İlim ve kültür aşkının bir vefalı kalemi

Osmanlı devrinin pek gözde eserleri ve isimleriyle epey bir zaman teşrik-i mesai yapmıştı Orhan Şaik Gökyay. Mercimek Ahmed, Evliya Çelebi, Mütercim Ahmed Asım, Âşık Çelebi ve eserleri bunlardan sadece birkaçı… Arif Akçalı yazdı..

İlim ve kültür aşkının bir vefalı kalemi

 

Kitaba dayalı bilginin uzağında, ansiklopedilerin yazdıklarını vareste tutarak söylemek gerekir ki, Orhan Şaik Gökyay, Cumhuriyet sonrası Türkiyesinde, şair, yazar, dilci, Türkolog ve münekkit olarak önemli çabaların adamı olmak vasfını yüklenmiş bir portre halinde çıkar karşımıza. Her devrin hiç bitmeyen ‘maarif davası’ndan ziyade, işlediği konular, işaret ettiği meseleler bakımından oluşturduğu kuvvetli eleştirmen kimliği, bu noktada kalemini güçlü kılan tarafın ne olduğuna dair önemli bir fikir verir kendisine dair. Eserlerinde bu noktaya vurguda bulunması boşuna bir çaba olmayacaktır. Zira eski ile bağlarını koparmaya yüz tutmuş bir edebiyat ve düşünce anlayışının çok uzağında, yaşadığı zamanın öncesini hesap ederek çalışması, bilgisini ve bu bilgiye olan açlığını sürekli diri tutan başat unsur haline gelir.

Sadece edebiyat bahsinde değil, sosyal hayatın bütünlüğünde eskiye dair ne varsa, karanlık bir devirde ve devlet ricalinin emri doğrultusunda eskiyle olan bütün bağlar koparılır. Özellikle bu kopuştan kültür noktasında dil fazlasıyla hırpalanır. Latin alfabesinin neticesi olarak yaşayan, canlı kültürün bir katman olarak doğrudan hasıraltı edildiği bu fazlasıyla acıtan uygulamalar, söz konusu kopuşu bir devlet politikası haline getirdi. Edebiyat bahsinde, Orhan Şaik Gökyay’ın eski edebiyat için olumsuz hiçbir yaklaşımını görmüyoruz. Bilakis, unutulmaya yüz tutmuş önemli isimleri ve eserleri gün yüzüne çıkarmakla mevcut politikalara dolaylı olarak muhalif olduğunu anlamak mümkün. Zira aynı dönemin aynasında eser verenler arasında gördüğümüz Behçet Kemal, Kemalettin Kami, Vasfi Mahir, Yaşar Nabi, Cevdet Kudret, Kenan Hulusi, Muammer Lütfi gibi isimlerin bu meyanda hiçbir kaygı taşımadıkları hatta taşımak bir tarafa eskiye dair ne varsa üzerini örtmeye çalıştıklarına şahit oluyoruz.

Osmanlı devrinin pek gözde eserleri ve isimleriyle epey bir zaman teşrik-i mesai yapar

Bu çabanın gerisinde, Gökyay’ın yetişme yıllarında sıkı bir İslâmî eğitim ve anlayışla çevrelendiğini görmek mümkün. Bu varsayım, onun doğumunun hemen sonrası, öğretmen olan ve Nakşîbendi koluna intisab etmiş babası Mehmed Cevdet Efendi’nin kaleme aldığı nottan da anlaşılmaktadır: “Oğlum Hüseyin Vehbi 9 rebiülahır sene 1320 Salı günü ve 2 Temmuz 1318’de dünyaya ayak basmıştır. Yüce Allah onu keremiyle iman, iyilik ve tuttuğu işlerde zaferle ve bol bir rızıkla rızıklandırsın. Çünkü Allah’ın bağışlaması ve rahmeti geniştir. Ve kendisini kâmil, bilgin, akıllı, abdestinde namazında, dindar, Celâl, Cemal ve İkram sahibi olan yüce Allah’ın buyruklarını tutar, ulu Peygamber’in yolunda yürür, anasına ve babasına itaatli kılsın ve onun sonunu önünden hayırlı etsin.”

Hüseyin Vehbi daha sonraları, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Milli Eğitim Bakanlığı sırasında her öğrencinin bir Türk adı almasını zorunlu tutan genelgesi sonrası, öncelikle Orhan, ardından da çok sevdiği bir arkadaşının ismi olan Şaik’i alır. Soyadı kanunu ihdas edildiğindeyse Gökyay’ı seçer. (Oysa genelgeyi yayımlayan bakanın öncelikle kendi adına bakması gerekmez miydi?)

İlk gençlik zamanlarında bilmek, öğrenmek ve anlamak arzusunun peşine aruzla düşen Gökyay, şiirlerini çoğunlukla bu ölçüyle yazar. Oysa vezin ve koşmada daha başarılı olduğu bir gerçektir. Pek meşhur ‘Bu Vatan Kimin?’ şiiri, otuzbeşinden sonra kendisine şöhretin kapılarını sonuna kadar açmış olmakla beraber, açıkçası nesirleri şairliğini gölgede bırakmıştır. Titizliği ve dikkati sayesinde Türk edebiyatına muhtevasıyla göz dolduran eserler verdiğini rahatlıkla söylemek mümkün. Klasik kronoloji bir tarafa, Orhan Şaik Gökyay’ın eserlerinde yıl ve eser bağlamında bir kesişme söz konusu değildir. Yani yaşı ile ortaya koyduğu eserler arasında bir kıyas olarak nitelik farkı zamana göre değişkenlik göstermektedir.

