Hikâyeleriyle Muhsin Çelebileri aradı hep

Ömer Seyfettin’in, sonradan, yazdıklarını şu ya da bu şekilde kullananların yapıp ettikleriyle de bir ilgisi yoktur. Sade bir dille, içinden kan akan ama bir o kadar da temiz hikâyeler yazmıştır, hepsi bu..

Hikâyeleriyle Muhsin Çelebileri aradı hep

 

Ömer Seyfettin'in kimdir? Milli Edebiyatın kurucularından sayılacak kadar yetenekli bir yazar mıdır sadece, vazife bilinci içinde cepheden cepheye koşan bir asker midir, yoksa bir sporu, özellikle dövüş sporlarından birini -boksu- seven ve bir anlamda profesyonel biçimde boks yapan, yazan, çizen, konuşan ve 36 yaşında ölüp giden atletik bir Türk genci midir?

Onun, milliyetçi söylemi neredeyse bir kahramanlık edebiyatı haline gelecek biçimde bağıra çağıra en yüksek perdeden bir sesle söylemiş olması nereye kadar doğru ya da nereye kadar yanlıştır? Bu ülkeye Ömer Seyfettinvari bir milliyetçi edebiyat gerekli değil midir, gerekli ise eğer bu gereğin ölçüsünü hangi kritere göre değerlendirmek gerekir ya da lüzumundan fazla bir milliyetçilik söz konusuysa bu milliyetçi duyarlılığın ölçüsünü ve sınırını hangi edebî, insanî, ilmî kriterlere göre belirleyebiliriz?.

Ömer Seyfettin hakkında her iki ucu da biri birine karşıt olarak keskinleştirilip parlatılan, bir yandaki Halil Berktay ve Murat Belge kaynaklı muhalif eleştirel, karşıt söylemle, diğer yandaki daha çok akademi kaynaklı resmi ve sınırlı övgü söylemleriyle kayda değer bir Ömer Seyfettin portresi meydana getirip bu portre üzerinde konuşabilmek ne kadar mümkündür?

Onu esir düşmüş bir Türk yazar olarak görmek daha anlamlı bir seçim değil mi?Ömer Seyfettin

Elbette gerek Ömer Seyfettin ve gerekse hikâyelerine yerleştirdiği tip ve karakterler hakkında enine boyuna konuşmak, farklı bakış açılarıyla bu karakterleri farklı biçimlerde çözümlemek hem mümkün hem de gereklidir, ancak onun bütünüyle bir döneme (Batı’nın önce kendini sonra da dört bir yanı kana boğduğu Birinci Dünya Savaşı dönemine) yönelerek şekillendirmiş olduğu bu yazınsal durumdan eleştirel ya da olumsal manada bir siyasal söylem çıkarmak ne kadar anlamlı ve gereklidir?

Zira her şeyden önce, karşımızda onun hiç de bilgisi ve katkısı olmayan bir adlandırmayla Millî Edebiyat dönemi diye çok sonradan adlandırılan bir dönemde yazmış olmaktan başka bir katkısı ya da varsa bir kusuru söz konusu değildir.

Tabir yerinde olursa, memleketin namus, şeref ve haysiyet derdine düştüğü, düşmanın hançerini memleketin bağrına saplamaya uğraştığı bir zamanda doğmuş ve yaşamış olması, onu, yazınsal kabiliyetini bir biçimde kullanmaya yöneltmiş, bundan da öte fiilen savaşa katılıp çarpışmış, esir düşmüş bir Türk yazar olarak görmek daha anlamlı bir seçim değil midir?

Bütün bu soruları yok sayarak, bugün için birilerinin çok kötü biçimdeki bir etnisite anlayışı, kavmiyetçilik ve faşizm anlamına gelebilecek aşırı milliyetçilikle ve bunların yedeğine takılmış haldeki bir sistem savunusu ile kendilerine yer edinmeye çalıştıkları oldukça berbat biçimlerde daha genel menfaatçi ve faşist bir söylemin temeline bir Ömer Seyfettin heykeli dikerek o heykele karşı ilenmek ve belki bugün yaşasaydı hiç birine itibar etmeyeceği bu tür kerameti kendinden malül hallere bakarak onu faşistlerin faşisti bir yazar saymak ne kadar anlamlıdır?

