Her ilmin sahibi ve sahib-i ictihad idi

On iki imam hazerâtının yedincisi İmam Musa Kâzım Hazretleri hilm ve bağış ummanı imiş. Ahmed Sadreddin yazdı.

Her ilmin sahibi ve sahib-i ictihad idi

 

 

İmam Câfer-i Sadık'ın mahdum-u mükerremleri Hz. Musa Kâzım, On İki İmam Hazeratı’nın yedincisidir. Sâbir, sâlih, emin gibi birden fazla lakaplarla anılan Hz. İmam, hilminin ziyade olmaklığı ve kendisine kötülük yapanları dahi bağışlaması vesilesiyle, “Kâzım” olarak da anılırmış. Daha çok “Musa Kazım” ismiyle anılan Hz. İmam'ın künyeleri ise “Ebu'l Hasan” ve “Ebu İbrahim”dir.

İmam Musa Kâzım, Mekke ile Medine arasında bulunan, daha evvel Cenâb-ı Peygamber Efendimizin (s.a.s) muhterem peder-i âlileri Hazreti Abdullah'ın defnedildiği Ebvâ'da dünyayı şereflendirmiş. Hicret’in 128. senesinde, Safer ayının 23. günü, vücud-u şerifleriyle arzı tezyin eyleyen Hz. İmam Musa Kazım, her ilmin zirvesi ve sahib-i ictihad imiş.

Hadis ehlinin mihenk taşı idi

Gecelerini ziyadesiyle ibadet ederek geçiren Hz. İmam, tasavvuf ehlinin ve Müslümanlıkta içkin bulunan muhtelif meşreb sahiplerinin gözbebeğidir. İslam'ın hem sosyal yönünün yani fıkıh ilminin, hem de ruhi ve manevi ilimlerin ilk taşıyıcı altın silsilesi olan On İki İmam Hazerat’ının hepsi gibi İmam Musa Kâzım Hazretleri de, devrinde Müslümanların dünya ve ahiret sermayeleri kazanmada başvurduğu bereketli bir kaynak, bir pınar olmuş.  

Ehl-i hadisin, asr-ı saadetten getirilen rivayetleri vurduğu mihenk taşı olan İmam Musa Kâzım, yanı sıra her âlimin muteber kabul ettiği büyük bir hadis imamıdır. Daim ihlâs ve ihsan üzere geçirdiği hayat-ı seniyyeleri, fazilet ve üstünlük numuneleriyle doludur. Ömr-ü saadetleri süresince, ilim ve marifetin kaynağı olagelmiş.

Şakik-i Belhî'nin içini okumuştu

İbret veren birçok keramet ve menkıbelerinden birini şöyle naklediyor Hz. Şakik-i Belhi: Hac yolundayken Fâriziyye denilen bir yerde güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç görür. Bu genç insanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyormuş. Şakik-i Belhî, ‘Bu herhalde bir derviştir. Bu yolda Müslümanlardan ayrı duruyor; Gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin," diye düşünürken, genç; ‘Ey Şakîk’, diye hitab ettikten sonra, ‘Zandan çok sakınınız; zîrâ bâzı zanlar günâhtır.’ buyrulan Hucurât Sûresi on ikinci ayet-i kerimesini okur.

Belhî, kendi kendine: "Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi" der ve arkasından, helâllik dilemek üzere yanına gitmek ister fakat yetişemez. Başka bir konak yerinde bu genci bütün âzâları titriyerek ve gözlerinden yaşlar akıtarak namaz kılarken görür. Namazı bitirince helallik dilemek için yaklaşınca, “Ey Şakîk, ‘Ben tövbe eden, iman edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim!’” mealindeki Tâ-hâ Sûresi’nin 82. ayet-i kerimesini okur ve uzaklaşır. Daha bir hayrete kapılan Şakik-i Belhî, "Bu genç yüksek bir veli olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi." der.

Su aşağıdadır, kuvvet sendedir Allah'ım!

Yol üzerindeki başka bir konak yerinde bahsettiği genci, bir kuyu başında, elindeki kısa ipli kova su çıkarmaya çalışırken görür. Kova kuyuya düşünce genç, "Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum." diye dua edince, kuyudaki su yükselir ve kabını doldurduktan sonra abdest alarak dört rekât namaz kılar.

Genç daha sonra bir kum yığınına doğru gider, eliyle su kabına kum doldurup, çalkalayarak içer. Belhî yanına gidip selam verir ve "Hakk Teâlâ’nın sana ihsân ettiği nimetlerin fazlasından bana da tattır." diyerek ricada bulunur. Genç, "Hakk Teâlâ’nın nimetleri, açık veya gizli her zaman bize gelir. Hakk Teâlâ’ya hüsn-i zanda bulun!" diyerek kovayı kendisine verir. Kovanın içine konan kumun yiyecek bir besin haline geldiğini gören Şakik-i Belhî, o yemekten daha tatlı bir şey yemediğini söyler.

Sabaha kadar Mescid-i Haram’daydı

Hac yolculuğunun geri kalan kısmında genci bir daha görmez Belhî. Mekke'ye vardıklarında ise, genci tekrar görür. Gece yarısı inleyip ağlayarak namaz kılar bir halde sabaha kadar Harem-i Şerif'te kalan genç, tavaf edip dışarı çıkar. Fakat genç bu sefer yalnız değildir, arkasında hizmetçiler vardır. Yanı sıra insanlar da gencin etrafında toplanırlar. Şakik-i Belhî, “Bu zât kimdir?” diye sorunca kendisinin İmam Musa Kâzım olduğunu söylerler. Belhî, yolda şahit olduğu acaip hallerini anlatır. Orada bulunanlar da, bu hallerin bir seyyidden zuhur etmesinin şaşılacak bir hal olmadığını söylerler.  

Devrinde yaşanan çeşitli karışıkların sebebi olarak görülünce Bağdad'da hapsederler İmam'ı. Hicret’in 186. senesine gelindiğinde, Bağdad hapishanesinde zehirlenerek şehid edildiği yönünde güçlü rivayetler vardır. Naaş-ı saadetleri, Bağdad'ın kuzeybatısında bulunan ve daha sonra adına nisbetle “Kâzimiye” denilen mevkiye defnedilir.  

On iki imamın yedincisi olan İmam Musa Kâzım Efendimizin himem-i âliyyelerinin ve şefaatlerinin, cümlemizin üzerine sâyebân olmasını Yüce Allah'tan niyaz ederim.

 

Ahmed Sadreddin yazdı

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2017, 14:07
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13