İmanı, şüpheleri, estetiği, diyalektiği vardı

Peyami Safa, sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi değişik alanlarda sayısız eserler vermiş, Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde çağına alternatif olarak farklı fikirleri savunmuş ve bunları korkmadan, yılmadan, sapmadan ifade etmişti.

İmanı, şüpheleri, estetiği, diyalektiği vardı

Peyami Safa deyince hemen hepimizin aklına bir şeyler gelir. Çünkü Safa, sanat, edebiyat, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi değişik alanlarda sayısız eserler vermiş, Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminde çağına alternatif olarak farklı fikirleri savunmuş ve bunları korkmadan, yılmadan, sapmadan ifade etmişti. Safa, şair İsmail Safa’nın oğlu, kendi kendini yetiştirmiş, kültürlü, çok zeki, çağımızda bile yakalanamayan dil ustalığıyla yazan bir düşünür, bir edebiyatçıydı.

Peyami Safa hemen hemen tüm romanlarında Doğu-Batı sorunsalı üzerinde durur, oluşturduğu karakterleri tartıştırarak, düşündürerek bu konuda mesajlar verir. Tüm eserlerinde Batı kültürünü özümsemeden kopyalamış, muhtemelen ahlak yoksunu bir karakter bulunur ve fikirsel olarak doğru olanla çatışır. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ndan başlayarak tüm romanlarında yer alan bu tema özellikle Fatih-Harbiye’de kendini daha fazla gösterir. Bu iki semti iki farklı kültürle, iki farklı insan tipiyle açıklar.

Milliyetçiliği kan bağı değil ortaklaşa bir soya ve ülküye bağlılık şuuru olarak tanımlayan yazar için ‘Biz’ her zaman önemlidir. Kurtuluş savaşı gazileri, milletini seven, her şeyin farkında genç kızlar, alnı secdede anneler, babalar, dedeler ‘biz’dir.

Peyami Safa, bu fikirlere bağlılığını 1960'ta şu şekilde anlatmıştır: "Şüpheci zamanlar da dâhil daima milliyetçi ve insaniyetçi oldum. Allah'tan şüphe ettiğim zamanlarda bile onun varlığını reddetmedim. İnsanın kendi kendisi kalmak şartıyla değişmesi, bütün eşyaya şamil bir zarurettir. Bunun için hem muhafazakâr hem de inkılâpçıyım."

Önemli bir dinî eğitim almamış, hatta fakirlik dolayısıyla normal eğitimini de yarıda bırakmış yazar için bu hassasiyet belki birçok yazarın aksine toplum içinde bizzat bulunmasıyla açıklanabilir, belki de soyunun Akşemseddin’e dayanması ile…

Harf devrimine nasıl bakmıştı?

Yoksulluk ve hastalık Peyami Safa’nın yakasını bırakmaz. 7 yıl boyunca sağ kolunu kaybetme ihtimaliyle hayatının en güzel ve verimli olabilecek yıllarını hastanede geçiren ve bunu aslında çok dert edinen yazar, daha sonra Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda bacağını kaybetmek üzere olan bir hastanın psikolojik hallerini, değişimlerini konu edinir. Türkiye’nin ilk ya da ikinci psikolojik romanı kabul edilen bu roman için eleştirmenler, Safa’nın burada kendisini anlattığını savunur.

Safa için bu durum önceleri katlanılmaz bir gerçek olsa da o maneviyatının kuvvetli olması ve bir yazar hassasiyeti taşıması sebebiyle bu dezavantajı avantaja çevirmesini bilmiştir. 2 yaşında babasını kaybetmiş, zaten varlıklı olmayan Safa ailesi daha bir yoksulluk içine düşmüş ve yıllarını alan hastalıklar silsilesini yaşamış yazar için yaşanmış bitmiş tüm bu olumsuzluklar enerji kaynağı olmuş, eserlerinde faydalandığı anılar olarak kalmıştır. Hatta bazı üniversitelerde yaptığı konuşmalarda hep, yoksulları, hastaları ve kimsesizleri överek, ‘içinizdeki gücün farkına varın’ çağrısı yapmıştı.

Fransızcayı öğrenişi de bu güce delildir. Zira o, Abdullah Cevdet tarafından hediye edilen Petit Larousse sözlüğü sayesinde, Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar Fransızcayı hiçbir eğitim görmeden iyi öğrenebilmişti.