Türkün dünya haritasından silinmek istendiği bir devirde, en basit ve kaba tarifiyle yedi düvelin gözünü vatan toprağına diktiği bir zamanda yaşamış olmak ve olup bitenler karşısında bugün bir benzerini, çok daha oylumlu ve çok daha derin ve farklı biçimde değerli şair İsmet Özel’de göreceğimiz biçimde, ‘ey Türkoğlu Türk, ey kahraman Türk, sen…’ diye hançeresinden yüksek sesle çıkarmış olduğu bu sesle yerinden doğrulmaya çağırışına bakarak ‘Ey faşist oğlu faşist Ömer Seyfettin, sen…’ diyerek anmaya, adlandırmaya ve tarif etmeye çalışmak ne kadar anlamlıdır?

Konusunu tarihten alan ve anlamını da yine orada bulması gereken hikâyeler

Ömer SeyfettinMurat Belge’ye ya da Halil Berktay’a uyarak söyleyecek olursak, tarihin çeşitli devirlerinde başka ülkelerdeki kahramanlık anlatılarına benzer örneklere bakarak, Ömer Seyfettin’i ve kahramanlarını bunlara benzeterek bir şeyler çıkarsamak adına bütün bütüne olumsuzlamak yerine, sözgelimi İskoç yazar W. Scott’un kahramanlarını, Polonya’da H.Sienkiewicz’in tarihsel onur timsallerini, Çekoslovak A.Jirasek’in milli gurur yüklü karakterlerini bir zamanın ve bir dönemin ürünü olarak görüp kendi hallerinde kabul etmek yerine bunlardan bu zamana özgü bir eleştiri ya da övgü çıkarmaya çalışmak her şeyden önce bu yazarlar gibi Ömer Seyfettin’e de haksızlık olmayacak mıdır?

Batı’daki söylem biçimiyle Britanya hinterlandında Baskça seslendirilmiş şekliyle kökenine Tanrı’nın ve onun dileğinin yerleştirildiği ‘Jingoizm’ de diyebileceğimiz ve ölçüsünü kaybettiğinde millet ve milliyet bir yana insanı bile hiçe sayan bir söylemden; belki hikâyelerini yazarken Ömer Seyfettin’in aklına bile gelemeyecek bir kan akıtma ve can alma arzusuyla şekillenen, durduk yerdeki kanlı canlı, asmalı kesmeli bir söylemden ona da bir pay çıkararak tarif etmeye çalışmak ne işimize yarar?

Bunun ya da bunların yerine Ömer Seyfettin’in konusunu tarihten alan ve anlamını da yine orada bulması gereken hikâyelerinde geçen kahramanlarından sözgelimi; ‘Başını Vermeyen Şehit’in Deli Mehmet’inden, ‘Topuz’un komutanından, ‘Diyet’in Koca Ali’sinden, ‘Ferman’ın Tosun Bey’inden, ‘Pembe İncili Kaftan’ın Muhsin Çelebi’sinden, ‘Teselli’nin İskender Çelebi’sinden ya da ‘Nadan’ın Köse Vezir’inden ciddi biçimde birer insanlık anlatısı, yüce değerleri savunan birer insan tiplemesini görüp çıkaramaz mıyız?

Bunlardan da öte, Ömer Seyfettin’in bütün bu kahramanlarına bakarak, tıpkı bugün için o kahramanları kötü bir milliyetçilik ve faşizmin kaynağı olarak nitelendirmeye benzer biçimde kendi siyasal tercihinin, topluluğunun, partisinin vatan, devlet, kahramanlık, fazilet ve millet vurgusuna eklemleyerek güya bir Ömer Seyfettin seviciliğine kalkışarak onu da kendisi gibi göstermeye çalışmak biri birini amansızca tamamlayan bir parsa toplama kaygısının ürünü değil midir?

