banner17

Hey gidi Hasan ağabey hey

İnsan asıl ölümü, unutulduğunda yaşar, der bir düşünür... İsmail Bingöl, 31 Ağustos 2000 tarihinde aramızdan ayrılan yazar ve şair Hasan Ali Kasır’ı yazdı.

Hey gidi Hasan ağabey hey

Can ipini tem yününde

Saran kirmen ular bir gün

Sulu yalçınlar önünde

Açılan gül solar bir gün...

Seyrani

Yıllardır yazıyor olsanız da, yazmak ve hele de bir yazıya başlangıç yapmak yine de zor iş... Bir de, her yazışta yaptığınız işin altından lâyıkıyla kalkmak duygusu peşinizi bir türlü bırakmıyorsa... O zaman işiniz daha zor. Hele de, bir dostun, yılları paylaştığınız, aynı koridorlarda koşuşturup durduğunuz ve aynı işi yaptığınız birinin ardından yazmak,  kelimelerle irtibat kurmanın güçlüğünü iki katına çıkarıyor. Ve belki söylemesi kolay değil ama içinizi, tarif edilmesi güç bir burukluk sarıyor. Daha doğrusu, bir kaybedişten dolayı içinizde daima gizli olan burukluğu, onu anlatmaya çalıştığınız satırlar işte böyle açığa çıkarıp, itiraf noktasına getiriyor. Ne var ki, eserleriyle birçok yerde karşınıza çıktığında ise, çelişkiye kapılan içinizin bir hoş olması da mümkün.

Bu arada yine söylemek gerekir ki; artık nefes alıp vermeyen ve bu dünyanın dağdağasından kopup gitmiş birinin ardından yazarken, sizin için her zaman önemli olan yazma işi, içinizdeki fanilik hissiyle birleşerek gözünüzdeki önemini kaybediyor. Ancak, hatıralara gösterilmesi gereken vefa duygusuyla eliniz kaleme varıyor ve filmi geriye sararak, kafanızdakileri kâğıda dökmeye başlıyorsunuz.

1988 yılının Mart ayı... Artık Erzurum’dayım... İki yılı aşkın bir süre devam eden mecburi gurbet hayatım son bulmuştu. Yeni bir iş, yeni yüzler ve yeni bir mekân... Geceli gündüzlü sıkı bir çalışmanın ardından 1 Nisan 1988 tarihinde TRT Erzurum Radyosu’nda program yapımcısı olarak göreve başlamıştım. Çalışma arkadaşlarımdan bazılarının isimlerini, daha önceki çalışma ve bu imtihanlara girme yerim olan Ankara’da, yine TRT’de çalışan bir ağabeyimizden duymuştum. Bunlardan biri de Hasan Ali Kasır’dı. Radyoya geldiğimde ise, hepsi bir arada ve büyükçe bir odada oturan prodüktörlerin sayısı beş kişiydi ve yıllardır bu açıdan oldukça sıkıntı çeken Erzurum Radyosu için iyi bir sayıydı. Benimle birlikte sayı altıyı buldu ve o büyükçe odaya sığmaz olduğumuzdan, rahmetli Hasan ağabeyle, bir başka odaya geçmek zorunda kaldık. Böylece oda arkadaşı olmuştuk ve ilk yazdığım radyo programlarında bir anlamda benim kılavuzum olmuştu da denebilir onun için...

Unutulmayan ilk seyahat

1988 yılı Nisan ayının ortalarına doğru ses kayıt ve program için Muş’a yaptığımız seyahati, herhalde, ilk olduğu için, aradan yıllar geçmesine rağmen daha dün gibi hatırlıyorum. Kurtuluş günü için validen, belediye başkanından ve diğer programlar için bazı kamu kuruluşlarını dolaşarak, oralardaki elemanlardan ses alışımız, şimdi bu yazıyı yazarken bir bir gözlerimin önünden geçiyor. Hele de Hasan Bey’in, büyük bir dikkat ve titizlik içinde “nağra” dediğimiz o kocaman teybi kuruşu, mikrofonu eline alışı, soru soruşu... Daha sonra kendisiyle birçok şeyi paylaşmamıza rağmen, bu anlattıklarım hatıralar şeridinin en belirgin bölümleri olarak arz-ı endâm ediyor zihnimde...

