Hüzünlerin sultanı: Âdile Sultan

"Sâmiha Ayverdi tarafından “Kalbi gibi kesesi de halka açık evliya huylu bir kadındı.” diye anlatılan Âdile Sultan ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını gidermiş; sarnıçlar, kuyular, çeşmeler, şadırvanlar ve namazgâhlar yaptırmıştır." Esma Nur Altan yazdı.

Hüzünlerin sultanı: Âdile Sultan

Sâmiha Ayverdi tarafından “Kalbi gibi kesesi de halka açık evliya huylu bir kadındı.” diye anlatılan Âdile Sultan ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını gidermiş; sarnıçlar, kuyular, çeşmeler, şadırvanlar ve namazgâhlar yaptırmıştır.

Âdile Sultan yetmiş üç yıllık ömründe beş hükümdara şahitlik etmiş ve padişahlar tarafından hürmet gösterilen fikirlerine önem verilen bir sultan olmuştur. Hayırseverliği, vakarı ve samimiyetiyle de ön plana çıkmıştır. Devletine ve milletine yaptığı hayır işleriyle II. Abdulhamid döneminde “Şefkat Nişanı”na sahip olmuştur. Tüm bunların yanında çocukluk yıllarından itibaren en sevdiklerini bir bir kaybetmesi Âdile Sultan’ı hüzünlerin sultanı yapmıştır. Yaşadığı acılar ve teslimiyet kelimelere dökülerek onu divan sahibi şaire bir hanım hâline getirmiştir.

II. Mahmud’un kızı Âdile Sultan, 1826 yılında doğdu. Yeni doğan sultana yakışır bir şekilde doğum haberleri verildi, toplar patlatıldı ve hediyeler dağıtıldı. Annesi Zernigâr Hanım o dört yaşında iken vefat edince ölüm ile küçük yaşında tanışmış oldu. Babası küçük sultanı Nevfidan Hanım’a emanet etti ve mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetişmesini sağladı.[1] Annesinden sonra on üç yaşında babasını da kaybeden Âdile Sultan ile ağabeyi Abdulmecid ilgilendi. Sarayda Kur’an-ı Kerim, Arapça, Farsça, musiki, edebiyat ve hat dersleri alarak yetişti.

Neşetâbat Sarayı’nda bir gelin sultan

Yirmi yaşına geldiğinde Mehmed Ali Paşa ile bir hafta boyunca devam eden gösterişli bir düğün ile evlendi. Evlendikten sonra genel olarak Neşetâbâd Sarayı’nda otursa da bazen Kuruçeşme’deki yalıda, Kâğıthane, Çırağan, Validebağı ve Kandilli’deki saraylarda da oturmuştur. Eşine karşı olan muhabbeti şiirlerine de yansımıştır. Eşi ile yaşadığı bazı olaylara karşı sabırlı ve metanetini koruyan bir hanım olduğunu sultan hazinedarının yıllar sonra anlattığı bir hatıradan görmekteyiz:

“Âdile Sultan bir gün kalfasıyla beraber Hırka-ı Şerif ziyaretine giderken Atikali civarında abdest tazeleme lüzumu hissetmiş; o zamanlar âdet olup ayıp sayılmadığı için yol üzerindeki ve sahibini bilmedikleri bir konağın önünde arabalarını durdurarak mazeretlerini bildirmişler ve nezaketle karşılanmışlardır. Konağın hanımı o zamanın terbiyesi usulünce tanımadığı misafirlere havlu tutmuş, sonra da kahve ve şerbet ikram etmiştir. Kahve esnasında ev sahibi, misafirinin kim olduğunu öğrenmek istemiştir. Sultan tebdil gezdiğinden başka bir isim vermiştir. Ev sahibinin kim olduğunu sorunca da ’Cariyeniz, Kaptan-ı Derya Mehmed Ali Paşa’nın zevcesiyim.’ cevabını almıştır. Bu durum karşısında Âdile Sultan ciddiyetini ve samimiyetini koruyarak bir şey hissettirmemiştir. Teşekkürle ve güleryüzü ile kumasına veda ederek evden ayrılır.”

Yaşanılan bu durumdan eşinin hiçbir zaman haberi olmadığı söylenmektedir.

