banner17

Hoca Tahsin'i bilir misin

1850'lerin Paris'inde bir garip Hocaefendi idi...

Hoca Tahsin'i bilir misin

Öyle bir zât tasavvur buyurun ki babasının rıhlesinde “Elif” diyerek başlayan tahsil hayatı ruhunu teslim ederken sona ersin, pâyitaht medreselerinde ve Paris’te ilim talim etmiş olsun, kimileri onu pozitivist-materyalist-din karşıtı-modern kimileri de ehl-i sünnet-dindar-İslâm davası için çalışan bir mümin olarak tanımlasın, hakkında sarığıyla Paris’te bilardo oynadığı ama aynı zamanda Saint Pierre Kilisesi’nde kürsüye çıkıp yüksek sesle ezan okuduğuna, her fırsatta İslâm’ı tebliğ ettiğine dair rivâyetler olsun. Şu dünyada sahip olduğu tek varlığı kitapları ve öğrencileri olsun, garip geldiği bu âlemden bir mezar taşı bile olmadan göçüp gitsin.

Bahsettiğimiz kişi son dönem Osmanlı ilim adamlarından şer‘î ilimlerin yanı sıra tabiî ilimlere vukûfiyeti ve şairliği ile de bilinen Hoca Tahsin Efendi’dir. 1811’de Yanya vilayeti tevellütlü Hoca Efendi, tam anlamıyla nev-i şahsına münhasır bir şahsiyet ve onun tüm yaşamı ibretlik bir ilmî serüvenden ibaret.Hoca Tahsin Efendi

Dinî itikadını daha da kuvvetlendirmek için doğa bilimlerine yöneldi

Başta astronomi olmak üzere psikoloji, jeoloji, coğrafya gibi pek çok bilimde hem teorik hem tecrübî bilgi birikimine sahip olan Hoca Tahsin Efendi, bu bilimlerin Osmanlı topraklarında tanıtılmasında rol oynayan gayretkeş şahsiyetlerden biridir. Örneğin, Paris’te basılan “Mir‘atü’s-semâ” adlı bir gökyüzü haritası, “Nev Küre-i Arz” adlı bir yer küresi, “Saatnüma” adında bir “Bâsite” (Güneş saati) gibi teknik gereçleri ve Psiholoji yahut İlm-i Ruh, Esâs-ı İlm-i Hey’et, Tarih-i Tekvin yahut Hilkat gibi eserleri, modern Batı bilimlerini tanıtıcı ilk nüvelerden sayılırlar. “Benim ilm-i nâmütenahîye meyl ü teveccühüm bilakis hakkıyla dindar olmak ve aklımın batâlet ve aczini imtihan etmek içindi” diyerek tabiî ilimlere yönelmesinin dinî itikadını daha da kuvvetlendirmek amacıyla olduğunu ifade etmiştir. Dört kitabı, öğrencisi Nâdirî Fevzi tarafından Külliyât-ı Hoca Tahsin’den adı altında 1891-1892 yılları arasında yayınlanan Hoca Tahsin’in fen bilimlerine dair çeviri kitaplarının yanı sıra Mecmua-i Ulûm’da muhtelif konularda neşredilmiş pek çok yazısı da mevcuttur.

Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise

XIX. yüzyılın ikinci yarısı… Tanzimat ve Islahat Fermanları ilan edilmiştir. Elhâsıl, Osmanlı’nın Batının vaziyetinin iyice farkına vardığı ve özellikle de maarif alanında bir nevi “teyakkuz” durumuna geçtiği zamanlardır. İşte hâl tercümesinde kırklı yaşlarına kadar malumâtın yer almadığı Hoca Tahsin Efendi ile müşerref olmamızı sağlayan kayıtlar bu dönemlerden sonralara aittir. Hoca Tahsin Efendi’yi daha yakînen tanımak için hayatının Paris evresini bilmek gerekir. Medresede aldığı eğitim üzerine, pek meraklı olduğu hey’et ve nücûm da dâhil olmak üzere tabiî ilimleri öğrenmeye gittiği Paris, âlim sıfatının yanında “i‘tikadı bozuk” yaftasına düçâr olmasının da müsebbibidir.