Dil ve eski-yeni çatışmasının doruğa çıktığı devirlerde, otuzlu yaşlarında ortaya koyduğu çalışmalar ilerleyen yaşlarında gösterdiği çabalara nisbetle daha başarılı ve kalıcı olmuşlardır. Dedem Korkut Kitabı yanında Kâtip Çelebi’yle dost, Gelibolulu Mustafa Âlî muhibbi, Ahmed Rasim ve Molla Lütfî hayranıdır. Bütün bu çabaların aynı zamanda çatıştırdığı dil meselesinde, yeniye dair özel bir gayreti görünmediği gibi eskinin kuşatıcı, toparlayıcı ve dağıtıcı dilinin ahengini eserlerine özenle yansıtmıştır. Osmanlı devrinin pek gözde eserleri ve isimleriyle epey bir zaman teşrik-i mesai yapar. Mercimek Ahmed’in Kabusname’si, Evliya Çelebi’nin sekiz ciltlik Seyahatname’si, Mütercim Ahmed Asım’ın Burhan-ı Katı’sı, Âşık Çelebi’nin Tezkire’si sadece birkaçıdır. Almanca ve Fransızcaya hâkim, makalelerinde bu dillerin Osmanlıca üzerindeki etkilerine vakıf bir ilim aşkının örnekliğini gösterir.

Destursuz Bağa Girenler’i yazdı

Şiirlerini müsamerelerin, törenlerin, gösterilerin süslediği zamanlarda (şimdilerde pek geçer akçe olamasa gerek) daha çok gelişmemiş, üçüncü dünya ülkelerinin tasnif ettiği aydın-halk ikilemi arasında, yeteneğini halktan yana kullanmış ve fakat aydın olduğunu ise hakikati aramak ve bulmak lüksü içerisinde okumayı ve yazmayı son nefesine kadar sürdürerek göstermiştir. Bununla birlikte, sözünü ettiğimiz gayretkeşliğini göz önünde bulundurarak, Gökyay’ın millî kültür ve kimlik içerisinde, eserlerini acaba hangi açıdan değerlendirmek gerekir? Toplumsal birliğin dağıldığı, ümmet anlayışının ortadan kalktığı, ulus devlet anlayışının yerle bir olduğu bir tarih süreci içerisinde, Gökyay’ın aldığı eğitim ve bu eğitim anlayışına paralel olarak ortaya koyduğu eserler elbette bir mânaya dâhil edilmelidir. Bu mânanın günün değer yargıları içerisinde eğitim, sosyal hayat ve düşünce derinliği olarak etraflıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

Şüphesiz bağımsız bir düşüncenin ‘efradını cami ağyarını mani’ fehvasınca etkili olacağı aşikâr. Bu bilinçle kaleme aldığı eserlerini millî iştiyak, dinî hassasiyet ve şahsî tecrübe etrafında örgüleştiren Gökyay, Divan edebiyatının verimlerini titizlikle irdelemiş, dönemin önde gelen isimleriyle manevî bir ünsiyet kurmuştur. Alçak gönüllü şahsiyeti, zeki ve önyargısız üslûbuyla kapanan bir dönemin aynasında öncelikle Dede Korkut’u yayına hazırlar. Zekeriyyazade’nin Ferah Cerbe Savaşı, Dûçent-nâme, Tuhfetü’l Kibar fî Esfari’l-Bihar, Hâlâtu’l Kahire Mine’l Adâti’z-Zahire ise Kâtip Çelebi’nin, Gelibolulu Mustafa Âlî’nin, Molla Lûtfî’nin verimleri olarak Türkçe’ye kazandırılır.

Destursuz Bağa Girenler, Gökyay’ın toplam 47 eleştiri yazısını bir araya getirdiği çok önemli bir çalışması. Özellikle sahasında kalem oynatmaya niyetlenenleri kimi zaman oldukça sert ve haşin, kimi zaman ise kucaklayıcı ve yol gösterici bir üslûpla uyarıcı bir vazife üstlenir: “İşimizde hazırlıklı olmalıyız. Çünkü bir milletin varlığını kalem yerine, bilgisiz ve insafsız kazmalarla yok etmeye varacak çalışmalar bunlardan daha tesirli olamaz. Daha da kötüsü bu soydan emeksiz, bilgisiz, açıkçası çırpıştırma yapıtlar, okuyucuyu yanıltır ve onu kendi öz zenginliği ve kültür varlığı üzerinde umutsuzluğa sürükler; bu yüzden de onu, kendinden koparıp çok uzaklara atar…”

İlim ve kültür aşkının bu vefalı kalemini bir kez daha anarken, geçmişin hazinelerine olan aşkını takdir etmemek ne mümkün.

 

Arif Akçalı yazdı

Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2013, 15:12
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13