dinleri ve felsefeleri özel olarak çalışmaya başladım.”

İhtidası: “Yüce Kur’an beni hızlı bir şekilde kendisine çekti”

Yukarıda belirttiğimiz gibi, Green daha genç yaştan sıkı bir Katolik eğitimi almıştı ve gençliğinde de koyu bir Katolik’ti. Daha sonraları bu dönemi, “19 yaşımdayken inancımı şiddetli bir şekilde savunuyordum. Aslında anlattıklarıma içten içe inanmasam bile.” diye yâd edecekti.

Nitekim Green’in çocukluğundan beri sıkı sıkıya benimsediği inancını sorgulamaktan kaçması mümkün olmamıştı. Bu sorgulamalarla çıktığı arayışta bir dönem Budizm’e ilgi duyup kaynaklarda yazdığı kadarıyla üç yıla yakın bir süre Budizm’in gereklerini yerine getirmeye çalışmıştı. Yirmili yaşların henüz başlarında içine daldığı bu sorgulama sürecinde Budizm’e meyletmesi ise bu kadarla sınırlı kalacaktı. 25 yaşındayken İslamiyet’e ilgi duyan Green’in bu ilgisi hızlı bir şekilde İslam’a kalbi bir yakınlığa dönüştü ve Green, 1988 yılında ihtida ederek o zamandan bu yana kendisini tebliğ faaliyetlerine adadı.

Green ihtidasını şu şekilde anlatıyor: “Yüce Kur’an beni hızlı bir şekilde kendisine çekti. Kur’an’ın mesajının sihirli bir cazibesi vardı ve bunun kutsal bir vahiy olduğuna gitgide daha fazla ikna oldum. Bana sadece Allah’ın rehberlik ettiğine inanıyorum, başka hiçbir kimsenin değil. İslam’ı hak edecek ne yaptığımı bilmiyorum.”

Bir röportajda kendisine gelen, “Peki, spesifik bir hadise yaşanmadı mı sizi İslam’a yönelten?” sorusuna ise, “8 yaşımdan beri Hristiyanlık konusunda içim mutmain değildi. Bana öğretilen ‘yüce Meryem’ tarzı söylemler kabul edilebilir değildi. Hristiyanlık bir tarafta Tanrı’yı sonsuz ve ebedi olarak tanımlarken, öte taraftan Tanrı gördüklerinin Meryem’in rahminden doğmuş olmasında bir beis görmüyorlar. Bu durum da beni Meryem, Tanrı’dan daha mı büyük sorusunu düşünmeye itti. Ayrıca Hristiyanlıktaki teslis kavramı da benim için karmaşık. Batı’nın önceden belirlenmiş, programlanmış yaşamı da beni itti. Bir insanın, sadece böylesine program içerisinde bir deli gömleğinin içerisinde yaşayıp yaşayamayacağını sorgulamaya başladım. Avrupalıların, yaşamdan keyif almaya karşı direndiğini fark ettim. Hayata dair yüksek bir amaçları yok.” şeklinde cevap veriyor.

Çocukluğunda, dindar bir Katolik olmak üzere yetiştirilen Green’in daha o dönemde Hristiyanlığa dair zihninde oluşan soru işaretlerine dair detaylı mülahazaları da ilgi çekici:

“ ‘Selam sana Meryem! Ey tanrının annesi! Bakirelerin aziz bakiresi ve Mesih’in annesi!’

Bu duayı annemden duyduğumda dokuz yaşındaydım. Kendi kendime dedim ki Tanrı’nın nasıl bir annesi olabilir? Tanrı’nın başlangıcı ve sonu olmamalıdır. Ve böylece Tanrı’nın annesi ile ilgili düşünmeye başladım. Şöyle diyordum: Eğer Meryem, Tanrı’nın annesi oluyorsa Tanrı’nın daha yüce birisi olmalı! Aklıma takılan ilk sorular bunlardı. Ve okula başlayıp daha fazla düşünmeye, okumaya, araştırmaya başladıkça sorularım arttıkça arttı. Mesela okulda görevli keşişlere günahlarımızı itiraf etmemiz gerekiyordu. Hem de bunu periyodik olarak yapmalıydık. Ve papaz tüm günahlarımızı eksiksiz olarak itiraf etmemiz gerektiğini sıkı sıkı tembih ediyordu.