1857’nin Mart ayında tahsil için Paris’e varan Osmanlı öğrencileri arasında 46 yaşında sarıklı, cübbeli bir Hoca Efendi de vardı. Islahat Fermanı, sonrasında sadece “ilm”ini almak üzere Avrupa’ya gönderilen öğrencilere, hem Arapça, Farsça, Türkçe ve İslâm ilimlerini öğretmek hem de dönünce Darülfünun’un modern bilimlerde uzmanlaşmış muallimlerinden biri olmak amacıyla tabiî ilimler tahsilinde bulunmak görevlerini derûhte etmişti. Hoca Tahsin Efendi’nin Paris’teki bir diğer görevi ise Paris’teki Osmanlı tebaasının imamlığı görevini ifa etmekti.

Hoca Efendi hem fakültelerde derslere girdiği hem de sanat ve kültür çevresiyle hemhâl olduğu Paris’e hayran kalmıştı. Bu hayranlığını “Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise/ Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e” dizeleriyle ifade eden Hoca Tahsin Efendi Paris’te on iki yıl ikamet etmiştir. Buna mukabil Avrupalıların hallerini beğenmediği de nakledilmiştir: “Onlar bize nisbeten ilerideler, lakin daha pek çok noksanları, daha pek çok ihtiyaçları vardır.”

“Mösyö Tahsin”

Hoca Paris’ten dönmeden şöhreti Dersaadet’e ulaşmıştı. Materyalist felsefeyi benimsediği, Paris kahvelerinin müdavimi olduğu, Namık Kemal başta olmak üzere Yeni Osmanlılarla dostluk kurduğu, bir ara sarığını çıkartıp hasır şapka taktığı ve bu nedenle bazılarınca “Mösyö Tahsin” ya da “Gavur Tahsin” olarak anıldığı, sarığıyla bilardo oynadığı, amelde ihmalkâr olduğu... Derken bu listeye Darülfünûn’daki bir olay da eklenmişti. Paris dönüşünde yeni açılan Darülfünûn müdürlüğüne tayin edilen Hoca Efendi, dersler başlamadan Ramazan geceleri teravihten sonra halka açık konferanslar verilmesine, burada halka fen bilimlerinin tanıtılmasına karar vermişti. Muhtelif rivayetlere göre ya Hoca Tahsin’in içinde güvercin olan bir fanusun havasını boşaltarak canlıların oksijensiz yaşayamadıklarını kanıtlamaya çalıştığı bir vakum deneyi ya da Cemaleddin Afganî’nin konuşmasında peygamberliği bir nevi sanata benzetmesi yüzünden hem Darülfünûn’dan atılmış hem de Darülfünûn kapatılmıştır. Benzer bir Hoca Tahsin Efendi'nin ikametgahıolay artık yetmişlerinde olan Hoca merhumun ömrünün geri kalanını geçirdiği daimi ikametgâhı, şimdiki Cağaloğlu Milli Eğitim Bakanlığı kitaplarının satıldığı Yusuf Efendi Sıbyan Mektebi’ne çekilip, oraya gelen talebelere tabiî ilimleri öğrettiği dönemlerde de yaşanmış, Hoca bu talebelerin itikadını bozmakla suçlanmıştır. Tüm bu yaşadıkları Hoca’yı çok derinden üzmüş, gittikçe bozulan sağlığının yanı sıra hasta yatağında bile bu ithamlara cevap verme ihtiyacı duymuştur.

Amelde kusuru var idiyse de… Heyhât! Kimin yok?

