İmanın patlayan güzel çiçeği!

Mustafa Nezihi, İbrahim Canan Hoca'nın çektiği Bediüzzaman'ın bir fotoğrafına bakıp Üstad'ı anlamaya çalışıyor.

İmanın patlayan güzel çiçeği!

Doğduğunda zor günler başlamıştı. ‘İslam’ın kal‘aları’ dört bir yandan kuşatılmıştı. Belki de bu yüzden çocukluğunu çabuk bitirdin. Acelen vardı çünkü. Kader sana çağrısını yapmıştı. Medreseleri, mollaları, klasik zor kitapları kıvrak zekanla aşıverdin kolayca. Sanki ilk gençliğinden itibaren ‘gizli bir el’ tarafından çılgınca koşturuluyordun. ‘Ne güzeldi çılgınlığın senin.’  Ölünceye dek bitmeyecek zorlu bir mücadele için hazırlıyordu seni o aşk.

Önce Şark hayran oldu sana. Ama bu hayranlık, el üstünde tutuluş tatmin etmiyordu seni. Yerinde duramıyordun. Oralarda da duramadın bu yüzden. İstanbul’a aktın coşkun bir ırmak gibi. Alem-i  İslam’ın merkezi burasıydı çünkü. Padişah buradaydı, alimler buradaydı. Seziyordun, biliyordun gelecek olan kıyameti, herc-ü merci. Taşlar yerinden oynayacaktı. Ararat Dağı büyük bir depremle sarsılıyordu sabah aydınlığı rüyalarında. Müslümanların küffar karşısındaki direnç noktaları zayıflıyordu.

9703

Medreseyi kabul ettiremedin

Doğu için elzem olan fenni ve dini ilmlerin okutulacağı- öğretileceği bir büyük medrese projeni kabul ettiremedin İstanbul’a. Belki de ilk hayal kırıklığını yaşadın. Pes edip yılmak yoktu kitabında elbette. Düşündün, konuştun, reçeteler sundun. O çalkantılı siyaset günlerinde canını dişine takarak etkileyici aktivitelerde bulundun. Heyecanın, dinamizmin ve imanından kaynaklanan cesaretin; İslam’ın kurtuluşu için seni nereye itelerse korkusuzca yer tuttun orda. Öğrencilerini yanına alarak Ruslara karşı kahramanca savaşırken esir düştün. Savaşırken masumlara eziyet edilmemesini salık verdin daima. İnanılması güç bir esaretten kaçışı gerçekleştirdin. İstanbul’a ulaştın. İngiliz gavurunun o hayasız yüzüne tükürün diye haykırdın. Pay-i taht’ta yapılabilecek pek bir şey kalmamıştı. Anadolu’ya çevirdin gözlerini. İslam’ın son kalesi kurtulmalıydı. Duaların ve desteklerinle katkıda bulundun kurtuluşun gerçekleşmesine.

 

Bediüzzaman Said NursiKürsüden haykırdın

İtibarlı, sözü dinlenir bir alim olarak Ankara’daki meclise çağrıldın. Eskimez Yasa’nın emirlerini haykırdın kürsüden. Sözlerin fazla geldi ortama. Siyasi mücadelenin sonuna yaklaşıyordun. İçindeki inkılap seni yeni bir dil, yeni bir üslup, yeni bir mücadele tarzına zorluyordu. Ene’ye yöneldin, ondaki derinliğin ve katmanların farkına vardın. ‘Tek dişi kalmış canavar’ fen ve teknoloji ile Müslümanları maddeten çökertirken, onlara diz çöktürürken, eğitim ve felsefesi de akılları ve kalpleri fesada uğratıyor, ruhlarda büyük bir kaos husule getiriyordu. Dinsizlik hastalığına düçar ediyordu maddiyyun filozofları en seçkin kardeşlerinden bazılarını. Kitaplara sarıldın gene. Me’yus ve mükedderdin. Abdulkadir Geylani mi, İmam Rabbani mi, Gazali mi, İbn Arabi mi?.... hangisinin peşinden gitmeliydin? Hangisinin yöntemini benimsemeliydin? Bu hasta edici, bu imanı zedeleyici ve dinden, dinin özünden uzaklaştırıcı dili/ akını neyle/ nasıl kırmalıydın, engellemeliydin?

 

Mesleği: İman kurtarmak

Ve nihayet doğrudan Kur’an’dan alarak gücünü, sesini, dilini, fikrini; bütün varlığınla- benliğinle kendini ortaya koymaya karar verdin. Bütün samimiyetin ve birikiminle kendini milletinin ( imanının ) selameti için adadın bu davaya. Başka hiçbir beklentiye kapılmadan sadece Allah rızası için iman hakikatlerini anlatmaya, yazmaya başladın. Çağın; Müslüman bireyleri ma’lul ve mefluç eyleyen zehirli oklarına, tuzaklarına, şeytanlıklarına, kurnazlıklarına çare olacak ihlası, uhuvveti, merhameti, en evvela kendine bakmayı ( muhasebe- murakebe ) ve kendine seslenmeyi; farklı bir dille ama sükunetle, ama mahviyetle, ama ama kalbinin en derininden söze dökmeye, kağıda yazmaya başladın.