Bu evlilikten dört çocuğu olan Âdile Sultan üç çocuğunu küçükken kaybetmiş ve yine ölüm karşısına çıkmıştır. Hayriye adındaki kalan tek çocuğuna sıkıca bağlanarak onu en güzel şekilde yetiştirmeye çalışmıştır. 1868 yılında eşi Mehmed Ali Paşa vefat edince Âdile Sultan yine ölüm ile karşılaşır. Eşinin ölümü onu etkiler ama üç evladının acısından sonra sıkıca bağlandığı tek kızı Hayriye’yi de evlendirdikten bir müddet sonra verem hastalığından kaybedince Âdile Sultan’ın dünyaya olan bakışı değişir.[2]

Yetmiş üç senelik ömründe II. Mahmud, Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murad ve II. Abdülhamid’in saltanatını görmüştür. Bu süre zarfında annesini, babasını, eşini ve evlatlarını kaybetmiştir. Tüm bunlardan sonra bir de kardeşinin cinayetine şahit olmuştur.

İşte hüzünlerin sultanı oluşu da bu acıları yaşamasından gelir. Bu kayıplar Âdile Sultan’ın fani olan şeylerden Baki olana doğru daha fazla yönelmesine sebep olur ve Nakşibendi tarikatına bağlanır. Kızının da ölümüyle birlikte evinden türbe ziyaretleri dışında çıkmaz olur. Vefat edene kadar her sene Ramazan ayının son on gününde Eyüp Sultan Camii’nin özel bir bölümünde itikâfa girmeyi âdet edinir ve mülklerinin neredeyse tamamını hayır yapmada kullanır.

Cariyeleri ağlatan bir hanım

Hayatının başından beri ölüm imtihanı ile karşı karşıya kalan Âdile Sultan ciddi, güçlü ve açık sözlü bir hanımdır. Bir gün kardeşler arasında bir meselede münakaşa çıkar. Kardeşi Sultan Abdulaziz’e “Erkek doğsaydım şimdi sen değil ben padişahtım.” diyerek çıkıştığı bilinmektedir.[3]

Âdile Sultan, ömrü boyunca vakarı ve zarafetiyle ön plana çıkmış inançlı ve samimi bir hanımdır. Sultan Hamid’in kızı Ayşe Sultan büyük halası Âdile Sultan’dan bahsederken; ölümünden sonra saraya gelen cariyeleri ve ağaları, efendilerinin hikâyelerini, iyiliğini bize anlatırlarken gözyaşlarını zapt edemediklerini ve Abdülhamid’in halası geleceği zaman büyük hazırlıklar yaptırdığını söylemektedir.[4] 

Dönemin âlim ve şeyhlerine sarayının kapılarını her zaman açmıştır. Elinin değdiği her yerde geçtiğini belli eden ve ömrü boyunca hayır işlerinde öncülük eden bir hanımdır. On dört tane vakıf kurmuştur. Sâmiha Ayverdi tarafından “Kalbi gibi kesesi de halka açık evliyâ huylu bir kadındı.” diye anlatılan Âdile Sultan ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını gidermiş; sarnıçlar, kuyular, çeşmeler, şadırvanlar ve namazgâhlar yaptırmıştır. Sadece olduğu yerde değil Mekke ve Medine’de de ihtiyaç sahibi kadınlara barınmaları için haneler vakfetmiştir.

Divan sahibi tek hanım

Almış olduğu eğitimler ve ruhi yapısı Âdile Sultan’ı şair yapar. Yaşadıkları ve şiire olan ilgisi divan sahibi tek hanım şair olmasını sağlar. Âdile Sultan şiirlerinde acılarını kelimelere döker. Şiirlerini acı çeken ruhların acziyetini ve tevekkülü ifade ederek duygu yoğunluklu ve samimi şekilde yazmıştır.

Kızının ölümü üzerine yazdığı mersiye, acılarını kaleme aldığı şiirlerine örnektir:

“Gerçi dünyaya gelen mâlûmdur elbet göçer

Ah kıldı ol civan ve ol melek âdeme sefer

Sabrını lûtfet ilahî çün budur hükm-i kader

Gitti Hayriyem kerimem derdi geçti câne âh!”