Sükût-ı hayale uğrayan Hoca Efendi kendisini tamamen ilmî araştırmalara ve öğrencileri eğitmeye adamıştır artık. Hem Hoca Tahsin’in bizzat kendisi hem de Şemseddin Sami, Abdülhak Hamid, Necip Asım gibi öğrencileri uğradığı haksızlıklara sitem etmişler ve her fırsatta bu ithamlara cevap vermişlerdir. Örneğin, Şemseddin Sami Hafta dergisinde “Hoca Tahsin” başlıklı bir yazı dizisi yayınlamış ve “Hoca Tahsin’in itikadı tam ve kâmil olduğuna benimle beraber şehadet edecek pek çok zevât bulunur; itikadsızlık ve dinsizlik ceheleden ve ilm-i kâzibden gelir, o ise âlim idi ve her ilm ve fennin kendi hakikatine varmıştı. Onun itikadsız olması mümkün olamazdı, çünkü tahsil etmiş olduğu ulûm ve fünûn ve nâil olmuş olduğu hakikat-i ahvâl-i kâinat buna mani idi. Onun ulûhiyete inanmaması nasıl mümkün olabilirdi ki kendisi Ârif-Billâh idi, o sırr-ı mutlaka âgâh olmuştu; ulûhiyet hakkında söylediği sözler ve beyan ettiği efkâr o kadar âlî, o kadar dakîk ve o kadar hakâyıkı câmi‘ idi ki en büyük tasavvuf ricâlinin sözleri kendisinin sözlerine nisbetle pek dûn kalırdı… Elhâsıl, Hoca’nın itikadı tâm ve kâmil idi, Hoca Tahsin Ârif Billâh bir âdem idi. Amelde kusuru var idiyse de… Heyhât! Kimin yok?” ifadeleriyle hocasını savunmuştur.

Hoca Tahsin Efendi
(+)

Sami, kendisini tanıyanlar hariç herkesin onu bu mesnetsiz sıfatlarla yaftaladığını, Hoca’nın Sokrates, Muhyiddin Arabî, İbn Sina, İbn Rüşd gibi ilim erbabıyla aynı kaderi paylaştığını belirtmiştir. Ayrıca Hoca’nın konuşmalarının başlıca konularından birinin de İslâm dini olduğunu, İslâm’ın medeniyet ve terakkiye mani olmadığını; bilakis terakkiye ancak İslâm ile nâil olunacağını ayetler, hadisler ve ahkâm-ı şer‘iye ile ispat ettiğini söylemiş, hatta Alman Paul Grünfeld ile Allah’ın varlığına dair bir tartışmasını ve tartışmanın akabinde Grünfeld’in, “Sizin itikadsız ve ulûhiyete inanmaz olduğunuzu işitmiştim, halbuki sizde bunun büsbütün hilâfında bir fikir ve itikad görüyorum.” dediğini aktarmıştır. Bir diğer öğrencisi Necip Asım ise Hoca merhumun eserlerinde hakayık-ı ilmiyeyi ayetlerle teyit ettiğini, daima mu‘tekid göründüğünü vurgulamıştır. Hoca Efendi’nin bizzat kendisi vefatından birkaç gün önce yapılan bir röportajında bu iddialara;  “Halbuki ben Hakk Teâlâ’yı benim aleyhimde bulunanlardan iyi bilirim. Çünkü kendisini bilerek ve tanıyarak secde ederim. Hazret-i Muhammed Efendimize en sadık en muhibb bir bendeyim. Her vakit meddâhım” cevabını vermiştir. Ayrıca bazı günümüz düşünürleri, Hoca Tahsin Efendi’nin eserlerinde ima yoluyla dahi İslâm’a aykırı, ruhu inkâr eden materyalist bir tutuma rastlamadıklarını ve Hoca Efendi’nin felsefî ve metafizik görüşlerini ayet ve hadislerle desteklediğini belirtmişlerdir.