Taze bir ırmaktın. Susayanlar sana geliyordu. Gösterişsiz ama muhteşem bir bahçeydin. Ruhsuz binalardan, dalkavukluklardan, ikiyüzlülüklerden bıkanlar, ‘meyveler’inden yemeye geliyordu. Karanlıklarda kaybolanlar ‘ Kuran’ın Nurları’nda’ aydınlanmaya geliyordu. Sözler’in yolunu yitirenler için eşsiz bir rehberdi. Çünkü Allah’ın aydınlattığı özünden, üflenen sırrından feyezan ediyordu onlar.

 

Bediüzzaman Said NursiHakk’tan yana

Hakk'tan yana oldun daima. Çarığını çıkarmadın. Sarığını çözmedin başından. Dünya nimetlerinden sadece yaşayabilecek kadar faydalandın. Gözlerinin ışığı hiç sönmedi: ne hapishanelerde, ne sürgünlerde, ne mahkeme salonlarında. Seni öldürmek isteyenlerin bazıları sende Allah’ı görüp pişman oldular, iman halkasına katıldılar. Bazıları korkup geriye çekildi. Bazıları kalplerinin mühürlenmesinden dolayı, kıskançlıklarından ve inatlarından dolayı sana zulmetmeye devam etti. Ama sen en zor, en ölümcül hastalık, zehirlenme anlarında bile beddua etmedin. Sen ki ikinci dünya savaşında ölen biçare masumlara, kadınlara, ihtiyarlara merhamet döşeğinde bir yer aramıştın. Nasıl yapabilirdi binlerce alemi barındıran kalbin bunu? Hakkını dahi helal ettin. ‘ Hasbunallahu ve ni’mel- vekil’ dedin. En güzel Dost’a, en güzel Yardımcı’ya seslenip sığındın her daim.

 

Bediüzzaman Said NursiYeni kalplerin fethi

Yıldızlarla, gezegenlerle, ağaçlarla, ırmaklarla, kedilerle, karıncalarla konuştun o uzun yalnızlıklarında ve inzivalarında. O muhteşem diyaloglarına kitaplarında da yer verdin. Her şeyde Allah’ın sonsuz güç ve kudretini gördün. Mahlukatın bir diğer yüzünde faniliği gördün. Acıyı ve kederi gördün Allah’ı bilmeyenlerin gözünden bakınca. Merhametinden dolayı ağladın, dua ettin durmadan. Seni dört duvarın arasına hapsedenler, yanında Yusuf peygamberin olduğunu nerden bileceklerdi? Ona verilen ilimden sana da verilmişti.

Bu yüzden uymadın onların yasalarına. En zor şartlarda yaşamayı kabul ederek, yasalarına uymamanın bedelini ödedin. Gittiğin her yerde hırsızlara, katillere, en adi suçlulara uygulanmayan müeyyideleri, yasaklamaları uyguladılar sana. Dünyayı dar ettiler, zindan ettiler. Ama seni attıkları her ateş, gülşene dönüştü. Onlar imkanları kısıtladıkça, çemberi daralttıkça; Allah yeni kalplerin fethini nasip etti sana.

 

Kabrine bile tahammülleri yoktu

Çatışmacı olmayan muhalifliğinle gezdirildin Anadolu’da. Bakışların keskin ve ferasetliydi. Adımların kararlıydı. Bir elinde Kur’an’ın nurları diğer elinde Asa-yı Musa… sen yürüdükçe binler yürüdü peşinden. Yanlışları güçle değil, imanla, fedakarlıkla, örnek olmakla düzeltme çabasındaydın. Az yiyor, az içiyor, az uyuyordun. Bedenin zayıfladıkça kalbin genişliyordu.  Virdlerin, tesbihatın, zikirlerin, iniltilerin artıyor ve bütün müminlerinkiyle birleşiyordu. Ben’liğin de biz’liğin içinde erimişti. Öylesine mütevazıydın. Şahsına saygı gösterilmesinden rahatsız oluyordun. O yüzden olsa gerek, kabrinin yerinin bilinmesini istemedin. Zaten onların da senin kabrine bile tahammülleri yoktu. Bir gece kabrini bilinmezliğe naklettiler.

Bitlis, Tiflis, Van, Urfa, Erzurum, Ankara, Eskişehir, Barla, Isparta, Burdur, Afyon, Kütahya, Kastamonu, İstanbul, Şam, Bağdat…Ve ara sıra umutsuzluğa kapılan Mustafa Nezihi seni seviyor ve özlüyor Üstad’ım. 

Fotoğraf Galerisi: http://www.dunyabizim.com/gallery.php?id=135

 

Mustafa Nezihi Pesen özleminle yandı

Güncelleme Tarihi: 23 Aralık 2009, 09:23
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
hercaist
hercaist - 9 yıl Önce

samimiyeti gönle dokundu ve şöyle dedirtti bu cümleler, ben de, biz de..

banner19

banner13