Okulu hiç ama hiç sevmiyordum. Yorkshire’nin ötelerinde her şeyden ve herkesten kilometrelerce uzak olan bu manastırda ne işim olduğunu anlamıyordum. Tüm bunlar ne için diye kendime sormaya başladım. Mısır’daki tatil hayatımı çok seviyordum ama sonra İngiltere’ye dönünce niçin diye sormaya başlıyordum, hayatın amacı nedir? Biz ne için buradayız? Ne için varız? Tüm bunlar ne anlama geliyor? Sevgi ne anlama geliyor? Hayat ne için? Kendime dedim ki ben çok çalışmak ve sınavlardan iyi not almak için okuldayım. Bunu başarmalıyım ki üniversiteye girebileyim. Üniversiteye girebileyim ki iyi bir bölümden mezun olabileyim. Bunları başarmalıyım ki bana yeterince para kazandıracak iyi bir iş bulabileyim. Sonunda evlenip çocuklarım olunca onları ben de pahalı özel okullara yollayabileyim ve onlar da çok çalışıp iyi bir yerden mezun olup iyi bir iş bulsunlar ki onlar da çocukları olunca o güzel okullara yollayabilsinler! Baktım ki bir kör döngüdür devam edip gidiyor! Sonunda ‘Bu kadar mı?’ dedim. Hayatın amacı bu mu?”

Kendisine dair spekülasyonlar

Esasen bu başlık altında yazılabilecek birçok mesele var çünkü Green, yaptığı seyahatler birkaç kez engellenmiş ve kimi çevrelerce “radikal” olarak etiketlenmiş biri. Ancak başından geçen her bir hadiseyi burada detaylarıyla sıralamak sıkıcı olabileceğinden ötürü sadece birkaç örneğin üzerinden geçmek yeterli olacaktır.

Örneğin, Green’in bir dönem Avustralya hükümetince mimlendiğini biliyoruz. Daha yakın tarihlerde, Green’in Kanada’da vereceği bir dersin engellendiğini, bundan bir yıl sonra da kendisinin meşhur İngiliz kulübü Arsenal’in stadyumu olan Emirates Stadı’na girişine müsaade edilmediğini de biliyoruz.

Tüm bu engellemelerin ise Green’in “aşırıcı fikirlerinden ve açıklamalarından” ötürü olduğu söyleniyor. Hatta İngiliz basınının ana akım organlarından The Telegraph, Green’in başında olduğu iERA hareketinin mercek altına alındığına dair haberler yapmış ve grubun bir şekilde IŞİD ile ilişkili yönlerinden dahi bahsetmişti.

Tüm bu suçlamalara rağmen Green ise net konuşuyor:

“Hayatımda ilk kez radikal olarak adlandırılıyorum. Radikaller de beni ılımlı diye adlandırıyor.”

“Oldukça açık ve basit, terörizm yanlıştır.”

Green’in suçlandığı bir başka mesele ise “antisemitizm”. Ancak bu suçlamaların da daha çok, kendisinin, Batı medyasının Siyonist odaklarca ele geçirilmiş ve onların propagandalarını yürütür bir hâlde olduğunu söylemesinden kaynaklandığını düşünmek mümkün. Zira antisemitizm suçlamalarının nasıl geniş bir alanı kapsayıp düşüncelerini açıklama özgürlüğüne uzatılan bir sopa olarak kullanıldığını sıklıkla gördük ve görüyoruz.

Netice olarak, Abdürrahim Green, bu yazı dizisi kapsamında hakkında yazdığımız ve inşallah yazacağımız birçok isme kıyasla farklı özellikleri olan ve dindar bir Katolik olarak yetiştirildiği hâlde hem ona sunulan dindeki çelişkileri hem de Batı dünyasına egemen olan materyalist algıyı sorgulayarak ihtida etmiş ve kendisini İslami aktivizme adamış gözüken bir isim. Hakkında daha fazlasını merak ederseniz şu linke göz atabilirsiniz:https://www.halaltube.com/speaker/abdur-raheem-green#.WR3yEevyiUk

 

Deniz Baran

Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2017, 14:41
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa
Mustafa - 13 ay Önce

Bizi böyle insanlarla tanıştırmanız bakış açımı oldukça genişletti. Bu tür yazılar benim için bir vaazdan daha ilham verici olabiliyor. Teşekkürler

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6