Hoca’nın İslâm dünyasının Batı karşısındaki durumundan rahatsız, İslâm âleminin yeniden uyanması ve Müslümanların yakınlaşması idealini kuran bir mümin olduğu da nakledilmektedir. Batı’dan devamlı zarar gören İslâm dünyasının uyandırılması için “Cemiyet-i İttihâd-ı İslâmiyye” adlı bir cemiyet kurmak istemiştir fakat Batı’nın dikkatini çekmemek için adını “Memâlik-i İslâmiyye Coğrafya Cemiyeti” adının verildiği rivayet edilir. Hoca’nın bu cemiyetin kurulmasında mahzur görenlere, Protestan ve Katolik misyonerler nasıl dinlerini yayabiliyorlarsa aynı hakka Müslümanların da sahip oldukları cevabını vermesi ve gerek Avrupa’da gerekse İstanbul’da çeşitli vesilelerle İslâm’ı tebliğe çalışması da onun materyalist ya da dinsiz olmadığına kanıt olarak zikredilmektedir. Ayrıca İttihad-ı İslâm fikri çerçevesinde Müslümanları uyarmak ve bu fikri yaymak için Arafat’ta okunmak üzere yazılar yazdığı ve bunların Arapça, Acemce, Javaca gibi çeşitli dillere tercüme edilmesini ümit ettiği de aktarılmaktadır.

Hoca Tahsin Efendi
(+)

Fuzalâ-yı be-nâmdan bir hoca efendi

Şemseddin Sami’nin ifadesiyle Arabî, Farsî ve Türkî edebiyatında yed-i tûlâsı olup, pek nükteli ve sanatlı şiir ve tarih söylemeye, pek büyük bir fasâhâtla nesir yazmaya muktedir olan Hoca Tahsin Efendi’nin manzum eserlerinin çoğu kâinatın tetkikâtına, ilme dairdir. Mesela, hasta yatağında yazdığı ve “Fuzalâ-yı Be-nâmdan Bir Marîzin Eser-i Hazînidir” adıyla yayımlanan felsefî şiiri, Hoca Tahsin’in ölüm karşısındaki çaresizliğini, ruh-beden ilişkisi bağlamında ruhun bedenden ayrılarak dâr-ı bekâya varacağını betimler. Son dönem Osmanlı şairleri arasında zikredilen Hoca’nın, birçok esnafın duvarlarında yer alan, dillere pelesenk olmuş nükteli ifadelerinden bir kaçı şöyledir:

Darülfünûn’daki görevine son verilmesine binaen bir beyiti:

Cehalet mültezem, kesb-i kemâldir cünhamız bildim

İlâhi, cürm-i tahsil-i ilmden tevbeler olsun

Dinden çıktığına dair söylentilere cevaben:

Bana bî-din dedi erbâb-ı garaz

İrtikâb eylediler kizbi heman

Ben dahi onlara dindar dedim

Yalanın karşılığı oldu yalan

Necip Asım’ın İstanbul’a ilk geldiği zamanlar levha halinde asılmış olduğu halde her yerde rastladığını belirttiği Hoca Tahsin’e ait kıt‘a:

Kitab-ı âlemin evrakıdır eb‘âd-ı nâmahdûd

Sutûr-ı hadisât-ı dehrdir a‘sâr-ı nâma‘dûd

Yazılmış dest-gâh-ı levh-i mahfuz-ı tabiatta

Mücessem lafz-ı manidardır âlemde her mevcud

Hoca’nın bir gece Galata köprüsünden geçerken Beyoğlu’nun şaşaası ve İstanbul’un sönüklüğü karşısında serdettiği “Bu, cennet ile cehennem arasında köprüdür” meâlindeki “Hâzâ sırât-ı mustakîm, beyne’n-naîm ve’l-cehîm” mısraı da son derece manidârdır.Hoca Tahsin Efendi