Peyami Safa, Cumhuriyet’te yazdığı dönemde 1928’de Latin harflere geçilir, buna görünürde pek ses çıkarmadan uyar. Belki de tarihinde ilk defa inanmadığı halde susmuş, bu kararın telafi edileceğini düşünmüştür. Ancak daha sonraki açıklamalarından bütün bütün hayal kırıklığına uğradığını itiraf eder. ‘Bari liselere Osmanlıca dersi konulsaydı’ itirazları yavaş yavaş, ‘bilenler bilmeyenlere öğretsin’ yakarışlarına dönüşür ve ölene kadar da bunun bir hata olduğunu savunur. “Yeryüzünde hiçbir memleket gösterilemez ki, orada gençler kazara millî kütüphanelerine girerlerse, bir tek eser okuyamadan çıkıp gitsinler. Böyle bir katliam hiçbir millette ve hiçbir milletin tarihinde yoktur” sözleri ona aittir.

“İmanı vardı. Şüpheleri vardı. Estetiği vardı. Diyalektiği vardı."

Türk edebiyatında Tanzimat ve Servet-i Fünun döneminin en ağır ve şiddetli tartışması Peyami Safa ve Nazım Hikmet arasında yaşanmıştır. Tan gazetesinde karşılıklı sütunlarda yazan bu iki yazar aslında çok iyi arkadaştır. O zamanlar Safa, Nazım’ın kitaplarını, şiirlerini öv öve bitiremez ve gençlere tavsiye eder. Hatta Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun birinci baskısını Nazım’a adar. Eleştirmenler bu ikilinin yakınlaşmasını, ikisinin de diğerini kendi davasına çekmeye çalışmaları olarak yorumlasalar da iki yazar da diğerine doğru bir adım bile atmaz. Asıl kırılma noktası ise Necip Fazıl’ın Tohum ve Toprak isimli piyesi üzerine Safa’nın yazdığı bir yazı üzerine yaşanır. Çünkü artık Nazım Hikmet’ten ümidi kesen yazar, burada materyalizm hakkında düşüncelerini hiç sapmadan belirttiği gibi daha sonra başka bir yazısında da ‘Sürü Adamı’ başlıklı yazıyla materyalistleri kızdırır ve ilk başta Nazım Hikmet’i…

Tüm bu yazılanlara Nazım’ın cevapları gecikmediği gibi bu cevaplara verilen cevaplar da gecikmez. Artık Nazım Hikmet ve Peyami Safa bazen aralarına başka yazarların da katıldığı bir polemiğe girmiş olurlar. O kadar uzun ve şiddetli bir süreçtir ki birbirlerine hitaben yazdıkları hicivlerde hakaretler, aşağılamalar, hatta birbirlerinin kıyafetleri hakkında alaylara varan sözler yer alır. Bir ara Nazım ona ‘Yetim-i Safa’ diyerek yetimliği ile bile dalga geçer. Naci Sadullah’ın Peyami Safa ile yaptığı röportaj ise tüm bu karşılıklı sataşmaların büyük bir kavgaya dönüşmesine sebep olur.

Yazar, zaman zaman Necip Fazıl’la da problem yaşar. Ancak yazar vefat ettiğinde Necip Fazıl arkasından şunları söyler: "Kafası vardı. Kültürü vardı. Cümlesi vardı. Üslubu vardı. İç dünyası vardı. Hafakanları vardı. Çilesi vardı. Metafizik arayıcılığı vardı. İmanı vardı. Şüpheleri vardı. Estetiği vardı. Diyalektiği vardı. Cesareti vardı."

Annesinin adından ilhamla Server Bedi

Genelde roman, ders kitabı ve inceleme-deneme yazarı olan Safa’nın ayrıca bir öykü ve oyunu bulunuyor. Kültür Haftası ve Türk Düşüncesi adlarında iki dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. 43 yıl boyunca yazıp hâlâ geçim derdi çeken yazar bir ara para kaygısıyla bile yazdı ama bunları kendi ismiyle yayınlamadı. Bu yazılara annesi Server Bedia’nın adından esinlenerek “Server Bedi” takma adını kullandı ancak bu isimle kaleme aldığı “Cingöz Recai” isimli polisiye dizi romanları büyük ilgi görünce az bir zaman sonra bunları kimin yazdığı da ortaya çıktı. Polisiye türüne alışık olmayan Türk okuru için bu güzel yenilik o kadar çok beğenildi ki Server Bedi zaman zaman Peyami Safa’nın önüne geçti. Cilt cilt Cingöz Recailer hâlâ okunan kitaplar arasında…

Oğlu Merve’nin askerlik yaparken vefatı üzerine o da çok yaşamayarak birkaç ay sonra beyin kanamasından 15 Haziran 1961’de vefat ettiğinde de Son Havadis gazetesi başyazarı idi.

Zehra Sena Güray yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Nisan 2019, 22:05
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13