Hikmet ve hekimlik birleşmişti onda!

İbn-i Sina'yı hepimiz bildiğimizi sanırız ama daha eserlerini bile elimize almamışızdır.

Hikmet ve hekimlik birleşmişti onda!

Hemedan’da bir sabah ezanı

Rivayet odur ki; hem filozof hem hekim olan büyük bilgeye neden peygamberlik davasına kalkışmadığı sorulur. Rivayet ya bu, büyük bilge kendisini böyle bir davada yalnız bırakmayacağını dile getiren talebesine büyük bir vakar eşliğinde sonra cevap vereceğini belirtir. Kim bilir belki de nerden ve nasıl başlayacağını, hangi iddiayı dillendireceğini ve nasıl bir keramet göstereceğini ölçüp biçecektir. Vakit ne kadar geçer bilinmez lakin soğuk bir gecede suali eyleyen talebeden bir bardak su isteyen bilge ne dediyse suya kavuşamaz. Ama Hemedan’da o soğuk sabah, 400 yıl öncenin aşkına giderek bir gerçeği öğrenir. Peygamber olmak; ilimle, kuvvetle ya da sıkı destekçilerle olacak bir şey değildir; çünkü o sırada okunan yanık bir ezanda gerçek bir aşk hiçbir karşılık beklenmeden dile gelmekte ve 400 yıl önceki peygamber tesiri bu soğuk sabahta dahi eksilmeden devam etmektedir. Ve bilge hayatta olmasına rağmen bir bardak su için sözünü geçiremediği öğrencisine hitaben: “Benim sözümün bu kadarcık bile tesiri olmuyor. Şu halde ben hangi kuvvetle peygamberlik iddiasında bulunurum.” der.

Ölerek ölümsüzleşmek

Tabi rivayetler hoştur, gerçek oldukları ya da olamayacakları da çoğu zaman başka rivayetlerin mahkumudur. İster inanın ister inanmayın bunların altında ufak da olsa bir doğruluk payı vardır. Nitekim A. Sühey Ünver bu durumu şöyle açıklar: “… Hele Şarkta uydurma efsane yapılmamıştır. Bunların mutlaka bir aslı vardır. Lakin zamanla nakloluna oluna böyle şekillere girmiştir.” İşte çeşitli şekillerde, farklı unsurlar eşliğinde; ama aynı sonucu dile getiren bu efsane, aslında ismi efsaneleşmiş bir bilgenin hayatından sadece acabalara dair bir kesit. O ki hayatına başladığı Buhara’da Hüseyin, sonraları dedesinin adı olan Sînâ, oğlundan ötürü Ebu Ali ve Batının büyük keşfi ile Avicenna ya da kısaca ölümsüzlüğü ölerek ölümden kurtulmakta bulan İbn-i Sînâ’dır.

İlmin en esrarlı hudutlarında

Günümüzde yaşayan tek hekim olmak, geçmişte efsaneleşmiş bir hayatın sahibi olmakla ne kadar ilintili ise İbn-i Sînâ için de bugün hayatta olmak o derece önemlidir sanki. Bir şeyleri çoktan geride bırakan, uyguladığı tedaviler, araştırmalarla hiçbir yerlere sığmayan ve hakkındaki sayısız rivayetler eşliğinde halen bir yerlerde hareket halinde yaşayan ünlü hekimin ilminin sınırı ise başka bir rivayet ile erişilmez gösterilir. Gerçekte erişilmez midir bilinmez; lakin gerçek olan, herkeslerin uykuda olduğu zamanlarda o ilmin en esrarlı hudutlarında aç ve susuz mağara hikayesindeki gibi dünyadan bihaber ilim tahsil etmektedir. Anlayamadığı, içinden çıkamadığı pek çok konuyu kısa süreli uykularının ardında çözdüğü kendi ifadesi olarak yansır. El Kanun fit-Tıb kitabiyle Tıp Dünyasında büyük bir şöhreti olan Ebu Ali Sina’nın yayılan şöhreti her büyük şöhretin başına gelen iftira ve çekememezliklere karışmaktan da uzak olmaz. Neticede kendi bundan sonraki durumu şöyle anlatır: “büyüyünce hiçbir şehir beni içine almaz oldu, kıymet kazanınca beni alacak müşteri çıkmaz oldu”

Hiçbir şey bilmiyormuş!

Bir dönemi böyle geçiren hekim, özel hayatındaki pek çok çalkantı ve düzensizliğe rağmen (!) eserlerini vermeye, öğrenci yetiştirmeye devam eder. Bu dönemde tam bir şarap tutkunu olduğu kendini bu illetten alamadığı rivayet edilir. Doğru mudur, kim bilir? Şaraba dair beyitleri vardır; tabi çeviriler, ifadeler ve anlam yerinde ise. Ancak şu sözlerin sahibi pek ayık değildir herhalde! “Ey Rabbim seni bilmek husûsunda şimdiye kadar elde ettiğim ilim ve mârifet şöyle iyice düşündüm, tahlil ettim. Bildim ve anladım ki hiçbir şey bilinmemiş ve hiçbir şey anlaşılmamıştır….” Tabi ‘hakkında söylenenler onun için ne denli önemlidir’ derseniz; sözleri, dik kişiliğinin yansıması beyanındadır: “Bir kimse kendinin ne olduğunu bildikten sonra kendisini bilmeyenlerin onun hakkında söylemekte oldukları sözlerin onun nazarında hiçbir tesiri yoktur.”

Perde ardındaki gizlenmiş ve bilinmemiş sözün kalmadığı İbn-i Sînâ, sırların içindeki o bilinmedik ve anlaşılmadık az şeyin içinde kaldığı yerden hayatına devam etmek ister de saçına sakalına düşen aklar, gençliğine çok da itibar etmez. ‘Boya’ derler,  ama cevap nettir:  “Ben bu ihtiyarlığı, bu ak saç ve sakalı diri olarak üzerimde taşımak istemiyorum. Bir de onları siyah boyaların altına gömüp ölü olarak nasıl taşıyayım?”

İşte bu kadar’…

İran’ın Hemedan beldesinde meftun olan Ebu Ali Sina; hem Batı hem Doğu için halen derin bir kaynaktır. Yazdığı makaleler, risaleler, mektuplar, ilmi / tıbbi / felsefi muazzam eserler ve tabiî ki sayısız şiirleri, bir hekim şair olarak onu ayrı bir yere koyar. Süheyl Ünver onu şöyle tarif eder: “ zaman bir ağız ise Ebu Ali Sina onun dilidir” Değil midir ki “ey beni hasta olmayan gözleriyle hasta eden güzel. Senin gözlerin beni hasta ettiği gibi aynı zamanda benim hastalığımın dermanı da onlardır” daha öteye söze hacet bırakmaz. Ve çeker gider “Hey uyuyanlar! Kıyamet koptu. Uykudan uyanın. Kendinizi haramdan çekin. Yanak süt gibi olunca şarabı iki elden bırak. Çünkü bir bardakta sütle şarabı beraber bulunduramaz. İhtiyarlık kendisini göstermiş, sabah meydana çıkmış. Hey kavim!.. Ben size bugün nasihat ettim. İşte bu kadar.”

Not: İbn-i Sina'nın romanını okumak isteyenler Nurullah Larudi'nin çevirisi İnsan yayınlarından çıkan Batışı Olmayan Güneş isimli romanını öneririz.

Huma Bayrak hatırlattı

 

Güncelleme Tarihi: 28 Ağustos 2019, 14:36
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26