Yarım asır sürmüş bir dersten ibaret ömür

Sadece ilmî ve meslekî hayatı hakkında bilgi sahibi olabildiğimiz Hoca Tahsin Efendi’ye dair hususî bilgiler Şemseddin Sami gibi vefalı öğrencileri vasıtasıyla aktarılmıştır. Hocasının itikadı sağlam bir mümin olduğuna dair ifadelerin yanı sıra onun ilim aşkını şu şekilde tasvir eder: “Kendini düşünmeye, kendine bakmaya vakit bulamazdı; zihninde, fikrinde, kalbindeki, büyük büyük şeyleri bırakıp da, kendi cism ü şahsıyla uğraşmaya tenezzül etmeyi bir züll ve hakaret addederdi. Sarığı perişan, cübbesi toz içinde, şalvarının paçaları çarpık, saçları, tırnakları birçok vakitten beri kesilmemiş. İntizamı nezâfeti, sevmez âdem değildi, hükemâ-yı kelbiyyûnun mezheb ve mesleğinde değildi, lakin kendini düşünmeye vakti yoktu; eline para geçince, kitap ve edevât-ı fenniyeye sarf eder ve yalnız karnı acıktığı vakit, yemek yemeği düşünüp, çok defa ekmek peynir yer idi. Yatağının karşısında elektrik makinası, üstünde uzun bir rasad, başında bir dürbün, ayağında bir hurdebîn, elinde bir kitap olduğu halde, uyurdu; duvarlarla tavan tarih-i tabiî, ilmü’l-arz, coğrafya-yı siyasi ve tabiî, hey’et, hikmet, kimya resim ve şekilleriyle mestûr idi, sanki o medrese-i tabiat ve kâinatın küçük mikyâsda bir resmi idi.”

Benzer ifadeleri Bereketzâde İsmail Hakkı da serdetmiştir: “Hubb-i ilme dünyanın âlâyişini feda etmiş, fikrî mesâili âliye-i ulûma, esrar-ı fıtratın tedkikâtına dalmış, kalbi saf ve berrak bir feylosof-ı hakikatşinas idi.”

Sevenlerinin ifadesiyle sabûr, kânî ve bütün âlemin hayr-hâhı olan Hoca Tahsin Efendi, muzdarip olduğu verem illetinden kurtulamayarak 1881’de vefat etmiş ve Erenköy Sahra-yı Cedîd mezarlığına defnolunmuştur. Bir Fatiha okuyalım diye ziyaret ettiğimiz mezarlıktaki birçok sahipsiz meftâ gibi Hoca Efendi’nin kabrine hatta ters-yüz olmuş niceleri arasında bir mezar taşına bile tesadüf edemedik. Sonra düşündük yaşamında gösterilmeyen itibar, öldüğünde iade edilir mi diye. Bir nebze olsun kendimizi affettirmiş olmanın temennisiyle…

Rahimallahu Rahmeten Vâsiaten

 

Şeyma Turan hatırlattı

GYY'nin notu: Sitemizde İslam dünyası, İslam âlemi gibi tamlamalara karşı mesafeli durmayı bilinçli bir tavırla tercih ediyoruz. Bu ilme ömrünü vermiş bir büyüğe ilişkin haber metnimizde İslam dünyası, İslam âlemi tamlamalarını kaldırmadık. Değerli büyüğümüz Mehmed Akif'in bile, Said Nursi'nin, Nurettin Topçu'nun bile kendisini kurtaramadığı modernist bakış açısının Hoca Tahsin Efendi'yi de bırakmadığını görüyoruz. Bu kusura düşmüş olmaları onların bizim gözümüzdeki kıymetini asla düşürmez! Düşürmeyecektir! Onlar bizlerin öncüleridir! Onlar bir yanlış sorunun (Müslümanlar neden geri kaldı sorusu) cevabı için ömürlerini vermiş kahramanlardır! Sorularındaki yanlışlığı görüyor, yine de ellerinden öpüyoruz!

Güncelleme Tarihi: 15 Ocak 2011, 17:49
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20