İşte bu sebeplerden dolayı, bugün için Ömer Seyfettin, onu samimi bir biçimde okuyup anlamaya çalışan bir avuç insan dışında tam bir tüketim nesnesi haline getirilmiş haldedir. O kadar ki, bir yanda yaptıkları hiçbir şey bir fazilete, erdeme, ahlaka ve bu ülkeyi topyekün kucaklamaya yetmeyen ve yaramayan kötücül milliyetçilikle arızalanmış kitlelerin ona sahip çıkma biçimlerinden dolayı, ona başka yerlerden bakanların da Ömer Seyfettin’i sanki onlara benzeyen biri olarak tarif etmeye çalışmaları ne kadar hazindir.

Yaşadığı zamanın farkında olan birisidir Ömer SeyfettinÖmer Seyfettin

Onun hikâyelerini okurken bakılması gereken hususların başında insan gerçeği gelir. Bu ana gerçeğe ek olarak yaşadığı devrin gereği olarak öne çıkardığı bir milli kimlik, bir geçmiş özlemi ve fazilet ve kahramanlık arayışı dikkati çeker.

Her şeyden önce Ömer Seyfettin bir askerdir, Balkanlar’da geçen onca zaman ve mücadele onu bir şekilde bilemiş, gözünün önünde olup biten pek çok şey kendine özel bir dil ve tahkiye biçimi kazandırmıştır ona. Bu dil ve bu tahkiye kimi zaman aşırıdır, kimi zaman ölçüyü kaçıracak biçimde duygusal ve tek yönlüdür ama onun yaşadığı zamanda olup biten tüm ihanetler, vahşetler, isyanlar da tıpkı onun dilini yerleştirdiği bu darlık gibi dar ve tek yönlü bir gerçeklik içindedir.

Ömer Seyfettin’in dili işte bu kanamalı ve yaralı gerçeklik yüzünden kanamalı ve yaralı bir dildir. Bütün bu yaralı ve kanamalı haliyle kendini tam bir Türk olarak hissetmesi ise, belki en yakınında bulduğu bir merhem gibi onu Türk tarihine yönlendirmiş ama bu yönleniş ondaki evrensel insanî değerleri yok sayacak bir biçimde olmamıştır. Yaşadığı zamanın farkında olan birisidir Ömer Seyfettin. Bu zamana, bu zamanda yaşadığı yere ve bu yere reva görülen ihanet, aşağılama ve zulme bakarak da yaşadığı zamanı epeyce hırsla tarif etmiştir. Onun Türk’e atfettiği yücelik ve kahramanlık en düz anlamıyla insanın sahip olması gereken yüce değerlerdir.

Gözünün önünde bir devlet elden çıkmaktadır, ona göre bu devlet son devlettir ve her ne pahasına olursa olsun ona sahip çıkmak gerekmektedir. Bunu yapacak olanlar ise, erdemli, faziletli, karşılık beklemeyen, onur timsali kahramanlardır ancak.

İşte Ömer Seyfettin’i Ömer Seyfettin olmaya zorlayan bu haller tam olarak anlaşılmadıkça, onu hastalıklı ve yağ damlayan sloganlara sararak sevmek de, daha farklı sloganlarla yerin dibine batırmaya çalışmak da, tıpkı sokaklarında Hırant Dink isimli masum bir Ermeni’nin öldürüldüğü bir ülkede olup biten hiçbir şeyin tam olarak anlaşılamayacağı gibi tam olarak anlaşılamayacaktır.

Son tahlilde, söyleyeceğini söylemiş, yazacağını yazmış ve genç yaşında göçüp gitmiş bir adamdır Ömer Seyfettin. Sonradan, yazdıklarını şu ya da bu şekilde kullananların yapıp ettikleriyle de bir ilgisi yoktur. Sade bir dille, içinden kan akan ama bir o kadar da temiz hikâyeler yazmıştır, hepsi bu…

 

Şahin Torun yazdı

Yayın Tarihi: 07 Mart 2013 Perşembe 12:04 Güncelleme Tarihi: 07 Mart 2013, 12:19
banner25
YORUM EKLE

banner26