Genellikle; kuvvetli bir imanı, Allah’a ve Peygambere aşkı, İslâm büyüklerine muhabbeti, tevbe, dua, tevekkül, aşk ve vatan sevgisi gibi konuları ele almıştır. Şiirlerinde kendini ispatlamaya çalışmaz; hatta bazı şiirlerinde teknik hatalar görülmektedir. Âdile Sultan’ın net kurallara uygun şiir yazmaktan ziyade duygu ve samimiyet gayesi taşıdığı görülmektedir. Şaire Sultan’ın bazı şiirleri de Şehnaz, Hüzzam ve Hicaz makamında bestelenmiştir.

“Yüzün mir’at-ı zât-ı kibriyâdır yâ Resûlallah,

Vücûdun mazhar-ı nûr-ı Hudâdır yâ Resûlallah,

Kabul eyle ânı aşkından âzâd eyleme bir an,

Kapanda Âdile kemter gedâdır yâ Resûlallah”

Peygamber aşkını en içten şekilde dile getirdiği bu dörtlük Şaire’nin bestelenen şiirlerinden birisidir. Şiir yazmasının yanı sıra edebiyata ve sanata olan iştiyakı onu Kanuni Sultan Süleyman’ın Muhibbi Divanı’nı ilk defa bastıran kişi olmaya yöneltmiştir. İskender Pala şiir dünyasına yapılan bu katkıyı “Ancak onun bize en büyük vakfı, atası Kanuni’nin divanına gösterdiği himmettir. Matbaa-i Osmaniye’de 236 sayfa hâlinde ‘Divan-ı Muhibbi’ adıyla neşrolunan bu eser o güne kadar bir hanım sultanın Türk kültürüne gösterdiği en büyük teveccühtür.” diyerek ifade eder.[5]

Kavuşma anı

1898 senesinde Âdile Sultan’ın her Ramazan ayının son on gününde itikâfa girme kararının tam otuzuncu yılıydı. İtikâfını tamamlayıp Ramazan bayramı için evine döndü ve odasına girdi. Cariyeleri odasından çıkmasını beklerken sabah olmasına rağmen Âdile Sultan odasından çıkmamış ve kimseyi yanına çağırmamıştı. Cariyeler telaşlanıp odasına girdiler ve onu secde hâlinde gördüler. Yanına yaklaşıp seslendiler ama kaldırmak isteyince saatler öncesinden ruhunu teslim ettiğini anladılar. Hüzünlerin Sultanı artık Rabbi'Sane kavuşmuştu.

73 yıllık bir ömür, tek tek giden canlar ve yapayalnız geçirilen Ramazanlar, bayramlar... Saraylarda yaşanılan yalnız günler... Yaşadığı acılara rağmen isyan etmeyip insanların acılarına merhem olmaya çalışan bir hanımın faniden bakiye olan yolculuğuna şahit olduk. Vefatıyla birlikte Osmanlı halkının yasa boğulması, cariyelerinin onu anlatırken gözyaşlarını tutamaması onun arkasında bıraktığı hoş sedanın göstergesi oldu bizler için. Âdile Sultan’ın imtihanı ölümdü, sevdiklerini kaybetmekti. O imtihanının kim tarafından verildiğinin farkında olarak teslimiyet gösterdi. Bizler de kendi dünyamızda farklı imtihanlardayız, hüzün diyarındayız. Peki, bu imtihanlar karşısında bizler nasılız?

Esma Nur Altan

Dipnot:

[1]Arif Kolay, Hayırsever, Dindar, Nazik ve Şâire Bir Padişah Kızı: Âdile Sultan, Cilt: 12, Sayı: 2, Yıl: 2017 (1-33)

[2] Talha Uğurluel, Saraydaki Yalnız Kadın https://www.youtube.com/watch?v=ALZihxMOG1E

[3] Ali Tüfekçi, Adile Sultan’ın Gözyaşları, Kalembaz, 2017

[4] Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci, Dünyadan Bir Adile Sultan Geçti, 2011

[5] Doç. Dr. Fatma Ahsen Turan, Adile Sultan, Türk Edebiyat İsimler Sözlüğü 2014

Yayın Tarihi: 23 Haziran 2021 Çarşamba 17:00
banner25
YORUM EKLE

banner26