En verimli çağında kaybettiğimiz Hasan ağabey, sevincini ve kederini kolay kolay dışa vurmayan, heyecanını kontrol etmesini bilen soğukkanlı biriydi. Başkalarının bu tür şeyleri karşısında fazla tepki vermediği gibi, bu durum kendisiyle ilgili olsa bile, yine de böyle davranmasını başaran bir yapıya sahipti. Belki bu, hayat çizgisinde büyük zorlukların gizli olmasından kaynaklanıyor olabilirdi. Geçmişindeki bu tür noktalardan pek bahis açmazdı ama ara sıra da olsa söylediği bölük pörçük bazı cümlelerden, pek de rahat bir hayat sonucunda bu seviyeye varmadığı ortaya çıkıyordu. Gerçi; hayatına dair sezebileceğiniz bu ayrıntılara fazla takılmazdınız, zira başka özellikleri bütün bunların önüne geçerdi ki, onlar da; azmi, zamanı iyi kullanması ve planlı programlı çalışmasıydı.

Doğunun iyice taşra sayılabilecek bir yerinde doğup, ilk gençliğini ve orta öğretim hayatını türlü zorluklar altında geçirip, bu arada genç bir yaşta evlenip çoluk çocuğa karışmak, daha sonra memuriyet yaparken üniversite bitirmek, birçok imtihandan geçip TRT’ye girmek, bu arada yüksek lisans ve doktora yapmak, antolojiler hazırlayıp, kitaplar yazmak; büyük bir azmin, zamanı iyi kullanmanın ve planlı programlı çalışmanın eseridir.

Hele de; bu şehir ve bu şehrin şairleri büyük bir mihnet borçludurlar Hasan Ali Kasır’a... Erzurum Şiirleri ve Erzurum Şairleri adlı kitaplarda topladığı şiirlerden birçoğu, bu çalışmalar sayesinde, dergi ve gazete sayfaları arasında kaybolup gitmekten kurtulmuş ve kendince bir yer edinmiştir kitaplıklarda...

Kalemiyle hizmet eden bir isim

O, gittiği her yere kalemiyle hizmet etmiş biri... Nerdeyse her görev yaptığı yerde bir eser bırakmaya ve arkasında onu hayırla yâd edecek dostlar edinmeye çalışmış. Onu hatırlayan ve adını yaşatacak olan böyle bir eser hazırlayan dostları da bir eser değil midir zaten... Onun içindir ki; insan asıl ölümü, unutulduğunda yaşar, der bir düşünür...

Vefatından bu yana şu kadar yıl geçti Hasan ağabeyin... Belki bu arada, onunla ilgili bir şeyler yazmalıydım. Ama vefat haberini aldığım o gün olduğu gibi, bu gün de hâlâ inanamıyorum onun ötelerin sakini olduğuna... Öyle ani olmuştu ki geçip gidişi... Belki bu duyguyu üzerimden atamadığımdan olsa gerek, bunları yazdığım ana dek onunla ilgili hiçbir yerde hiçbir şey yazamadım. 

Onunla ilgili hatırıma en çok gelen görüntüler, sık sık tekrarladığı mısralar... Ve bunları, dinleye dinleye ezberlemiştik artık... Bir tanesi Abdurrahim Karakoç’un Hasan’a Mektuplar’ındandı. Hani o “Mektup yazdım hasana / ha hasana ha sana...” nakaratı var ya! Bir de ölümü adeta resmeden mısralar vardı dilinden düşürmediği... Necip Fazıl’ın, Karacaahmet’in sonsuzluğuna vurgu yaptığı şiirden, “Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm; / Ölümde yekpare ân, ne kesiklik, ne bölüm...” mısralarıyla, Erdem Beyazıt’ın, “Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”ü sık sık tekrar ederdi. Hatta gariptir, bazen neşeli anlarına denk geldiği de söylenebilirdi bu tekrarların... Ve çok sevdiğinden olacak ki; Gündönümünde Yaşamak adlı, denemelerini bir araya getirdiği kitabında yine bu mısralara yer vermiş ve bu yazının bir bölümünde şunları yazmış:

“Ve bir kez daha iman edeceğiz varolduğumuza”

“İnsanoğlu, ufkunu hep açık görmek istemiş. Ufka doğru yürümeyi, sonsuzluğu adımlamayı arzulamış. Hiç engel çıkmasın önüne, ölüm kesmesin yolunu; bunu dilemiş. Dünyayı kendine kalır sanmış. Yunus gibi bir ‘can’ bile, bu hülyaya dalmış olmalı ki; ‘Ömrüm geçti hayfa ki geç uyandım / Bu dünya bana bâki kala sandım.’ diyor.

Kimler ölümsüzlük düşlerine dalmadı, kimler bu düşün rüzgarlarına kapılmadı ki!.. Ölümsüzlük rüzgârlarının esintileri gönüllerimizi yıkarken; yazdığımız şiire, romana, hikâyeye, her türlü eserimize de yansımış. Şöyle ya da böyle, ölümsüzlük duygusunu eserlerimize geçirerek, ‘ölümsüzlüğü ölümsüzleştirmek’ istemişiz.

Ama biz, insan olarak yine de ölümsüzlük rüyaları görmeye devam edeceğiz. Gönlümüzde ölümsüzlük rüzgârları esip duracak sürekli. Yoklayacak bedenimizi. Hep varlığını hatırlatacak bize.

Ne var ki, rüyadan gerçeğe döndüğümüz zaman, Hz. Ali’nin dediği gibi, ‘öldükten sonra yaşamak istiyorsak, ölmez bir eser bırakmamız’ gerektiğine inanacağız, o kadar.

Sonuçta önemli olanın, Senecan’ın ifadesiyle ‘uzun yaşamak değil, doğru ve güzel yaşamak’ olduğunu anlayacağız.

Önümüze konanın, çok engelli bir yarış; ya da çoktan seçmeli bir sınav olduğunu göreceğiz. Ve bir kez daha iman edeceğiz varolduğumuza.”

Eserleriyle konuşmaya devam ediyor

Dostlar; bu güne kadar sayısız insanı bağrına alan toprak, geride bıraktığı eserleriyle ‘ebedîliğe’ bir taş koyma fırsatı yakalayan bir güzel insanı, bir şairi daha kalbine alıp şenlendi. Belleri büken ecel onu bu dünyadan aldı ve dilini söylemez kıldı ancak yine de o, eserleriyle konuşmaya, insanlara mesajlar vermeye devam ediyor.

Ne var ki, böyle olsa da, yine de şairi tatmin etmiyor bütün bunlar ve fânîlik düşüncesinin hüznüyle yaşayan hepimizi kapsayan aşağıdaki mısralarla noktayı yine kendi koyuyor:

Harput’a çıktım

         Baktım oyun bitmiş

         Perde kapanmış

         Ben şimdi perdesizim

         O ki Harput’un ve bizim ölümümüz var,

         Her şey boşuna. 

Ve ardından onu yakından tanıyan birinin, şair Bekir Oğuzbaşaran (Berceste dergisi, sayı 61, yıl 6, temmuz 2007)’ın, “Hasan Ali Kasır -Zülfü Talu’ya- diyerek yazdığı dörtlükle kapatalım daha fazla uzatmaya dilimizin dönmediği cümlelerimizi:

Genç yaşında kaybettik, Genç doğumlu Hasan’ı

O benim halefimdi, yaşar gönlümde sanı

Ömrü soyadı gibi gerçekten de Kasır’mış

Şair-yazar dostumun cennet olsun mekânı

İsmail Bingöl

Güncelleme Tarihi: 01 Ekim 2018, 12:56
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20